düşün ki o bunu okuyor


  • seninleyken sen bu başlıklara ne kadar şizofrence derdin. sonra biz ayrılınca ikimiz adına da çaresizliğin bir adresi oldu aslında.

    telefon numarası değiştirdikten sonra hele ben. sen oraya yazdın bana demek istediklerini ben oradan cevap verdim sana. (neyse ki ben çaylaktım, sen yazar. benimkini kimse görmüyordu ama seninle çok dalga geçen olmuş bana yazdıklarından dolayı.)

    3 sene önce bugün izmirdeydik. yarında resmen sevgili olduk diyecektik seninle.

    hayatımızda ne yaşansa "22 nisan, 22 nisan öncesi soramazsın." yada 22 nisan öncesine sınava dahil olmayan konu muamelesi yapacaktık.

    özledim. daha da çok özledim.

    2. yılımızı da çeşmede, salaş bir balıkçıda geçirmiştik. senden yüzük beklemiştim. çünkü bir hafta önce yüzük ölçümü alıp, yüzük seçtirmiştin.

    rakı masasına baya bekledim. canlı müzikte baya bekledim.

    otel odasında yine bekledim. en son banyoda ağladım o film sahnelerinde suyu sonuna kadar açıp ağladığı belli olmasın diye uğraşan baş roller gibi. baş roller belli etmeden ağlar, yan karakterler ulu orta.

    o gece alkolü, midemin bulanmasını, kaldırıma kusmamı bahane edip uzak durucam senden.

    sabah bir şey yok gibi sevişicem.

    sonra arabanın tekeri patladığını fark edip canın sıkılacak senin. hemde en az benim dün akşam yüzük gelmedi diye sıkılmam gibi.

    tekeri ben değiştiricem. çünkü sen beceremiyorsun.

    ellerim, üstüm başım,beyaz tişörtüm batacak ve ben ağlamaya başlayınca yanıma oturup "bak gel gel şurdan tişört alalım sana. ağlama bir tişört için ağlanır mı" diyeceksin. ayağa kalkıp, yerdeki sana sadece "götünün çatalı gözüküyor." deyip arabaya binicem ben.

    alaçatıya kadar hiç konuşmayacağım. sen durmadan konuşacaksın.

    alaçatı pazarından erik alacaksın bana. "mutlu ol" diye diyerek poşeti uzacaksın bana. erik yiyerek pazarı dolaşıcaz. daha ucuza bir erikçi gördükçe söyleneceksin.

    hatta bir ara güneş çok vurunca güneş gözlüğümü alıp numaralı gözlüğünün üzerine takacaksın ve o an pazar gezerken bile ağladığımı fark edeceksin.

    pazar gezerken ağlayan bir kadın ve yanında durmadan hiç susmamacasına konuşan bir adam.

    bu kez neden ağlıyorsun diye sormayacaksın.

    değişik ekmekler alacağız, yöresel ürünler alıp ev kadınlarına destek olmaya çalışacağız.

    dönüş yolunda arabanın lastiklerine hava basarken sen atm de para çekerken kartımı unutup yine ağlamaya başlayacağım.

    arabaya binince "kızılbüyü tişörtü pislenince ağlamaz. bir parça daha yağa bular parmağını ve bir kalp deseni çizero pis tişörte. kızılbüyü kartını unutunca ağlamaz, bu bir işaret demekki çok para harcadım dur diyor bir güç bana der. heleki pazar gezerken alışveriş yaparken asla ağlamaz, o teyzelerden ekmek, kek tarifi almadan o ürünlerin başından ayrılmaz." dedin bana.

    bütün gün ağlamalarını kaçıran kadın olarak gözlüklerimi çıkarıp sana bakarak ağlamaya başladım. çünkü beni çok iyi tanıyan bir adam ve neden diye sorgulayan bir kadın olarak karşı karşıyaydık.

    o an sorabildim. "neden?" diye.

    derin bir nefes aldın "ailemi karşıma almama değer mi hala bilmiyorum çünkü. bir şeyler harika olsa alayım ama seninle de sorunlarımız varken alamıyorum karşıma."

    gözümden yaşlar akarken " derdim evlenmek değil. ben seninle bir ömür birlikte de yaşarım ama bana bununla bile gelmedin."

    sonra sana şu hikayeyi anlattım.

    "Bir hükümdar, bir kış akşamında kılık değiştirmiş ve dalmış dersaadetin alacakaranlık sokaklarına.

    Yürürken en stratejik burçta, en sert rüzgâra karşı nöbet tutan asker ilişmiş gözüne. Yanına tırmanmış. Çakı gibi bir asker; incecik okçu yeleğiyle, soğukta bronzdan bir heykel gibiymiş. Çok etkilenmiş hükümdar ve sormuş: ‘Üşümüyor musun bu kıyafetle?’

    ‘Hayır’ demiş asker ve eklemiş ‘Ülkem için buradayım, üşümeye hakkım yok…’

    Aldığı yanıt hükümdarı öyle memnun etmiş ki o soylu askeri sevindirmek istemiş. Başındaki örtüyü açmış, yüzünü göstermiş. Asker saygıyla diz çökmüş…

    ‘Ayağa kalk’ demiş yaşlı hükümdar. ‘Ayağa kalk ve dile benden ne dilersen…’

    Asker doğrulmuş, ‘Sadece sağlığınızı dilerim yüce hükümdarım’ demiş.

    Hükümdar ‘Sağol ama yine de ben bir şey yapmak isterim. Kabul edersen yarın sana yünden örülmüş, seni hiç üşütmeyecek bir yelek göndereceğim’ diye okşamış askerin omzunu.

    Ve oradan ayrılmış…

    Ertesi gün öyle çok işle uğraşmak zorunda kalmış ki hükümdar, soylu askerine verdiği sözü unutmuş.

    İki gün sonra da muhafızlar sabah denetlemesinde hükümdarın yün yelek sözü verdiği o soylu askeri nöbet yerinde soğuktan donmuş olarak bulmuşlar. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu kağıtta bir not varmış:

    ‘Hükümdarım, ben soğuğa alışkındım; ama sizin beni sıcak tutacak elbise vaadiniz direncimi kırdı, ölüm sebebim oldu…’"


    "ben alışıktım seninle aynı düzenimizde devam etmeye. her hafta sonu 75 km yol gelmeye yanına. pazar gecesi evime yorgun argın dönmeye. her cuma iş yerime kocaman bir sırt çantası ile gidip iş çıkışı sana gelmeye. uzaktan bu ilişkiyi bile yürütmeye. keşke ümit vermeseydin. seninle evlenip aynı evde yaşamak istiyorum diye yüzük seçtirmeseydin, mobilya bakmasaydık, bunları yapmasaydın keşke."


    bir şey demedin. diyemedin. "of yetişemedim yine. kırmızı yandı" diye ışıkla konuştun.

    o günden sonra bana sustun. sonra ben de sustum. sen bir tercih yapıp parayı seçince de ben gittim. sessiz, sedasız, evimi boşaltıp, ikinci ele eşyalarımla birlikte duygularımı da satarak ben gittim.

    yine de 3. yılımız kutlu olsun sevgilim. hem bu yıl senden yüzük beklemiyorum. hangi mekan nereye gidelim kavgamızda yok.

    kutlu olsun sevgilim. kutlu olsun. seninle 3, sensiz ilk yılım kutlu olsun.