blog sözlük itiraf
-
Yazmak bir lütuf. Bu iç güdü bir sebep mi sonuç mu bu hislere? Derinleştikçe, duygularımın altında ezildikçe mi yazıyorum yükümü devredebilmek için sayfalara, yazmak ve yazabilmek için mi duygulara eğiliyor insan? Benim payıma bu sorunun cevabı cümlenin ilk kısmı. Yaşanmayanlar ağır geliyor bana. Ama hayır, artık öğrenecek kadar büyüdüm. Ağır gelenler yok. Ağır gelenler olağan yani. Bana ağır gelenler yaşanan zor şeyler değiller. Ben onları öyle anlıyorum. Olur olmadık derinleştiriyorum içimde, yoruyorum kendimi. Çözebilmek için beni, “eksiklerimi” ve “sorunlarımı”, yazdığım sayfalarda arıyorum cevapları. Bugüne kadar hiç cevap veren yazım olmadı. Ama ben de hiç sorgulamadım onları, ya bunlar hiç bir kere olsun işe yaradı mı diye. Aslında aradığım somut bir şey olmadı. Kimi insanlar böyle işte. Olmadık şeylerden, herkesin yaşadığı basit sorunlardan derin hisler çıkarır. Olur olmadık. Hissedilenler ağırdır, düzeltilmesi gereken bir sorun gibi hissedilir. Cevaplar aranır, kendinde nice eksikler bulunur. Yazdığı sayfalardan bir getiri bekler belki insan. Beklemeliydi yani. İçinden gelen, saatler verilen onca satırlar, günlükler, hikayeler. Yazılır ve öyle kalırlar. Düşünüyorum şimdi, bana ne kattılar? İşte, hayatımın farklı bir yerindeyiz. Aynı soruyu soruyorum, ama farklı alanıma. Günlük mekanik hayatım hep fiyat-performans çalışır. Harcadığım emek, para, saat… Her ne varsa. Hepsinin getirisi yeterli olmalıdır. Günlük hayatım derken iş değil yalnızca ha. Arkadaşlıklarım, sohbetlerim… ve hatta aşklarım. Sanki şu kendi kendime kaldığım ve yazdığım anların dışındaki her an. İşte yalnız da şu anıma, yazdığım ve kendime kaldığım anıma sökmez bu fiyat performans. Yazarım ve öyle kalır. Zamanımı alır, canımı sıkar, uykumu çalar da elle tutulur hiçbir şey alamam. Yine de kopamam. Hayatımın geri kalan mekanik her anının bana verdiği yükler, acılar birikir de şimdi bana bunları yazdırır. Uzaktan bakınca makul görünen, sıradan ve akılcı günlük hayatımın acısı, faturası işte bu sayfalara çıkar. Tartışmalı belki hangisi makul, ne makul. Dayatılan ve benim de reddetmeye cesaret edemediğim gündeliğimden, eşimi seçerken bile bir çizik olsun çıkamadım. Son ayrılığım. Çemberin içinde değildi ve bu bizi bitirdi.
Bana uymayan kalıplar var hayatımda. Ancak o kalıpları takmayarak dışında dolaşabilecek, dışına adımımı atabilecek cesaretim yok. İşte, yılların kavgasının özeti. Kan davası içimde, iki tarafım arasında. Kan kaybettiren bana ve sonu gelmeyen. Ondan bu yazmalar. Çözüm getirmeyen, elde getiri bırakmayan, ama yazmadıkça içimde dağ gibi büyüyen kavgalardan hep bu satırlar.
Özgürleşmeliyim daha daha. Ama savrulmak oluyor bu bir diğer tarafımca. Çembere girememek ve çemberde kalamamak. Bu zor bir dava. Ağır bir yük. Geçmiyor. Hafiflemiyor. Unutulmuyor ve evrilmiyor. Hayat değişiyor, hayat geçiyor, birçok olaylar oluyor. Gündelik zaman akıyor, akıyor. Kendi başına kaldığında cereyan eden hisler ve hezeyanlarsa zaman kavramını yitirtiyor. İlerlemiyor, geride kalmıyor. Zaman bu anlarıma işlemiyor. Ölümsüz gibi. Geçmişte, gelecekte, her anımda. Bu benim. Ben buyum. Beni spesifik yapan, bana varlığımı kanıtlayan, etiketim işte tüm bunlar. Bende bana özgü, başka kimsede bilmediğim, bana saklı. Hep aynı, başka kimsenin anlayamayacağı, bana ait.
