sultan abdülaziz

  • osmanlı devletinin otuz ikinci padişahı ve yüz on birinci islam halifesi. on beş yıl süren saltanatının ardından tahttan indirilmiş ve yerine sultan ikinci abdülhamıd geçirilmiştir.

    sultan abdülaziz'in hal'i (tahttan indirilmesi) hakkındaki kısa ve bilgilendirici yazım için buyrun; yazının linki
  • en sevdiğim osmanlı padişahıdır kendisi. tahttan indiriliş ve öldürülme öyküsü beni mahveder. (bkz: erhan afyoncu)'nun yazdığı Osmanlı imparatorluğu'nda askeri isyanlar ve darbeler kitabındaki kendisi ile ilgili bölümü aynen ekliyorum aşağıya.

    Tanzimat döneminin ikinci padişahı olan Sultan Abdülaziz de bir darbe ile devrildi. Darbeyi
    yapanlar, V. Murad’ın hastalığı dolayısıyla Sultan Abdülaziz’in hayatta kalmasının kendileri için
    tehlikeli olacağını düşünüyorlardı. Bu yüzden Sultan Abdülaziz’i öldürtüp, intihar süsü verdiler.
    Sultan Abdülaziz 1861’de, 31 yaşında Osmanlı tahtına geçti. Osmanlı Devleti, bir süredir yeni
    hamleler yaparak yeniden güçlenmeye çalışıyordu. Sultan Abdülaziz’in ağabeyi Sultan
    Abdülmecid, 1839’da Tanzimat Fermanı’nı ilân ederek Osmanlı Devleti için modernleşme ve
    güçlenme yolunu açmıştı. Tanzimat döneminde devlette birçok yeni reform yapılmıştı. Ama diğer
    yandan, 1854’te başlayan dış borçlanma, devlet için büyük bir tehlike hâline gelmişti.
    İşte Sultan Abdülaziz 1861’de padişah olduğunda, herkes kendisinden çok şey bekliyor, özellikle
    de ülkeyi dış borçlanmanın getirdiği bataklıktan kurtarması isteniyordu. Sultan Abdülaziz bu
    amaçla birçok icraatta bulundu. Bu dönemde, dünyadaki teknolojik gelişmelere bağlı olarak,
    yelkenli gemilerin yerini buharlı ve zırhlı savaş gemileri almaya başlamıştı. Sultan Abdülaziz bu
    fırsatı değerlendirip güçlü bir donanma oluşturdu. Döneminde Osmanlı Devleti İngiltere’den sonra
    dünyanın ikinci büyük donanmasına sahip oldu.
    Abdülaziz, padişahlığı döneminde, Avrupa’daki gelişmeleri bizzat görmek amacıyla bir Avrupa
    seyahati de yaptı. 1867’deki seyahatte padişah, Paris, Londra, Viyana gibi önemli Avrupa
    başkentlerini dolaştı. Avrupalılar ilk defa bir Osmanlı padişahı görmenin heyecanı içinde Sultan
    Abdülaziz’e büyük ilgi gösterdiler. Avrupa gazeteleri günlerce seyahatten söz etti. Abdülaziz
    seyahat dönüşü gördüklerini kendi ülkesinde uygulamak için çabaladı. Rumeli’de büyük çaplı
    demiryolları yatırımına girişti. İstanbul’dan başlayıp Bağdat’a kadar gidecek demiryolu hattının
    hazırlıklarını başlattı. Hükümdarlığı zamanında metro ve tramvay ilk defa Türkiye’ye geldi.
    Demiryolları yatırımlarıyla ülke ekonomisinin kalkındırılması amaçlanıyordu. Eğitim alanında
    Mekteb-i Sultani, yani Galatasaray Lisesi 1868’de açıldı. 1869’da Maarif-i Umumiye nizamnamesi
    yayınlanarak eğitimin ülke genelinde yaygınlaştırılmasına girişildi.
    Sultan Abdülaziz icraatını yaparken, iki önemli devlet adamı, Âli ve Fuad Paşalar her bakımdan
    padişaha yardımcı oldular. Bir konuda başarılı olunamamıştı. Ülkenin dış borçları ödenemez hâle
    gelmişti. 1868’de Fuad Paşa’nın 1871’de ise Âli Paşa’nın ölümünden sonra Sultan Abdülaziz en
    önemli destekçilerinden mahrum kaldı. Yeni sadrazam Mahmud Nedim Paşa, seleflerinin boşluğunu
    doldurabilecek kabiliyette değildi.
    1871’den sonra Sultan Abdülaziz için işler kötüye gitmeye başladı. Devlet adamları arasında
    Abdülaziz aleyhtarları çoğalmıştı.
    Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Adalet Nâzırı Midhat Paşa ve
    Şeyhülilâm Hayrullah Efendi’den oluşan dörtlü, Sultan Abdülaziz düşmanlığında ittifak hâlindeydi.
    Erkân-ı Erbaa ismi verilen bu dört kişi aynı hükümette görev yapmaya başlamış ve Sultan
    Abdülaziz’in tahttan indirilmesi için yoğun bir faaliyet içine girmişlerdi. Bahriye Nâzırı Kayserili
    Ahmed Paşa ile Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa da cuntaya dâhildiler. Bunlardan özellikle
    Serasker Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülaziz’e karşı intikam hırsıyla doluydu. Isparta’ya
    sürülmesinin intikamını almak istiyordu. Sultan Abdülaziz’e bağlı komutanları İstanbul’dan
    uzaklaştırdı. Padişahın tahttan indirilmesi ile ilgili planını diğer komutanlara ve hükümet üyelerine
    kabul ettirdi. Ordunun yönetimi elinde olduğu için, 30 Mayıs 1876’da Abdülaziz’in bulunduğu
    Dolmabahçe Sarayı’nı karadan ve denizden kuşattı. Topkapı Sarayı’ndaki Veliaht Murad Efendi’yi
    kendi arabasıyla, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi ve Midhat Paşa’nın
    beklediği Beyazıt’taki Serasker Kapısı’na götürdü.
    Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonraki birkaç gün kendisi için tam anlamıyla bir
    felaket oldu. Önce ailesi ile birlikte Topkapı Sarayı’na gönderilip orada yaşamaya zorlandı.
    Topkapı Sarayı eski sultana, Osmanlı padişahlarından bazılarının maruz kaldıkları kanlı akıbetleri
    hatırlatıyordu. Asrın başlarında III. Selim ve IV. Mustafa sarayda feci surette öldürülmüşlerdi. İşin
    garip tarafı, III. Selim’in öldürüldüğü daire şimdi Sultan Abdülaziz’e tahsis edilmişti.
    Gururlu ve hisli bir kişi olan Sultan Abdülaziz, Topkapı Sarayı’na ihtilalciler tarafından
    öldürülmek için getirildiğine inanıyordu. Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın kendisine karşı beslediği
    korkunç kin inancını daha da pekiştiriyordu. Öldürülme korkusunu bir türlü üzerinden atamıyordu.
    Annesi Pertevniyal Valide Sultan’a, ümitsizlik ve hiddet içinde “beni Sultan Selim gibi burada
    bitirmek isterler. Bundan sonra benim hayatımfitne sebebidir. Bana bir parça zehir bulamaz
    mısınız?’ diyordu. Diğer taraftan, Topkapı Sarayı’ndan uzaklaşabilirse kendisine musallat olan
    ölüm korkusundan da kurtulabileceğini düşünüyordu. Bu amaçla V. Murad’a bir mektup yazarak
    Topkapı Sarayı’ndan başka bir yere naklini istedi. Sultan Abdülaziz, V. Murad’ın emriyle 2
    Haziran 1876 Cuma günü Ortaköy’deki Feriye Sarayı’na nakledildi.
    Sultan Abdülaziz, Feriye Sarayı’nda da ölüm korkusundan kurtulamadı. Sarayın hemen
    karşısındaki sahilde, Kuzguncuk’ta Hüseyin Avni Paşa’nın yalısı bulunuyordu. Hüseyin Avni
    Paşa’yı düşünmek ölümü hatırlamakla eş anlamlı idi. Abdülaziz’in Feriye Sarayı’ndaki karşılanışı
    da korkularını artırmıştı. Devrik padişah sarayın bahçesine geldiğinde nöbetçi asker süngüsünü
    sultanın karnına doğru tutmuştu. Bu duruma son derece sinirlenen Abdülaziz, “Galiba beni
    tanımıyorsun’ dediğinde, asker “Tanıyorum ama ne yapayım emir böyledir’ diye cevap vermişti.
    Morali iyice bozulan Sultan Abdülaziz sarayın merdivenlerinden çıkarak odasına gitmişti. Ertesi
    Cumartesi günü valide sultan, oğlunun odasına uğradı. Abdülaziz pencereden sarayın bahçesine
    bakıyordu. Bahçede bulunan iki subay Abdülaziz’in baktığını gördükleri hâlde son derece laubali
    tavırlarla bir takım hareketler yapıyorlardı. Bu durum Abdülaziz’in moralini iyice bozmuş,
    kendisine bir kötülük yapılacağına tam anlamıyla kanaat getirmişti. Düşüncelerini annesi ile
    paylaştı. Annesi sultana moral vermek için “Ne merak ediyorsun, azil erkekler içindir, biz de
    elbette bir surette geçiniriz’ dedi. Sultan Abdülaziz teselli bulacak gibi değildi. “İki padişah bir
    memlekette olur mu? Beni tahtımdan indirmeleri elbette öldürmek içindir’ diye annesine cevap
    verdi. Aslında valide sultan da oğlunun öldürülmesinden endişe ediyordu. Fakat yine de
    “Tanzimat’ın ilânından sonra böyle olaylar artık meydana gelmiyor. Merak edilecek bir şey yoktur.
    Allah’a tevekkül edin’ diyerek oğlunu teselli etti. Abdülaziz kızgın bir şekilde “ Ne olacağını
    yakında görürsün’ dedi.
    Bundan sonra Pertevniyal Valide Sultan kendi odasına geçti. Gerginlik sultanın annesinin de
    sinirlerini altüst etmişti. Odasında iken fenalık geçirip bayıldı. Olayı duyan Sultan Abdülaziz
    annesini öldü zannetti. Daha sonra valide sultan ayıldı ve oğlunun odasına gitti. Sarayın bahçesinin
    askerle kaynadığı bu sıralarda oda kapısında duran iki adam “Şimdi mi girelim, yoksa sonra mı
    girelim” diye birbirleriyle konuşmakta idiler. Valide sultan olacakları görür gibi olmuştu. Eski
    padişahı öldürmenin hazırlıkları yapılıyordu. Fakat oğluna bir şey söyleyemedi.
    Cumartesi günü Pertevniyal Valide Sultan saat dörde kadar oğlunun yanından ayrılmadı. Daha
    sonra kendi odasına gitti. İşte ne olduysa o gece oldu. Ertesi gün, yani 4 Haziran Pazar sabahı,
    Sultan Abdülaziz’in odasına gelenler eski padişahı bilekleri kesilmiş olduğu hâlde kanlar içinde
    yerde buldular. Bir anda çığlıklar yükseldi. Saray halkı bağırıp çağırarak ağlamaya başladı. Saray
    halkı dışında, olay yerine ilk gelen kişilerden biri de ilginç bir şekilde Hüseyin Avni Paşa idi.
    Paşa, sarayın tam karşısında bulunan yalısında adeta bu anı beklemişti. Nitekim çığlıkları duyar
    duymaz beş çifteli kayığına atladığı gibi saraya gelip duruma el koyarak, etrafa emirler yağdırmaya
    başlamıştı. Kadınları susturan Hüseyin Avni Paşa, sonra da cenazenin sarayın yanındaki karakola
    taşınmasını emretti.
    Karakolda cereyan eden gelişmeler de ilginçti. Hüseyin Avni Paşa, Abdülaziz’in cesedini erlere
    mahsus yataklardan birinin üzerine koydurup, pencereden kopardığı bir perde ile de üstünü
    örttürdü. Bundan sonra devlet adamlarına ve doktorlara haber gönderdi. Çağrılan 19 doktor,
    karakolda bulunan Sultan Abdülaziz’in cesedini muayene etti. Fakat bu muayene biraz garip bir
    şekilde cereyan etmişti. Doktorlar vücudun her tarafına bakmak istediklerinde Hüseyin Avni Paşa
    doktorlara engel olarak, “Bu cenaze Ahmed Ağa, Mehmed Ağa değildir, bir padişahtır. Her tarafnı
    açtırıp size gösteremem” diyerek genel bir muayene yapılmasının önüne geçmişti. Dolayısıyla,
    doktorlar sadece Abdülaziz’in kesik bileklerine bakarak rapor hazırladılar.
    Doktorların raporuna göre, Sultan Abdülaziz bilek damarlarını kesmek suretiyle intihar etmişti.
    Zaten doktorlar muayeneye başlamadan önce kendilerine olayın intihar olduğu ve ne şekilde
    cereyan ettiği hakkında bilgi verilmişti. Sultan Abdülaziz’in hizmetinde bulunan kişilerden Fahri
    Bey’in anlattığına göre, intihar güya şu şekilde olmuştu: “Sultan Abdülaziz Pazar sabahı annesinden
    sakalını düzeltmek için bir makas ve bir ayna istemiş, sonra herkesi odasından çıkartarak yalnız
    kalmış, bu esnada makas ile bileklerinin damarlarını keserek intihar etmişti. Bir müddet sonra
    cariyeler odanın kapısını vurdukları hâlde içeriden cevap alamayınca valide sultanın emriyle kapı
    kırılmış ve odaya girenler Abdülaziz’i kanlar içinde, bir hasır üzerine uzanmış bir hâlde
    bulmuşlardı. Yanında damarlarını kestiği makas duruyordu”.
    Sultan Abdülaziz’in sadece kollarını muayene edebilen 19 doktor Fahri Bey’in anlattıklarına
    dayanarak hadisenin intihar olduğuna karar vererek raporu imzalamışlardı. Daha sonra sultanın
    cesedi Topkapı Sarayı’na nakledilip yıkandıktan sonra alelacele Sultan Mahmud Türbesi’ne
    defnedildi.
    Olay gerçekten intihar mıydı? Her ne kadar resmi makamlar ve doktorlar Sultan Abdülaziz’in
    intihar ettiğini açıklamışlarsa da, açıklama kimse tarafından inandırıcı bulunmamıştı. Herkes olayın
    bir cinayet olduğu kanaatinde idi. Daha birkaç gün önce bir darbe yapılmıştı. Darbeciler bir anda
    ülkenin kaderine hâkim oldukları gibi, istedikleri kararı alacak ve istedikleri icraatı yapacak
    konumda idiler. Dolayısıyla, ihtilalin klasik mantığı işlemiş, darbeyi yapanlar, tahttan indirdikleri
    padişahı, ileriki günlerde kendileri için tehlike arz etmemesi bakımından ortadan kaldırmayı tercih
    etmişlerdi.
    Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra Dolmabahçe Sarayı’nda bir yağma hadisesi de
    meydana gelmişti. Bir yağma da ölümünden Feriye Sarayı’nda yaşandı. Bu yağma sırasında iş o
    derece ileri gitmişti ki, Pertevniyal Valide Sultan’ın kulağındaki küpeler ve parmağındaki yüzük
    bile zorla alınmış, zavallı kadın baygın bir hâlde karakol meydanına bırakılmıştı.
    Sultan Abdülaziz’in ölümü halk arasında büyük üzüntü yarattı. Daha önce sultana kızanlar bile
    şimdi acıyorlardı. Padişah hakkında mersiyeler yazıldı, türküler yakıldı.
    Seni tahttan indirdiler Üç çifteye bindirdiler Topkapı’ya gönderdiler Uyan Sultan Aziz uyan Kan
    ağlıyor bütün cihan
    Türküsü herkesin ortak üzüntüsünü dile getirecek şekilde nesillerce söylenip durdu.
    Çerkes Hasan olayından sonra Sultan Abdülaziz’in öldürüldüğü veya intihar ettiği konusundaki
    tartışmalar bir süre kesildi. Aradan beş yıl geçtikten sonra Maliye Nâzırı Mahmud Celaleddin
    Paşa, Sultan II. Abdülhamid’e bir tezkere göndererek Abdülaziz’in katledilmiş olduğunu ileri
    sürdü. İddiasını o dönemde sarayda görevli olan Pervin Felek adlı kadının ifadesine
    dayandırıyordu. Bunun üzerine II. Abdülhamid’in emri ile olayın araştırılmasına başlandı. Yıldız
    Sarayı’nda bir mahkeme kuruldu. Mahkemede sanık konumunda bulunan kişiler şunlardı: V.
    Murad’ın annesi Şevkefza Sultan, Sultan Abdülaziz dönemi saray görevlilerinden Arzuniyaz Kalfa,
    eski sadrazamlardan Mütercim Rüştü ve Midhat paşalar, eski Tophane Müşiri Damat Mahmud
    Celaleddin Paşa, Sultan Murad’ın eniştesi Damat Nuri Paşa, Sultan Abdülaziz’in yardımcılarından
    Fahri Bey, Namıkpaşazade Ali Bey, Albay İzzet Bey, Binbaşı Necip Bey, Yozgatlı Pehlivan
    Mustafa, Cezayirli Mustafa Pehlivan, Boyabatlı Hacı Mehmed Ağa.
    Bunlar arasında Pehlivan Mustafa, Cezayirli Mustafa ve Hacı Mehmed Sultan Abdülaziz’i
    öldürmekten suçluydular. Diğerleri ise cinayete azmettirmek veya yardımcı olmak gibi suçlarla
    itham ediliyorlardı. Cinayetin baş sorumlusu olarak görülen Hüseyin Avni Paşa daha önce
    öldürüldüğü için sanıklar arasında yer almıyordu. Sultan Murad’ın annesi mahkemeye getirilmemiş,
    Manisa’da bulunan Mütercim Rüştü Paşa ise hasta olduğu için İstanbul’a gelemeyerek İzmir’de
    ifade vermişti. Diğer sanıklar, mahkeme huzuruna çıkarak savunmalarını yaptılar.
    Sorgulama sürdükçe, bir yandan da Sultan Abdülaziz’in ölümündeki bilinmeyenler açığa
    çıkıyordu. Tahttan indirilme olayından sonra, darbecilerin oluşturdukları cunta ülkenin kaderine
    hâkim olmuştu. Padişah V. Murad rahatsız olduğundan cunta istediği her kararı alabiliyordu. Sultan
    Abdülaziz’in öldürülmesi V. Murad’ın annesi Şevkefza Sultan ile cuntacılar arasında
    kararlaştırılmıştı.
    Bu amaçla, yeni padişahın emektar adamlarından Cezayirli Mustafa Pehlivan, Yozgatlı Pehlivan
    Mustafa ve Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan yüzer lira gibi son derece yüksek ücretlerle, güya
    Abdülaziz’i korumakla görevlendirilmişlerdi. Bu arada Abdülaziz’in özel hizmetini görmek için
    sadece Fahri Bey bırakılmış, diğer görevliler saraydan uzaklaştırılmışlardı. Fahri Bey de cuntanın
    adamı idi. Ayrıca, Binbaşı İzzet ve Necip, Kolağası Ali beyler önceden elde edilmişlerdi. Cinayeti
    işlemekle görevlendirilen pehlivanlar Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan geceyi karakolda geçirdikten
    sonra sabaha karşı Fahri Bey tarafından Feriye Sarayı’na alınmışlardı. Saraya girerken Fahri Bey,
    Yozgatlı Mustafa Pehlivan’a beyaz saplı keskin bir çakı vermiş, karakol subaylarından Ali ve
    Necip beyler de beraber gelmişlerdi. Reyhan ve Rakım isminde iki harem ağası da etrafı
    kolluyordu.
    Katiller odaya girince Fahri Bey, Sultan Abdülaziz’in şaşırmasından istifade ederek üzerine
    atılmış ve kollarını arkadan tutmuştu. Cezayirli Mustafa ve Boyabatlı Mehmed de Sultan
    Abdülaziz’in dizlerine oturmuşlardı. Bu sırada Yozgatlı Mustafa Pehlivan elindeki çakıyla
    padişahın ilk önce sol kolunu, daha sonra da sağ kolunun damarlarını kesmişti. İçeride cinayet
    işlenirken Necip ve Ali beyler de oda kapısını tutuyorlardı. İşlerini bitiren katiller kapıdan çıktılar.
    Cezayirli Mustafa Pehlivan pencereden kaçmıştı. Bir süre sonra odaya gelen cariyeler, saraylılar
    ve Pertevniyal Valide Sultan feryada başladıklarında, padişah henüz sağ olmakla beraber
    konuşacak durumda değildi.
    Bundan sonra Hüseyin Avni Paşa derhal saraya gelmişti. Olay sırasında sadrazam olan Mütercim
    Rüştü Paşa’nın ifadesine göre, Sultan Abdülaziz Hüseyin Avni Paşa tarafından karakola getirildiğinde henüz ölmemişti. Hatta doktorlar geldiğinde bile Abdülaziz hayat belirtileri gösteriyordu.
    Fakat Hüseyin Avni Paşa’dan korkan doktorlar bileklerden akan kanı durdurmaya ve tedaviye
    yönelik herhangi bir şey yapamamışlardı. Abdülaziz’in o şekilde ne kadar can çekiştiği bilinmese
    de, karakolda yatırıldığı yatağın üzerinde gözlerini Avni Paşa’ya dikerek vefat ettiği anlaşılıyordu.
    Sultan Abdülaziz’in cesedini yıkayan imamların ifadeleri de padişahın bir cinayete kurban
    gittiğini gösteriyordu. Sultanahmet Camii İmamı Ömer Efendi yıkama sırasında Abdülaziz’in
    sadece kollarından değil kalbinin üzerinden de kan aktığını söylemişti. Ayrıca, cesedin de henüz
    soğumadığını ifade etmişti. Sürekli kan aktığından ceset iki defa yıkandığı hâlde gusül
    tamamlanamamıştı. Bu sebeple kanı durdurmak için kolları bez ile bağlanıp abdest aldırılmıştı.
    Yıkama hizmetinde bulunan diğerlerinin ifadelerine göre de cesedin sol memesindeki morluktan
    başka iki dişi kırık ve sakalının sol tarafı yoluk idi.
    Bütün ifadeler alındıktan sonra mahkeme, 29 Haziran 1881’de sanıkları suçlu buldu. Buna göre
    cinayeti işleyen Cezayirli Mustafa Pehlivan, Yozgatlı Pehlivan Mustafa ve Boyabatlı Hacı Mehmed
    pehlivanlar ceza kanununun 170. maddesine göre idama, fiilen iştirak ettikleri anlaşılan Midhat,
    Mütercim Rüşdü, Mahmud ve Nuri paşalarla Ali ve Necib beyler ceza kanununun 45. ve 170.
    maddelerine göre yine idama, Seyyid ve İzzet beyler 175. maddeye göre onar sene küreğe mahkûm
    edildiler. Midhat Paşa kararı temyiz mahkemesine götürdü. Fakat temyiz mahkemesi de cezaları
    onayladı.
    Bundan sonra II. Abdülhamid, Yıldız Saray’ında devlet adamlarından oluşan 25 kişilik bir heyet
    topladı. Burada idam cezalarının uygulanıp uygulanmaması konusu tartışıldı. Katılanlardan 15 kişi
    idamların yerine getirilmesini, 10 kişi ise cezaların hafifletilmesini istedi. İdamların onaylanmasını
    isteyenler arasında Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa da vardı. Paşa kararın uygulanmasının
    hukukun gereği olduğunu söylemiş, aynı zamanda, ibret olması açısından da idamların yerine
    getirilmesini istemişti. Ancak son karar merci olan II. Abdülhamid bambaşka bir hükme vardı. Bütün idamları müebbet küreğe çevirdi ve mahkûmların cezalarını Taif’te çekmelerine karar verdi. 28
    Temmuz 1881’de, başta Midhat Paşa olmak üzere, kürek mahkûmları İzzeddin Sultan Vapuru’yla
    Taif’e gönderildiler.

    öldürülmeden önce de şöyle bir fotoğrafı çekilmiştir ki tarihimizdeki utanç vesilelerinden biridir.

    ayrıca; müzisyen bir padişahtır. batılı formda çok çok güzel eserler bırakmıştır. hepsi birbirinden güzeldir. bu yönüyle de ayrıca saygı duyulası, sevilesi bir padişahtır.
    gondol şarkısı
    Hicazkar Sirto
    valse davet