i̇stanbul
-
ülkenin megakenti, osmanlı’nın son başkenti ilimizdir.
bu şehire göçeli üç sene doldu. ne zaman ki istanbul’a taşınacağım belli oldu herkes ağız birliği yapıp kötülemeye başladı. öyle pis, böyle hırsız dolu, şöyle korkunç diye anlattılar; kulak asmadım. fakat üsküdar sahilinden ilk kez karşıya baktığımda ailemin yanında ağzımdan kaçan küfürden hiç utanmadım, tabi herkes şaşkın. bir şehir düşünün doğduğunuzdan beri orada yaşıyorsunuz, bütün ülkede yeşil oluşu ile tanınıyor, çeşmesinden dağ suyu akıyor, her adımı da tarih kokuyor. sonra bir gün bavulunuzu, yorganınızı alıp başka bir şehire geliyorsunuz ve kıyıdan karşı kıt’aya bakıyorsunuz, bulanık mavi denizin ardında göğü delmeye and içmiş betonlar görüyorsunuz. bir ah çekeyim desen egzoz ciğerini yakıyor. velhasıl iyiydi kötüydü derken bir şekilde yeni bir hayata başladım, yeni insanlarla tanıştım. genç ve olgun arkadaşlarım oldu. derken bir adam tanıdım. babam yaşında fakat arkadaşım, tabii şaşkınım. bir yandan saygıda kusur edemem öbür yandan samimiyeti elden bırakamam; incecik bir ipte yürümem gerekiyordu, başardım.
zamanla ailesinden biri olduğumu hissettirdi bana. dostlarıyla “kızım” diyerek tanıştırdı, çok acılar çektiği hayatını anlattı, bana insanı öğretti ve zaaflarını gösterdi.
bu adamın zaaflarından biri ve en çok dile getirdiği şu iddiasıdır. “beni dünyada kimse tavlada yenemez.” bunu destekleyecek bir de tavla defteri var. sayfada tek tek yazar; kimler oynuyor, skor ne, tarih, kaybeden kişinin (hepsinde karşı taraf) açıklaması ve paraflar. tabi yüzlerce sayfa dolu böyle. sık sık önümde dursa da deftere hiç elimi vurmamıştım. birgün her ne olduysa kapağını açtım ve şunları okudum:
tavla defteri
“gelmiş geçmiş en kıvrak defter!”
“sevgili tevfik fikret’in tabiriyle; bin kocanın üzerine halen bakire istanbul misali”
bunları oraya kim yazdı, niçin yazdı bilmem ama bir tavla defterinde böyle bir yazı hiç beklemiyordum. hâlâ arada açar, okur, hak verir ve gülümserim.