engelleme seçenekleri



saramagonunpeşinde kullanıcısı size özel mesaj gönderemez.


saramagonunpeşinde kullanıcısının yazdığı hiçbir entryi görmezsiniz.


saramagonunpeşinde kullanıcısının açtığı hiçbir başlığı görmezsiniz.
not: bu engelleme türü önerilmez (bkz: #46343)


entry akışı (yeni)
klasik görünüm
  • uyuyakalmak

    Adım Polat. 12 yaşındayım, saat kulesinin az ilerisinde yaşıyorum. Annem ne iş bulsa yapıyor ev temizliğinden yaşlı teyzelere bakmaya kadar. Babam da hamallıktan ameleliğe kadar her bulduğu işi yapıyor. Gene de evimizi kış aylarında yeterince ısıtamıyoruz. Annemin adı Zeynep, babamın adı Ahmet. Bir de kardeşim var adı Kemal ama ben ona sincap diyorum, 4 yaşında, sanki hiç büyümüyormuş gibi geliyor bana. Bir keresinde sincap görmüştüm arka bahçede o da aynı Kemal gibi küçücüktü, Kemal daha küçük ama. Belki de ben büyüğümdür.
    Genelde yukarı mahallelerden teyzelerin getirdiği eski kıyafetleri giyerim. İşin kötü yanı hiçbir zaman tam olmaz bana, küçük geldiğinde büyürüm, büyük geldiğinde ruhum küçülür sığmaz kıyafete. Şunu anladım kıyafetlerimizi asıl taşıyan bedenlerimiz değil, ruhlarımızmış.
    Yan sokakta yaşayan Makbule abla var, 18 yaşında, çok güzel bir kadın ve çok iyi bir insan, kazandığı parayla bana çilek alır ve ben çileği çok severim. Kıyafetini çok iyi seçer, öyle bir giyer ki; ben burdayım, der. Bunun sebebi ruhu büyüktür taşar kıyafetten. Şaşırır gözlerimi kırpıştırırım onu görünce hayranlıktan. İleride Makbule ablayla evlenmeyi istiyorum, birazcık benden büyük olabilir ama ne olursa olsun çokça büyüyüp beni sevmesini sağlayacam. O kadar eşsiz biri ki hem bana çilek alıyor ve hem de güzel sesiyle “Nasılsın bakalım canımın içi” diyor beni her gördüğünde, bense her söyleyişinde utanıyorum. Ama çokça büyüdüğüm zaman utanmayacağım “iyiyim Makbule abla” diyip dudağına yapışacağım. Sadece o an gelene kadar ölmemem gerekiyor, öleceğimden korkar oluyorum. Uyuşturucu satan benden 4 yaş büyük Alinin öldüğü gibi kafama sıkılacak bir kurşundan ya da yan gecekonduda kimsesiz,yorgun bir şekilde kendini ölüme bırakan Kazım gibi aç ve soğukta geçen günlerde öleceğimden korkuyorum.
    Ah Makbule abla bir bilsen seni ne çok sevdiğimi. Makbule ablayı sevdiğim kadar dersleri sevmiyorum; Matematik 4, Türkçe de 4, Fen 2 ama bir de ingilizce 0... Napayım aram iyi değil derslerle, zaten napıcam dersleri. Garip bir şekilde herkes ama herkes, beni tanımayan herkes, bir şey istediğim, bazen dilendiğim herkes, önce adımı sorarlar, ikinci ve üçüncü sorular değişmeli olarak ya ‘kaç yaşındasın’dır ya da ‘derslerin nasıl’dır. Sanki derslere göre alıcaklar istediğimi, ulan gecenin köründe, sokakta üstümde ince bir ceketle sizden yiyecek bir şeyler istiyorum, karnımı doyurmanız için dileniyorum napıcaksınız dersi. Ah işte Makbule abla olsa böyle davranmazdı, “canımın içi” der çilek alırdı bana derslerin nasıl diye sormadan.
    Çoğu zaman sizden nefret ediyorum, siz kim misiniz? Benim sahip olamadığım her şeye sahip olanlarsınız. Az çok tanıyorsunuz artık beni, ne kadar öfkeli olduğumu görebilirsiniz,bu denli öfkeyle yaşamaktan çabuk yorulacakmışım gibi geliyor, Makbule ablanın yaşına gelmeden.
    Şimdiden de yorgunum aslına bakarsanız;dersleri kötü, arkadaşsız, soğukta ince bir ceketle insanlardan dilenen, Makbule ablaya karşı utangaç bakışlarla bakan, sevgisiz bir insanım, buyum ben, en büyük niteliğim kusursuzca yalan söyleyebilme becerim. Yalandan da olsa bu benim hikayem.
    Hayatın ve hayatımdaki insanların umursamazlığının yoğun yaşandığı bir gecede gene aynı ince ceketle, kış soğuğunun azımsanmayacak derece hissedildiği martın üçünde,dışarı çıkıp biraz dilenmek ve yorgunum annemin Kemalle ilgilenmekten beni umursamamasından dolayı aç olan karnımı doyurma umuduyla yola yola koyulmuştum. Aklımda en az on lira toplamak ve karnımı doyurmak vardı. Eğer pilav, dürümcü ve market üçgeninde seri davranabilirsem belki bir kaç saftirik ya da iyi niyetli insan müsvettesi bulabileceğimi düşünerek yokuşu çıkmaya başladım. Ne kadar dik bir yokuştu, bazı insanlar yokuş çıkarken konuşmaktan ve düşünmekten yorulabiliyorlar, bir keresinde Makbule abla böyle söylemişti, narin vücudu çabuk yoruluyormuş. Sanırım ben de o insanlardanım. Soluk soluğa yokuşu tırmandım. Nefes nefeseydim, ağzımdan çıkan hava üşüyerek soğuk havaya karışıyordu, dudaklarımdan içime süzülen soğuk hava ise içimdeki tüm sıcaklığı katletmeyi heyecan ve sabırsızlıkla bekliyordu, çok bekletmeden soğuk havayı içime çekmeyi sürdürdüm. İçimin üşünüdüğünü hissedebiliyordum. Görünürde kimsecikler yoktu ilk başta, bir tek köpek vardı yolun karşısında. Gözlerim köpeğe takıldı. Bir hışımla kalkan köpek bana doğru havlamadan koşmaya başladı, araba geçmediğinden yolda hiç duraksama yaşamadan yanıma varabildi. Tüm sevgisizliğimi vermek istedim ona ki Makbule abla beni daha çok sevebilsin diye. O da anlamış olacak ki sevgisizliğimi yanımda durdu durmadı hemen koşmaya, yan sokaktan yokuş aşağı koşmayı sürdürdü. Tek yapabildiğim arkasından el sallamak oldu. Zaten bu soğukta onun peşinden koşacak takatim de yoktu. Sessizce pilavcının yolunu tuttum, para kazanmadan önce karnımı doyurmalıydım. Pilavcıda bir saftirik bulacağımdan emindim. Sürekli insanların girip çıktığı, işlek bir mekandı pilavcı. ‘Pilavcı’ denince insan ilk başta küçümseyebilir, pilav ne kadar matah olabilir ki diye düşünelebilir. Benim için dünyanın en güzel şeyi hem insanlar bana almaktan esirgiyemiyor kendini, dürümcüde mesela o kadar yiyemiyorum.
    Tüm bunlar yaşanırken, önemsiz görülen pilavcıya girmişken, siz şu an bunları okurken büyümüş olmalıyım çoktan ve siz basit bir şekilde yazılmış 12 yaşındaki, ince ceketle soğukta gezen çocuğun anısından bir şeyler koparacak ve kendi hayatınıza monte edeceksiniz belki de. Tüm bunları yazma süremle aynı süreydi, pilavcıda bana pilav alacak saftiriği bulmam. Bana hem pilav hem de çorba almaya karar vermişti. Saftirik iyi niyetli biriydi.
    Çok aç olmama rağmen, tüm benliğim ve açlıktan küçülmüş midemle bile aynı düşünceyi yaşıyordum ‘öleydim de bu gece gelmeyeydim buraya’. Ah Makbule abla ah. Karşısında başka biri vardı, ellerinin de karşısında sabit duran başka eller olmasını beklerken, malum eller hareketli bir şekilde oynaşıyordu, pamuktan olan yumuşacık Makbule ablanın elleriyle. Kaçmak istedim o an, iyi niyetli saftiriğe ayıp olmasın diye kaldım. Yemeklerin parasını ödeyip, adımı, yaşımı ve herkes gibi o da derslerimin nasıl olduğunu sordu. Hüzünle cevapladım sorularını. Afiyet olsun diyerek çıktı saftirik. Yemeği olabildiğince hızlı yemeye çalıştım. Makbule ablanın gözleri, değil beni, karşısındakinden başka kimseyi görmüyordu, elleride kenetlenmişti aşık olduğu adama.
    Hüzün dolu bir yemek oldu benim için. Ne kadar bir an önce terk etmek istesem de orayı aç kalacağım saatleri düşünerek sonuna kadar yedim, bitirdim her şeyi. Dışarı çıkmadan son bir kez baktım Makbule ablaya belki beni görür diye. Ne de güzel dinliyor ve gözleriyle kendini teslim ediyordu. Acaba ona da ‘canımın içi’ diyor muydu?
    Makbule abla yoktu artık, vardı ama yoktu. Toktum ama açtım, kimse tarafından doyuralamayacak açlığım başlamıştı. Çilek tarlası da alsa bana, tüm güzel sözleri kulağıma fısıldasa da, değersiz gelip geçen biriydim onun için, aşık olduğu adam değildim. Adam bile değildim ben çocuktum.
    Bir hışımla kendi içimde yaşattığım can çekişen aşkı, daha fazla can çekişmesini izlememek için öldürdüm. Kabul ettim kendimi, vahim halimi, yalnızlığımı, çirkinliği ve fakirliğimi. Ben de gitmeye başladım, ne de olsa acı çeken adam gider, gitmek ister. Nereye gittiğimi bilmeden, çilekleri düşünmeden, sahip olamayacağım hayalleri uzaklaşarak, uzun, dik yokuşlu mahallemizden kaçtım. Sincaba benzettiğim kardeşim de aklımda değildi. Tek istediğim uzaklaşmaktı, kendimden uzaklaşabilmeyi çok istedim. Tek istediğim uzaklaşmaktı, belki de büyükçe, çokça bir haykırış çıkarabilseydim zayıf ciğerlerimden biraz olsun rahatlayabilirdim. Hayata bağıramıyordum bile.
    Gidiyordum adım adım uzaklaşırken kimsesizliğimden, sadece Makbule ablanın sevdiğini düşündüğüm kimsesizliğimden. Yorgunluktan neredeyse 3 mahalle geçtiğimi fark etmemiştim. Düşüncelerim de kimsesiz kaldığında vücudumun kendini bıraktığını hissettim ve kendimi kaldırımın bir ucuna bıraktım. Kaldırımı yatak olarak hayal etmeye çalışıyordum iyice kıvrılarak. Uyuyakaldım sonrasında. Merak ediyorsunuzdur, -en azından hiç yaşamamışsınızdır- kaldırımda acizlikten yatak hayal ederek uyuyakalmanın ne demek olduğunu?
  • oda

    2013te yazdığım şiirdir. Depodan çıkardığım kutudan bulunca sevindiğim ve paylaşmak istediğim şiirdir aynı zamanda

    ODA-ODADA

    Kimi uyur
    Kimi uyanırken başkasında
    Her biri, birinin benliği
    Her birinin, biri olmak istediği
    Hiç kimsenin yalnız kalamadığı yer
    Yalnızlığın korkup sığındığı yer
    Oda senin gibi
    Sen de ben gibi

    Kimi ağlar
    Kimi gülerken başkasıyla
    Her olay, olayın başlangıcı
    Olayın bitişi, olaysız olucak
    Ölüm gelip kapı çalındığında
    Sığınmak yetmeyecek boş düşlere
    Gülmek de, ağlamak da kurtaramayacak
    Tıpkı yeni doğan gün gibi
    Tıpkı batmamakta ısrar eden güneş gibi
    Yeniden doğacağını düşünen insan gibi

    Kimi kimsesi
    Kimi doyururken kimsesizliğini
    Sevişir doyumsuzca
    Yalnızlığını boşaltırcasına
    Yetmez hiçbir zaman
    Kimsesiz bir ruha

    Kimi dinler
    Kimi konuşurken başkalarıyla
    Tek başına sessizce dinlemek
    Sessizliği anlamaya çalışan
    Boş bir çaba, doldurulmaya çalışılan bir kadeh
    Bulamaz kimse gerçek sakisini

    Kimi yaşar
    Kimi ölmek istemezken
    Ölüm gelmişken bile umursamaz
    Hayat hiç bu kadar yakın olmamışken
    Son nefestir tek umut
    Tek bir çaba, yetinilmeyen bir öpücük
    Hayatın olmadığını kim anlar
    O da senin gibi
    Sen de benim gibi
    Sabırsız ölüm gibi
  • bir masal

    Benden size üniversite yıllarımın başında yazdığım bir masal.

    ÇİRKİN 13.12.2013
    Bir gün bir Çirkin varolmuş, bu Çirkin o günden sonra hep varlığını sürdürmüş taki ölene dek. Bu güzel dünyada Çirkin, çirkinliğinin farkında olmadığı gibi tek gördüğü Güzel Dünyaymış. Güzel Dünya da Çirkinin farkındaymış etrafında bir sürü Güzeller varken o Çirkinin çirkinliğini görür çirkinlikten güzellik doğururmuş. Ve bir gün bir Güzel, bu dünyada çirkinliklere yer olmadığını düşünmüş. Çirkinle Güzel tutuşmuş kavgaya. Çirkin, çirkin olmasına karşın Güzel gibi narin değilmiş. Çirkinler acılar çekermiş hep. Acılar çirkinleşir güzellik ise merhem olurmuş Çirkinin kavgasına. Çirkin son darbesini atacakken durmuş düşünmüş “ben çirkinim demiş” işte o zaman anlamış çirkin olduğunu. Çirkin olduğundan kavga etmek istemiş Güzel ve devam etmiş Çirkin “ o ise güzel ben ölsem Güzel Dünyada bir şey değişmez çirkinliğim çirkinliğimle kalır ama Güzel, Güzel Dünyadan solup giderse Güzel Dünya acı çeker, acı çekerse çirkinleşir. “ Çirkin, Güzel Dünyanın acı çekmemesi için Güzeli öldürmemiş . Çirkin gitmiş çok uzaklara, uçsuz bucaksız uçurumlarından geçmiş Güzel Dünyanın. Bulamamış kendine denk çirkini yalnız kendisi varmış yalnızca yaşamış. Yalnızlıkla dert ortağı olmuş çirkin. Çirkinin yaşı kemale ermiş artık yaşlı bir Çirkinmiş. Güzellerden uzak bu dünyada Çirkin de kimsesi olmadan yaşamış. Ve düşünmüş ben neden çirkinim. Yalnızken insan daha çok soru sorarmış kendine ve daha çok soru cevaplayamazmış kendi kendine. Çirkinin hiçbir zaman cevaplayamayacağı, cevabı gizli bir soru haline gelmiş , sorusunun cevabını bulamadan çirkin olarak ölmüş yaşlı Çirkin.


    133
  • pek bir şey yok
  • pek bir şey yok