ankara'ya gelince hissedilenler


  • Ankara'ya ilk kez üniversiteye kayıt olduğumda gitmiştim. Üniversite kayıt dönemi olması sebebiyle aşti diye adlandırılan o meşhur otogarda, milletin birbirini ezdiği bir kalabalıkta, üniversite kaydına geldiği belli olan kimi mağrur kimi heyecanlı çocukları, bir de ellerinde üniversite adlarının yazılı olduğu tabelayı tutan pazarlamacıları, badem bıyıklıları hatırlıyorum. Balkon duvarına işeyen sarhoş da hala gözümün önünde. Otobüsten inene kadar hiçbir şey hissetmememe rağmen, bu tabloyla karşılaştıktan sonra ister istemez heyecan sarmıştı benim de her bir yanımı, bunu hatırlıyorum. Titremeye başlamıştım hafiften. Bütün bu kalabalığın arasına nasıl karışacağım tedirginliğini yaşamıştım. Tanıdık bir yüz görmek umuduyla her bir yanı telaşla taramıştım ama nafile. Beni izleyen düşünceli gözlerden başka hiçbir şey bulamamıştım. Korktum ankaradan daha ilk gelişimde. Aştiden, o kalabalığın arasından çıkana kadar da geçmedi o korku. En son kendimi emek tarafına atabilmiştim. Sabah yedi soğuğunu yedikten ve büyük ağaçları olan o dar emek sokaklarında dolaştıktan sonra ancak kendime gelebilmiştim.

    İşte böyle yer etti bende o ilk geliş. Sonraları sıradanlaştı elbet, ankaraya gidiş geliş. Ama yine de her aştiye indiğimde, hatrıma gelir o ilk karşılaşmamız ve o an hissettiklerim. Hızlıca hissederim her seferinde. Ve her seferinde emeğe çıkıp dar sokaklarda büyük ağaçların altında yürüdüğümde aynı huzuru duyarım.

    Seviyoruz ankarayı. O kadar şehir arasından bir ankarayı. O kadar semt arasından, o yokuşlu cebeciyi seviyoruz. Belki en çetin kavgalarımızı orada yaptığımızdan, en derin ihtiraslarımızı orada yaşadığımızdan, aşkımızı orada bıraktığımızdan, ne bileyim.