kurtuba cami


  • Endülüs Emevilerinin başkenti olan, şimdi Cordoba denilen Kurtuba'da 600 caminin en büyüğü ve görkemlisidir.

    Süleyman Ateş’in dilinden okuyalım;

    Kurtuba Camiinde, Kubbe sisteminde üst üste binen kemerlerde kırmızı beyaz mermer kullanılmıştır. Oymalı mermer mihrabı, bütün camiler içinde en güzel mihraplardandır. Duvarlarda kûfi yazılar lacivert zemine altınla yazılmıştır. Minber, pek çok fildişi parçayla, değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır.
    Dünyada en fazla sütuna sahip olan mabet, Kurtuba Camii'dir. Camide 1419 sütun vardı. Sütunlardan oluşan 19 paralel yol, bu doğrultuya dik 36 adet yolu dik açıyla kesmektedir. Sütunların çoğu granitten, bazıları da çeşitli taşlardan yapılmıştır. Sütunlar, tuğlalardan ve beyaz taşlardan meydana gelen kemerleri destekler.
    Kurtuba Camii'nin en güzel kısmı mihrabı ve minberidir. Mihrap at nalı şeklindedir. Mihrap kemerinin dayandığı sütunlar eşsiz güzelliktedir. Bu muhteşem camiin ortasına bir kilise yerleştirmek için 63 adet çok güzel sütun yıkılmış ve buraya çirkin bir kilise yerleştirilmiştir ve Cami 1523'te katedrale çevrilmiştir.

    1894 yılında, Almanya’nın würzburg kentinde yayınlanmış olan ve Prens Salvador, Prof. Graus, Teolog Kirchberger, Baron von Bibra, bayan Threlfall tarafından hazırlanan (Spanien = İspanya) adlı eserde camiin yapılışı ve güzel mimarisi anlatılır:
    Endülüs İslâm devletini kuran birinci Abdurrahman ibn Muaviye, Kurtuba’da çok büyük bir cami' yaptırmak istedi. Bu cami'in Bağdat’ta bulunan cami'lerden daha büyük, daha güzel ve görkemli olmasını istiyordu. Kurtuba’da bu işe en uygun arsayı seçti. Arsa bir Hıristiyan’a ait idi. Adamın istediği yüksek fiyatı ödeyip arsayı satın aldı. Caminin yapılmasına 785 yılında başlandı. Abdurrahman, günde birkaç saat bina inşaatında, bir amele gibi çalışıyordu. Cami, ihtişamlı bir bina halinde yavaş yavaş yükselmeye başladı. 788 senesinde vefat eden I. Abdurrahman’ın ömrü, caminin bittiğini görmeye yetmedi. Ondan sonra hükümdar olan oğlu Hişam ve torunu birinci Hakem, caminin tamamlanmasına gayret ettiler. Cami, 10 senede tamamlandı. Fakat, bundan sonra, her sene bir parça ilâve edilerek, en son şeklini, 990 senesinde, yani ancak 205 yıl sonra aldı.
    Ünlü tarihçi Ahmet el-Makkarî (ölümü: 1632), “Nefhu’t-tîb min-ğusni Endelüsi’r-ratîb” kitabında, bu camiyi aydınlatan lamba ve kandillerin 7425 adet olduğunu, senenin normal günlerinde geceleyin bunların yarısının yakıldığını, Ramazan, bayramlarda ve diğer mübarek gecelerde ise hepsinin yandığını, lâmba ve kandillerin yanması için, senede 24000 okka zeytinyağı sarf edildiğini, ayrıca camiye güzel koku vermek için, her sene 120 okka amber ve öd ağacı yakıldığını yazmaktadır. Minarelerin tepesinde nar şeklinde başlıklar bulunuyordu. Bu başlıklar, mücevherler, inciler, zümrütlerle süslü, taş araları altın parçaları ile örtülmüştü.

    İspanyollar, 1492'de Endülüs devletini yıkıp Kurtuba’ya girince önce, bu camiye saldırdılar, bu çok güzel, haşmetli binaya atlarıyla girdiler. Camiye sığınmış olan Müslümanları, merhametsizce boğazladılar. O kadar ki, caminin kapılarından kan akmaya başladı. Ondan sonra, altın çivilerle bağlanmış minberi parçalayarak altınları aralarında bölüştürdüler. Fildişinden yapılmış rahleleri paylaştılar. Minberde saklanan ve Hz. Osman’ın yazdığı Kur'ân-ı Kerîm’in bir eşi olan inci ve zümrütle işlenmiş nefis mushafı ayaklarının altına alarak çiğnediler. Böylece, minber ve Kur'ân-ı Kerîm, bu iki eşsiz nefîs eser, tamamen yok edildi. Vahşî İspanyollar, bütün Müslüman ve Yahûdîleri kılıç tehdîdi ile zorla Hıristiyan yaptılar. Ellerinden kaçabilen Yahûdîler, Osmanlı devletine sığındılar. Bugün, Türkiye’de bulunan Yahûdîler, bunların torunlarıdır. Hâlbuki müslümânlar, ilk defa bu memleketleri fethettikleri zaman, orada yaşayan Hıristiyan ve Yahûdîlere hiç dokunmamış, onların kendi dinlerine göre ibadet etmelerine engel olmamışlardı.

    Hıristiyan İspanyollar, görülmemiş bir vahşet ile Müslüman ve Yahudileri yok ettikten sonra, bu şaheser camiyi yıkmaya başladılar. Önce minarelerdeki altın ve zümrütle işlenmiş nar şeklindeki başlıkları indirerek yağma ettiler. Bunların yerine adi taştan yapılmış, güya melek şeklinde çirkin başlıklar koydular. Tavandaki o haşmetli, güzel tahta süsleri söktüler. Yerdeki güzel mermerleri kırıp parçaladılar. Yerlerine adi taşlar dizdiler. Duvarlardaki bütün güzel süslemeleri yerle bir ettiler. Sütunları yıkmaya çalıştılar ancak bir kısmını devirebildiler. Geri kalan sütunları adi kireçle badana ettiler. Yıkılan sütunlar, yüzlerce idi ve caminin içinde büyük bir mermer yığını hâlinde serilmiş, kalmıştı. Caminin 20 kapısının çoğu taşlarla örülerek kapatıldı.

    Nihayet, en son bir vahşet eseri olarak, 1523 senesinde caminin içine bir kilise yapmaya karar verdiler. Bunun için, o zaman İspanya ve Almanya imparatoru olan V. Karlos’tan [yani Almanya imparatoru beşinci Charles Quint'den [1500-1558] izin istediler. Charles Quint, bu teklifi önce reddetti. Fakat, mutaassıp kardinaller onu sürekli sıkıştırıyor, din uğruna bu işin muhakkak yapılması gerektiğini söylüyorlardı. Bunların başında çok büyük nüfuzu olan Kardinal Alonso Maurique bulunuyordu. Bu kardinal, aynı zamanda Papayı da bu iş için kandırmıştı. Papanın da caminin kiliseye çevrilmesini arzu ettiğini gören Charles Quint, bu işe muvafakat etmek zorunda kalmıştı. Kilise yapmak için, birçok sütun daha yıkıldı ve cami’de kalan sütun sayısı 812 ye kadar düştü. en az 600 kıymetli mermer sütun yıkıldı. Yapılan kilise, cami’in ortasında haç şeklinde 52x12 metre boyutunda, caminin estetiği ile asla bağdaşmayan çirkin bir yapı olarak ortaya çıktı.
    Bugün bu haşmetli binayı ziyaret edenler, İslâm mimarîsinin bu büyük eserinin güzelliği, büyüklüğü karşısında hayran kalmakta, ortada bir cüce gibi görünen kilisenin yapımına esef etmekte ve üzülmektedirler.

    Mihrabın karşısında ayakta ima ile namaz kılmak istedim. Ellerimi kaldırıp tekbir aldım. Huşu ile gözlerim yumuk Fatiha’yı okuyordum ki gözlerimi açınca tam önümde bir polisin dikildiğini gördüm. Şaşırdım. Adam “No pray!” dedi. Ben de, ellerimi açtım: “Dua ediyorum” dedim.
    İspanyollar, takriben 100 bin insanı alabilecek kapasitede büyük olan camiye sığınmış olan tüm Müslümanları kesmişler, caminin kapılarından oluk gibi kan akmıştır.
    Sonra caminin tabanını tahribetmişler, mermerlerini parçalamışlardır. Daha sonra yakın zamanlarda caminin tabanı onarılıp mermerle döşenmiş ama bu kez de mermer sütunların oturduğu ayaklar taban döşeme taşlarının altında kalmış. Çünkü sütunları taşıyan mermer ayaklar da parçalanmış. Bu yüzden herhalde ayıplarını örtmek için o ayakları mermerlerin altına gömmüşler. Taban yarım metre kadar yükseldiği için caminin asıl yüksekliği de yarım metre kadar küçülmüş. Büyük cinayet işlemişler doğrusu.

    Bir de bizi düşündüm. Ayasofya olduğu gibi bırakılmış, camiye çevrilmek suretiyle aslında bir bakımdan da korunmuş. Yapılan minareler ve istinat duvarlarıyla mabedin günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır.
    Mâbedler ancak mâbed olarak kullanılabilir.