geceye bir şiir bırak
84 entry daha
-
Lise yıllarında edebiyata çok ilgim vardı bu şiirle bir forumda(3.) birde okulda (2.)lik almıştım :)
tabi sizler beğenmeye bilirsiniz oda ayrı bir konu :))
Sıkışıp kaldım, mavi desenlerin edâsında
Seni kıskanır aşk, düşlerimde yan sırrımla
Hadi çıkarıp atın artık, kalp meclisine aşkı
Daha fazla hicaz üfle, semadan edaya doğru
Doğrult içimdeki ruhu, ruhunla boğulsun
Süveyda düşmeden, eşkalimiz silinsin dünyadan
Gafil kalalım bulunduğumuz rüyadan (riyadan)
Ölmeden evvel, ölüme varmaktır arifin işi
Ölmeden evvel, insanın başı aşka düşermi hiç
Görmeden kalbinle ilhamı anlatmak marifetmi
Değilse öyle bırak yalancı ağıtlar savurmayı
Ağlamaktan buz tutan göze küfürler savurdun
Fakat sürekli sol yanına yıkılıyor dileklerin
Bütün cümleler yaşama savaş veriyor adından
Düşlerimi bölüp, dökül içime, çek al bu rüyadan
Eşkâle gelmeyen bakışlarını, asma gökyüzüme
Gözlerim ateş parçası gibi, yanmakta hardan
Şanstan, umuttan, soğuttun beni bu dünyadan
Hatrıma ölüm yer etti, kalbe verdiğin nazarla
Sırrımı ifşa etmek için doğrulma karşımda lütfen
Sen sonbaharın bana getirdiği ilk baharısın
Belki son yazgısın, belkide son hatası güzün
Yüzün hüznü hapseden neşe ilhamıdır doğama
Hala aşkın'da öfkende sıcaklığın bu denizdeyse
Kurtulabilecek güçteyim bin ağdan, sana varmak için
Yahut yoksan, paramparça olur dolanırım bin ağa
Vururum her kıyıya, sana ölmek kolaydır ah'tan
Ben bütün harfleri bakışındaki ışıkta ezberledim
Hiç görmeden. Körcesine ezberledim siluetini
Hiç habersiz kaldınmı kendinden, Ben kaldım
Hislerimi aldığından beri, hazinem yarım bi akıl
Hecelere düştünmü hiç cümlenin eksikliğinden
Tersini düşünüp doğrusunu sildinmi gününden
Dününle bitap halde uyandınmı her yeni güne
Bülbülle dost olup, akrebe sattınmı hayallerini
İnfilak ettimi için yalanları doğru bulmak için
Çelimsiz kaldımı hiç biriktirdiğin umutların
Sorarım sana üçe beşe tüm beşeriyete...
...Her tende başka bir güneş bu zamanın aşk
Tarifler eksik kalır yanında yoksan eksik bir yanım
Sen ölüme aşıksın aşkta huzurda sende baki
Bu yüzden acının mührü zorda olsa hep daim
Kolaymı sana varmak tüm engelleri atlatıp
Sağım solum her tarafım bana rakiplerle dolu
Nasıl varayım sana bu halle yüzümü aklayıp
Yolunda zafer için bin mağlubiyet dahi alırım
Kalem seni tarif edemez bilen tökezler duru
Bir ayna bulup devam ettim içimi bağırtılar vurur
Kalp bir yirmibeşte güneş gibi sıcak, ay kadar duru
Yoluna serilir gönül kendi tahtını unutup -
geceye sır ver
sana rahatlık verir
dene de gör be... -
Zamansız geliyorsun aklıma, zamansız..
gece gündüz ayrımsız..
Ya bir ışığın ortasında dağıtıyorsun aklımı,
ya da gecenin bilmem kaçında bölüyorsun uykumu.
Tam unutmaya çalışırken seni,
ya gözlerin geliyor aklıma, ya da hayalin çıkıyor karşıma.
unutuyorum unutmasına da;
seni değil, senden başka herşeyi.. -
Çözemediğim bir şeyler var hayatımda
Su altı gibi derinlerde sessizce bekleyen
Dirensem, daha ne kadar direnebilirim artık
Nereye kadar gidebilirim, gitsem?
Aradığım nedir, o kentten bu kente?
Adressiz yaşamak da sıkar insanı gün gelir
Gider heyecanlar, istekler, gülümseyişler
Yüreğimdeki denizin suları birden çekilir.
Özleyip de vardığım her yerden, hemen kaçsam diyorum
Ne aradığımı biliyorum, ne bulduğumu
Bilmem neresinde yanıldım ben bu hayatın?
Yüreğimi kabartan o sevinç, şimdi sonsuz bir acı oldu.
Taşlar yığılmış önüne en güzel, en anlamlı duyguların
Uçsuz bucaksız bir tüneldeyim ve her yanım karanlık
Koluma giriyor bazı adamlar, bir şeyler söylüyorlar
Kalıplaşmış, sıkıntı verici, güdük.
Oysa acı diye bir şey var bu dünyada
Ölüm var ki yüreğimde bu boşluğu yaratan birazda odur.
Yanı başımda ölüp gitti dostlarım, ben bakakaldım
Gözyaşlarının da bir yerlere gömüldüğü görülmüş müdür?
Çözemediğim bir şeyler var hayatımda
Sanki ilk benim duyduğum garip, anlatılmaz duygular
Sürse daha ne kadar sürer bu, bilmiyorum
Ölümü ve hayatı yan yana düşünmesini ne zaman öğrenir çocuklar?
(bkz: ahmet erhan) -
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum. -
Böylece ölmeliyiz
Aradan yıllar geçip
Bizi buldukları zaman
Etlerimiz çürümüş olsa da
Kemiklerimiz ayrılmamalı birbirinden
Hadi gel
Nefes almak hüner değil
Seninle ölmek istiyorum. -
ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim
asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim
Asaf Halet ÇELEBİ
(Son kısmı ne hoş..âh.) -
biraz değiştim,
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
değiştim,
unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
ben benimle savaşıyorum,
seninle değil!
sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
sorun değil!
elbet alışırım,
biraz alıştım,
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
alıştım,
varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
kesin değil!
henüz tanıştım,
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
samimi değil!
bir hayli kırıldım,
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
aslında ne sana, ne olanlara…
kendime kırgınım…
maziye hiç değil, an’a kırgınım.
anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
bir hayli kırgınım…
beni ben kırdım oysa,
iyi değil!
galiba yoruldum,
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
kendime kalbimi kanıtlamaktan,
ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum!
aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum,
sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum,
şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık,
ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim,
toprağa bakan yanım senden zaten ayrı,
sana bakan yanımsa toprakla aynı,
ne yaparsan yap gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin,
gözlerim yorgun, dudaklarım hissiz,
dokunulmadan geçen yıllar bana ağır,
sarılmadan geçip giden uğurlamaların kavuşmaları hep beklentisiz,
söyleyemediklerini söylesen de şimdi, sesine aşina yanım onca sessizlikten sonra artık sağır!
isteyerek değil!
çok çalıştım,
paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı “git” izine,
beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkine,
ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen,
gitmek için, bitmek için, sana huzur vermek için çok çalıştım,
daha önce de gitmiştim, kendi isteğimle!
anladım ki daha önce sevmemiştim,
çok çalıştım inan,
değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye,
her defasında daha da tozlaşan canımı kırmadan korumaya,
ve alışmaya kendime, bu göz gözü görmez dumanlı halime,
çok alışmaya çalıştım hem de,
tanıştım seninle doğan yanımla da ölen yanımla da,
birini yaşattım, yaşatıyorum da hala ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da!
yorulmak dinlenmekle geçmiyor,
an be an çöküyor insanın içindeki güç,
ışığı sönüyor, beyaza dönüyor rengi gitgide, hissizleşiyor,
ne yormak istedim seni ne de yormak kendimi,
çok çalıştım,
gitmeye de kalmaya da,
ikisi de aynı acı,
kolay değil!
-
Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
Herkesin perde perde çekildiği bir akşam
Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
Ağzında eriklerin aceleci tadı
Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.
Yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyor
Aralık kapılarda bekleyişin çarpıntısı
Bir kadının eksildikçe ömrüme eklenen
Uzun gecelerini, solgun gövdesini öpüyorsun.
Uzak dağ köylerine vuran ay ışığı
Kerpiçlerden saraylar kuruyor yoksulluğa
Ne suların ibrişimi ne gökyüzü ne rüzgâr
Sen bende gittikçe kararan bir halkı öpüyorsun.
Sakarya Caddesi'nde sarhoşlar
Rakıyla buğulanmış kaldırımlarına gecenin
Yüksek sesle bir şeyler çiziyorlar.
Yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur, diyorum
Uzanıp dudağımdaki titremeyi öpüyorsun.
Örseler acıyla düştüğü yeri
Susarak büyüyen adamların sevgisi.
Ağzında pas tadıyla bir inceliği söylemek
Bir gülünç içtenliktir, gecikmiş ve ezik
Sen bende yanlış bir ömrün tortusunu öpüyorsun.
İnsanın zamana karşı biricik şansıdır aşk
Onca kapı onca duvar içinde bulur aynasını.
Sen bende neleri öpüyorsun biliyor musun
Herkesin simsiyah kesildiği bir akşam
Yıldızlarla yedirenk gökyüzünü öpüyorsun.
Sen bende, gözlerinin anne ışığıyla
Bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.
Şükrü erbaş -
Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde
kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
nazım hikmet ran -
...
bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onlar da bilirler.
ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.
zaman alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
...
(bkz: yalnız bir opera-murathan mungan) -
çok yalnızım, mutsuzum
göründüğüm gibi degilim aslında
karanlıklarda kaybolmuşum
...bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır
aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
kimse duymuyor çığlıklarımı
duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
bense insanların bu ilgisizligi karşısında ilgiye susamışım
ümidimi yitirmişim
biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
veda edeceğim
"en yakın yabancı sendin,
daha sürülmemişken ışığın biberi
yaramıza,
yaslanırken boşlukta duran bir merdivene
henüz.
...
güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
ilkyaz derken -kışı gözden kaçıran
yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
en güçsüz kollarla-
çözüldü aşkın zarif ilmeği
bulandı aynalar duruluğu.
çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
olduğunu...
yabancıların en yakınıydın sen! "
ey iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!
Nilgün marmara -
çağır beni
senin sesin iyidir
senin sesin hüznün samimiyetinin sonunda yeşeren
o tuhaf bitkinin yeşilliğidir.
bu suskun çağın boyutlarında
sokağı algılama metnindeki sokak şarkısının tadından daha yalnızım
gel yalnızlığımın büyüklüğünü anlatayım sana
ve benim yalnızlığım senin hacminin gece baskınını öngörmezdi
ve aşkın özelliğidir bu
kimseler yoktur
gel yaşamı çalalım öyleyse
paylaşalım iki görüşme arasında
gel birlikte taşın halinden bir şeyler anlayalım
gel şeyleri bir an önce görelim
bak
fıskiyelerin ibreleri
havuzun saat safhasında
zamanı bir toza dönüştürmekte
gel suskun satırımdaki bir sözcük gibi eriyip su ol
gel aşkın ışıltılı zerresini avuçlarımda erit
ısıt beni
ve birinde Kaşan Çölü’nde hava bulutlandı
ve yoğun bir sağanak bastırdı
ve ben üşüdüm
işte o zaman bir taşın arkasında
bir gelinciğin sobası ısıttı beni
bu karanlık sokaklarda
ben kuşku ve kibritin çarpımından korkuyorum
ben yüzyılın beton yüzünden korkuyorum!
gel ki ben kara toprağı vinçlerin otlağı olan şehirlerden korkmayayım
çeliğin bu miraç çağında beni armut çöpünün yüzüne bir kapıyı açar gibi aç
beni metallerin sürtünmesi gecesinden uzak bir dalın altında uyut
sabah madeninin kaşifi gelirse beni çağır
ben senin parmaklarının arasındaki bir yasemin çiçeğinin doğuşunda uyanacağım
ve işte o zaman bana
ben uyurken düşen bombaların öyküsünü anlat
ben uyurken ıslanan yanakları anlat
kaç martının denizden havalandığını söyle
bir zırhlının bir çocuğun rüyaları üzerinden geçtiği zamanki kargaşada
kanaryalar hangi dinginlik duygusunun ayağına kendi şarkılarının sarı sapını bağladı
söyle limanlarda hangi masum metalar yoldan yetişti
hangi bilim barutun kokusunun müspet müziğini anladı
ekmeğin bilinmez tadı hangi belleme risaletinin damağında yayıldı?
ve işte o zaman, ben ekvator ışımasından sıcak bir inanç gibi
seni bir bahçenin başlangıcına oturtacağım
sohrab sepehri -
Kim beni çağırdı: sohrab!
Tanıdık bir sesti, havanın yaprağı tanıdığı gibi.
Annem uykuda,
Menuçehr, pervane; belki de tüm şehir uykuda.
Haziran gecesi, bir ağıt gibi, usulca
ve soğuk bir esinti
battaniyenin yeşil kenarından uykumu yıkmakta.
Ayrılık kokusu var havada;
yastığım sığırcık kanatlarının şarkısıyla dolu.
Yeniden sabah olucak ve
su ile dolu bu kabın üzerine
gökyüzü gelecek.
Gitmeliyim bu gece
ben bütün açık pencerelerden bu bölgenin
insanları ile konuştum,
ama zamana benzer, tek kelime bile duymadım.
Hiç kimse aşk dolu gözlerle toprağa bakmadı.
Hiç kimse bahçenin görünümüne tutkun olmadı.
Hiç kimse bahçedeki küçük kargayı ciddiye almadı.
Kederliyim; bir bulut gibi.
Gitmeliyim bu gece.
Sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
alıp gitmeliyim, bu gece.
Yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim.
Yine birisi beni çağırdı: Sohrab!
Ayakkabılarım nerede?
Sohrab Sepehri -
Cuma suskun
Cuma terk edilmiş
Cuma hüzün veren eski sokaklar gibi
Cuma tembel ve hasta düşüncelerin
Cuma eziyet verici esnemelerin
Cuma beklentisiz
Cuma teslim olmuş
Ev boş
Ev incinmiş
Ev gençliğin hamlelerine kapalı
Ev karanlık, ev güneşin tasavvuru
Ev şüphe edilen, fal açılan, yalnızlık çekilen
Ev perde, kitap, dolap ve resimlerle dolu
Ah ne suskunluk ve gururla geçti
Benim hayatım garip bir ırmak gibi
Bu suskun ve terk edilmiş cumalarda
Bu boş ve incinmiş evlerde
Ah! ne suskunluk ve gururla geçti..
Furüğ ferruhzad -
İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.
Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.
Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.
Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.
İnsanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir Yunan bayrak asmış
Camilere, her yere
Öyle ise gel kardeşim
Hep verelim elele
Patlatalım bombaları
Çanlar sussun her yerde
Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-Cola
Tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.
Orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.
Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
Nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.
(1974) -
İyi ki geldin!
Yüreğimin zarif acısı
Şimdi bu şehir, adının incesiyle gülümsüyor kuşlara
Basıp geçtiğin yollar, dokunduğun duvarlar…
Her yer şarkı söylüyor.
Kimyası değişiyor gökteki yıldızların.
Parlıyor aklımdaki kuyruklu uçurtmalar.
Şimdi her evin gölgesinde bir avuç su kalbim.
Yüzünü yıkıyor göçüp gitmiş babalar.
Ağzını uzatıp yudumluyor, terlemiş şen çocuklar.
İyi ki geldin bak!
Şimdi bu şehir çocuk,
bu şehir baba,
bu şehir aşk… -
Seviyorum onu..
Tohumun ışığı sevdiği gibi
Tarlanın rüzgarı sevdiği gibi
Kayığın dalgayı sevdiği gibi
Kuşun yüksekleri sevdiği gibi
Seviyorum onu..
Aşk ne ile
Ebedileştirilebilir?
Hangi öpücükle, hangi dudakla?
Ne zaman, Hangi gecede?
Yok olup giden ben gibi..
Günler gibi..
Mevsimler gibi..
Yuvalar gibi..
Evlerin damındaki karlar gibi..
O da sonunda
Gölgeler arasında toz olacaktır
Eski bir fotoğraf gibi
Yırtılıp kaybolacaktır
Hangi el ile
Aşk ebedileştirilebilir?
Hangi elle?
Füruğ Ferruhzad -
Sana koşuyorum bir vapurun içinde
Ölmemek, delirmemek için.
Yaşamak; bütün adetlerden uzak
Yaşamak....
Hayır değil, değil sıcak
Dudakların hatırası;
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınaların koptuğu böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı,
Gözlerine bakmalıyım,
Sesini işitmeliyim.
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz.
Yapamam onsuz edemem.
Bana su, bana ekmek, bana zehir;
Bana tad, bana uyku
Gibi gelen çirkin kızım.
Sensiz edemem.
Sait Faik Abasıyanık
-
Ey ölümden ve hayattan olma çocuk
Suna'yı ve denizi bildin
Şimdi bir başka soru bul kendine
bir yakamoz neden durup durup bir dubayı kovalar
gibi örneğin,
Ölümden ve hayattan çok bahsettik
suskun, ağızsız, sözsüz
ilahi bir koronun gülümsemesini istiyorum ben
yerli yersiz
hem neden küçük bir gülümseme için
büyük espriler gerekli bize
ve neden cinnet beşinci kattayken yakalar insanı
ve bu mermer insanlar nasıl olur da
romatizmadan bahsederler?
Ey ölümden ve hayattan olma çocuk
hüt hüt kuşunu ve gözyaşını bildin
peki, niçin bir new york bulur kendine
tatar çağrışımlı ve balkonlu kızlar
saçlarını taşırken çınaraltının serin sabahlarına
ve bir şairin yüzüne niçin kurtlar iner her akşam
durup duruken bir koridor ıssızlığına...
Birhan Keskin
84 entry daha
