engelleme seçenekleri
her konuda güzel sözler söyleyen Sabahattin Ali’den..
...birini arıyorum. bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini.
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp ...devamını oku
...birini arıyorum. bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini.
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp ...devamını oku
her konuda güzel sözler söyleyen Sabahattin Ali’den..
...birini arıyorum. bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini.
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
benim beklediğim aşk başka! o bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. sevmek ve hoşlanmak başka; istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… aşk bence bu istemektir. mukavemet edilmez bir istemek!.
insan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.
seni seviyorum. deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.
halbuki en çok okuduğum bir kitabın, en çok okuduğum bir satırı bile bana bazen başka şeyler söyleyebilir.
etrafın seni sıkmaya başladığı zaman kitap oku.
Odamda beni kitaplarım bekler. Bu yegâne tesellidir.
bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
ve çok geçten daha kötüsü yoktur hayatta.
iyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.
kendimi kendim bile tanımıyorum.
unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir.
dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek.
yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz? ‘ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…
Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.
hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?
varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti.
bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan insanı vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat hep böyle değil midir ? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?
ben senden vücutlarımızın değil kafalarımızın birleşmesini istiyorum.
sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
bazen insan "ben iyiyim" dediğinde gözlerinin içine bakıp "iyi değilsin biliyorum" diyecek birine çok ihtiyaç duyar.
acaba şu anda o ne düşünüyor? herhalde beni değil. niçin? onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki? her şeyi..
‘O gelmez artık!’ dedi. ‘Nereden biliyorsun?’ dedim. ‘Gidişinden belliydi!’ dedi.
Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. “Bunun böyle olmaması lazımdı.” diyordum içimden. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti.
unuttum diyemem, fakat üzerimde bir tesiri kalmamış.
Gidersem istikbalimi kaybedecektim, fakat durursam aklımı.
herkes ne diyecek? fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki
Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
kullanmadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım.
Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.
asıl mühim olan, iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir saadete ermekti. öte tarafı hep teferruattı.
bir arkadaş istiyorum. benimle konuşmadan beni tamamen anlayacak, benimle karşı karşıya saatlerce hiç konuşmadan oturabilecek bir arkadaş.
Anadolu’da işsizliğin doğurduğu yegane iş dedikodudur.
Böyle dümdüz bir beynim olacağına hiç olmamasını tercih ederdim.
Onların beni anlamalarına imkan yoktu. İzahat vermeye de asla mecbur değildim.
bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki? biz bize yeteriz, değil mi?
İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun.
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.
Belki de yeni bir başlangıç yapmanın vaktidir. Yeni bir başlangıç için her şeyi yıkmanın vakti.
Yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku, onu kaybetmek korkusu sarardı.
İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
Sen aklıma gelince her şey gülümserdi. Ağaçlar şarkı söyler, rüzgâr tatlı eserdi.
birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş.
"hiç ayrılmayalım, olmaz mı?”
Sonra güldü. Bütün yüzüne yayılan, açık, temiz, yalansız bir gülüşle güldü. Eski bir dosta güler gibi güldü…
daha birçok güzel sözleri de vardır Sabahattin Ali'nin. eserlerini okurken rastlarız sık sık bu özlü sözlere.
bazı sözleri daha çok ilgimizi çeker. bazı yazarlarda kendimizi buluruz aslında.
yaşadıklarımı yaşamış deriz. söylemek istediklerimi söylemiş deriz.
sevdiğimize kitap hediye ederdik eski zamanlarda...
eskiler bilirler, kitapların fiyatı olmazdı zira kitaplar para ile satılmazdı.
bir sahafa "bu kitap kaç para" diye sormazdık.
"bu kitabı almak istiyorum, hediyesi ne kadar" derdik...
...birini arıyorum. bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini.
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
benim beklediğim aşk başka! o bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. sevmek ve hoşlanmak başka; istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… aşk bence bu istemektir. mukavemet edilmez bir istemek!.
insan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.
seni seviyorum. deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.
halbuki en çok okuduğum bir kitabın, en çok okuduğum bir satırı bile bana bazen başka şeyler söyleyebilir.
etrafın seni sıkmaya başladığı zaman kitap oku.
Odamda beni kitaplarım bekler. Bu yegâne tesellidir.
bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
ve çok geçten daha kötüsü yoktur hayatta.
iyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.
kendimi kendim bile tanımıyorum.
unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir.
dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek.
yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz? ‘ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…
Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.
hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?
varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti.
bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan insanı vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat hep böyle değil midir ? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?
ben senden vücutlarımızın değil kafalarımızın birleşmesini istiyorum.
sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
bazen insan "ben iyiyim" dediğinde gözlerinin içine bakıp "iyi değilsin biliyorum" diyecek birine çok ihtiyaç duyar.
acaba şu anda o ne düşünüyor? herhalde beni değil. niçin? onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki? her şeyi..
‘O gelmez artık!’ dedi. ‘Nereden biliyorsun?’ dedim. ‘Gidişinden belliydi!’ dedi.
Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. “Bunun böyle olmaması lazımdı.” diyordum içimden. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti.
unuttum diyemem, fakat üzerimde bir tesiri kalmamış.
Gidersem istikbalimi kaybedecektim, fakat durursam aklımı.
herkes ne diyecek? fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki
Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
kullanmadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım.
Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.
asıl mühim olan, iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir saadete ermekti. öte tarafı hep teferruattı.
bir arkadaş istiyorum. benimle konuşmadan beni tamamen anlayacak, benimle karşı karşıya saatlerce hiç konuşmadan oturabilecek bir arkadaş.
Anadolu’da işsizliğin doğurduğu yegane iş dedikodudur.
Böyle dümdüz bir beynim olacağına hiç olmamasını tercih ederdim.
Onların beni anlamalarına imkan yoktu. İzahat vermeye de asla mecbur değildim.
bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki? biz bize yeteriz, değil mi?
İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun.
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.
Belki de yeni bir başlangıç yapmanın vaktidir. Yeni bir başlangıç için her şeyi yıkmanın vakti.
Yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku, onu kaybetmek korkusu sarardı.
İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
Sen aklıma gelince her şey gülümserdi. Ağaçlar şarkı söyler, rüzgâr tatlı eserdi.
birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş.
"hiç ayrılmayalım, olmaz mı?”
Sonra güldü. Bütün yüzüne yayılan, açık, temiz, yalansız bir gülüşle güldü. Eski bir dosta güler gibi güldü…
daha birçok güzel sözleri de vardır Sabahattin Ali'nin. eserlerini okurken rastlarız sık sık bu özlü sözlere.
bazı sözleri daha çok ilgimizi çeker. bazı yazarlarda kendimizi buluruz aslında.
yaşadıklarımı yaşamış deriz. söylemek istediklerimi söylemiş deriz.
sevdiğimize kitap hediye ederdik eski zamanlarda...
eskiler bilirler, kitapların fiyatı olmazdı zira kitaplar para ile satılmazdı.
bir sahafa "bu kitap kaç para" diye sormazdık.
"bu kitabı almak istiyorum, hediyesi ne kadar" derdik...
entry akışı (yeni)
klasik görünüm
-
güzellik
“güzelliklerin bolca bulunduğu blog sözlük internetin en güzel sözlüğü olarak göze çarpıyor” diye konuşuyorduk arkadaşlar ile…
güzellik bir nesne karşısında duyulan beğeni, hayranlık, heyecan, mutluluk duygusunun kişide gülümseme ve hoşnutluk yaratması olarak tanımlanabilir.
victor hugo “güzellik, kısa süren bir saltanattır“
goethe “güzellik kaybolur; fazilet devam eder" sözleri ile güzelliği tanımlamışlardır.
platon güzeli insan bedeninde ve insanın eylemlerinde arar. güzellik ile gerçek, iyi ve tanrısal kavramlarını bağdaştırır.
modern estetiğin kurucusu kabul edilen immanuel kant ise “güzellik salt estetik bir değerdir” der.
plotinos güzelliğin sadece duyular aleminde aranması gerektiğini dile getirmiştir.
güzel dediğimiz şey, kendimizle bağdaştırıp, belirli bir biçimi olan kabul edilen şeydir.
bize göre güzelse güzeldir.
kuzgunun yavrusu ona kartal gözükür, değil mi?
hegel’e göre güzellik idedir. ide hem doğru hem güzeldir. sanat güzelliği de tin ve tin ürünlerinden doğan bir güzelliktir.
martin heidegger’e göre ise güzellik doğruluktur. varlıkların içindeki bu doğruluk mantıksal değil, gerçek doğruluktur.
sokrates’e göre aynı şey aynı zamanda hem güzel hem çirkin olabilir. örneğin açlığımıza iyi gelen harika bir yemek midemizi ağrıtabilir.
her şey hedeflenen amaca uygunsa, göreceli olarak güzeldir.
yararlı olan nerede ise, nerede yarıyorsa orada güzeldir.
"herkes göremese de her şeyde güzellik vardır" diye farklı bir bakış açısı getirir konfüçyüs.
hz.mevlana "akılsız yüzü güzele, akıllı gönlü güzele talip olur. zaman yüz güzelliğini tüketir ama gönül güzelliğini arttırır" der.
güzellik kavramı daha çok kadınlar üzerinden tanımlanır.
leonardo da vinci’nin kadın yüzleri anlaşılmaz ve gizemlidir. kadınların yüzündeki güzelliğe gizemli bir hava kazandırmak için ünlü “sfumato yöntemi”ni geliştirmiştir.
ovidius, kadın yüzü için ilaçlar’da kozmetik konusunu işlemesine karşın, kadını makyajdan çok erdemin güzelleştirdiği uyarısında bulunmuştur.
güzellik anlayışı, tarih boyunca büyük değişimlere maruz kalmıştır.
rönesans dönemi kadınlarının o dönemin güzellik simgesi sayılan beyaz bir tene sahip olabilmek için, beyazlatma iddialı kimyasalları içtiğini, beyazlatıcı krem ve pudra kullandıklarını, venedik sirüsü olarak adlandırılan ve beyaz kurşundan yapılan kimyasal sıvıyı derilerine sürdüklerini öğrenince şaşırırız.
o dönemde kadının zayıf olması, hastalıklı veya maddi durumunun kötü olmasına bir işaretti. kilolu olması kadını güzel yapan bir özellikti.
son yıllarda medya güzellikle ilgili düşünceleri biçimlendirirken insanları gerçek olmayan ve kısıtlayıcı güzellik standartlarını takip etmek zorunda bıraktı.
mutluluğu vaat eden estetik ameliyatlara harcanan para o kadar fazla ki.
gösterilen ve öğretilen güzellik, bizim beğenilerimizin ve isteklerimizin bir ürünü değil ki.
sunulan imajlarla kendi bedenlerimiz üzerinde farklı bir algılama ve biraz da kavgalı bir ilişki içine girmemize neden oldu.
gündelik hayattan, görsel sanatlara, edebiyata, değer yargılarına kadar ve daha birçok alanda güzellik şekil değiştirmedi mi?
güzellik, çoğu zaman kusurları gizleyen bir örtü haline gelmedi mi?
özellikle kadınlara yönelik kozmetik ve estetik ameliyat reklamlarının amacı kadında, içinde bulunduğu yaşamdan bir ölçüde memnun olmadığı duygusunu kamçılamaktır.
medyanın gösterdiğinden farklı bir görüntünüz varsa güzellik kalıbının da otomatik olarak dışında kalıyorsunuz demektir.
bazen de gerekliliktir tabi ki. güzel görünmeyi herkes ister.
son senelerde güzel kadının “zayıf kadın” olduğu yeni güzellik algısı yerleşti.
zayıflık moda akımlarına, toplumsal algılara ve sanata yön verir oldu.
peki bugün medya bize kilolu kadınları güzel olarak tanıtsa, güzellik algısı hızlı bir değişime mi uğrayacak? tabi ki…
tüketim sistemi senin bedeninden hoşlanmamanı istiyor...
bilimsel araştırmalarda moda dünyasının direttiği güzellik anlayışını takip eden, 18 yaşından 60 yaşına kadar birçok kadın, görünümlerinden hoşnutsuz olduğunu belirtti.
onlara basmakalıp güzellik kavramlarının peşinden koşmaktansa, kendi güzelliklerini anlamaları tavsiye edildi.
bir müddet sonra güzelliğin dışarıdan değil içeriden geldiği bilincine vardılar.
kendi mutluluklarını, iyiliklerini, özgüvenlerini ortaya koymanın da bir güzellik olduğuna inanıp depresyon ilaçlarından vazgeçtiler.
kozmetik sektörü, güzellik merkezleri, tıp alanında estetik cerrahinin gelindiği nokta kapitalist zincirin önemli bir halkasını oluşturdu.
insanlar göz rengini renkli lensler ile
saç rengi ve ten rengini boyalar ve çeşitli işlemler ile değiştirmeye başladı.
prp gençlik aşıları, yaşlanmaya karşı özel ilaçlar derken
kimyasallar da tatmin etmeyince estetik sektörü giderek gelişti.
son yıllarda önem kazanan kök hücre tedavisi ile cilt ve yüzü 10 yaş gençleştirmek mümkün hale geldi.
kadınlara yönelik reklamlarda bakımlı kadın; gür ve parlak saçlar, yumuşak cilt, manikürlü tırnaklar ve makyajlı bir çehre ile tasvir edildi.
filmlerde ve dizilerde oynayan kadın karakterlerin uyurken, banyodan çıkarken bile makyajlı görüntülenmeleri normal algılandı.
güzellik faşizmini konuşmalıyız esasında…
dünyanın en güzeli diye görülen ünlüler kimimize göre estetik ve kozmetik harikası ürünlerdir.
burun ameliyatlarında yeni akım kızılderili burnu gibi otantik burun sahibi olmakmış bu arada.
güzel her zaman sergilenmeyebilir. hayatta sadece görsel güzelliği hedeflerseniz, aldığınız sadece görüntü olur.
menzil-i mâhdur ham-ı zülfi, matla‘-ı mihrdür giribânı (saçının kıvrımı ayın yörüngesidir, yakan ise güneşin doğuş yeridir)
ey safâ-yı ‘arızundan çeşme-i hûrşide âb, şu‘le-i şem‘-i cemâlün nuş-bahş-ı âfitâb (ey yanağının mutluluğundan güneşin çeşmesine su veren ve güzelliğinin mumunun ışığından güneşe ışık veren) demiştir şairler.
insanların en güzeli, ahlakı güzel olanıdır tabi ki. güzel ahlak, arkadaşlığı da sağlamlaştırır.
unutmayın, arkadaşlar kaybedilmez, sadece kimlerin güzel arkadaşlar olduğu keşfedilir.
güzel arkadaş ilk göz yaşınızı görür ve sonrakileri durdurmak ister.
güzel arkadaşlıklar giderek artıyor sözlüğümüzde...sevgi,saygı, anlayış ve hoşgörüye dayalı.
aşık veysel’in anlayışı nettir: “güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmazsa”.
güzel olan sevgili değildir sevgili olan güzeldir.
ralph waldo emerson “güzelliği bulmak için tüm dünyayı dolaşsak da onu içimizde taşımıyorsak, asla bulamayız” diye öğüt vermiştir bize.
şems-i tebrizi “güzel bir gülü, güzel bir geceyi, güzel bir dostu herkes ister. önemli olan gülü dikeniyle, geceyi gizemiyle, dostu tüm derdiyle sevebilmektir” diyerek kendimizi sorgulamamızı sağlamıştır.
güzel görüp, güzel düşünürsek hayatımız daha da güzelleşir.
mutsuzluktan kurtulup bizi sevenleri mutlu etmek bizim elimizde.
güzellik deyince akla hemen görsellik gelir ama diğer duyu organlarımızın güzellik anlayışı da vardır.
deniz demek güzellik demektir vangelis’in müziklerinde.
La Petite Fille de la Mer
Conquest of Paradise
Beautiful Planet Earth
-
sen nesin
şüphesiz; sen, sen değilsin.
sen osun.
ama sen, sen olaraktan değil.
o, bir giriş şekli ile sana dahil değildir.
ama, bir çıkış şekli ile de senden hariç değildir.
keza; sen de onun haricinde değilsin.
bu anlattığım mana ile, senin mevcud olduğunu kastetmiyorum.
keza sıfatını da.
şunu anlatmak istiyorum:
sen hiç bir zaman var olmadın.
olman da mümkün değil.
her şeyi bir yana at.
hiç bir şeyle olma.
hatta sen, sen olma.
hele nefsinle hiç olma.
onunla, yani: hakla da olma.
hatta, onda da olma.
onunla birlikte de olma.
fakat, şunu da unutma ki,
sen, ne bir fanisin; ne de bir
mevcud.
sen osun; o da sen. (muhyiddin ibn arabi)
aklımıza hemen matrix filmindeki kaşık sahnesi gelir bu sözlerden sonra...
The Matrix - Aslında Kaşık Yok
sanal dünyada her şey sadece bir bilgisayar kodudur. matrix bir bilgisayar tarafından kurulup tasarlanan bir sanal dünya olduğundan her şey mümkündür.
neo'nun kaşığı bükmesi için tek yapması gereken gerçeği bilmektir.
insanlar hep başkalarını bükmeye çalışır ve başaramaz, halbuki kendi benliğini bükebilen biri gerçeği görerek her şeyi bükebilir.
egonu bük, kendini tanı, kendini anla, ne olduğunu öğren.
“aslından uzaklaşan her canlı, uzaklaşması ölçüsünde aslına dair bilgisini kaybeder” der muhyiddin ibn arabi.
Denizde ne varsa bir gün kıyıya vurabilir.
Kıyıda gezinirken bazen çok değerli şeyler de bulabiliriz, üzücü şeyler de.
Kalbimiz bir deniz, Dilimiz ise o denizin kıyısı olduğuna göre
bir dakika bile olsa düşünmemiz gereklidir
ben neyim
sen nesin
biz neyiz...
-
bir ebeveynin çocuğuna yapacağı en büyük iyilik
anne babaların çocuklarına yapacağı en büyük iyilik birbirlerini sevmeleri ve daha iyi geçinmeleridir. çocuğunuza bırakılacak en büyük servet ise iyi bir eğitim vermektir.
çocuğunuzda gördüğünüz davranışlar evde sizden örnek aldığı davranışlardır. o yüzden evdeki her davranışınız, konuşmanız çocuğunuzda etki bırakır.
çevresel faktör etkisi olabilir. ancak, çevreye karşı yapacağı doğru yanlış her davranışta ve kararda yine ebeveynin rolü vardır.
bir çocuk büyürken anne ve babasının dikkat etmesi gereken en önemli şeylerden biri kendinden başkalarına nasıl davranacağını öğretmektir.
bir hayvana nasıl yaklaşılacağı ya da bir çiçek koparılmadan nasıl doğa sevgisi aşılanacağı çocuğun ileride karakterini etkileyecek etmenlerdir.
dolayısıyla canlılarla kurduğu ilişkiyi anne-baba olarak baştan şekillendirmek en doğru yoldur.
çocuklar hatalar yapmışsa ebeveynler bu hatalarda pay sahibidir.
çok iyi yetişmiş ve içi sevgi dolu biriyle karşılaşmışsanız bilin ki ailesine bağlıdır ve ailesi herşeyden önce gelir.
siz iyi iseniz sizi de ailesinin bir ferdi olarak kabul eder.
birçok kitaplar yazılmıştır bu konuda ama unutmayın ki
temsil, tebliğden önce gelir.
"âdeme âdem gerektir âdem etsin âdemi, âdem âdem olmayınca âdem netsin âdemi.” (ziya paşa)
-
aranjuez mon amour
istanbul ve madrid'i birbirine bağlayan rodrigo'nun ünlü konçertosu concierto de aranjuez, ilhamını istanbul'da doğan bir kadına "victoria kamhi'ye" borçludur...
joaquin rodrigo virde 1901 yılında ispanya'da, valencia - sagunto'da doğar. henüz üç yaşındayken difteriye yakalanır ve görme yetisini kaybeder.
sekiz yaşında solfej, piyano ve keman eğitimine başlar, sonra piyano virtüözü olur.
ancak tüm dünya rodrigo'yu, concierto de aranjuez (rodrigo'nun gitar konçertosu) adlı eseriyle tanır.
rodrigo, 1933’te, üç yıldan beri birlikte olduğu, kamhi ailesinin kızı türk piyanist victoria kamhi ile evlenir.
sonrasında kamhi piyano kariyerine son verip, gözleri görmeyen kocasının asistanlığını yapar ve onun birçok dile çevrilmiş “de la mano de joaquín rodrigo: historia de nuestra vida (joaquin rodrigo'yla el ele: maestro'nun yanında hayatım) adlı biyografisini yazar.
victoria kamhi "muhteşem" diye tanımladığı istanbul'da boğaz'dan geçen gemiler, pera palas, haliç ve minareler, sıcak simitler, börekler, rumelikavağı, siste çalınan gemi düdükleri, baharda çiçek açan erguvan ağaçları ve nazar boncukları arasında büyümüştür.
konçerto, altı yüz bin kişinin öldüğü ispanya iç savaşını, cephelerde faşizme karşı direnenlerin umutlu coşkusunu ve sonrasında yönetimi ele geçiren diktatör franco'nun kendi halkına yaşattığı acıları ve yaptığı zulümleri anlatır.
ispanya iç savaşı'nın ardından patlayan 2. dünya savaşı ve yokluk günlerinde yaşam kolay değildi. bebek bekledikleri günlerde, doğuma iki ay varken bir sabah victoria aniden acılar içinde kıvranarak hastaneye kaldırıldı.
karısı hastanede ölüm kalım mücadelesi verirken, joaquín evdeki piyanonun başında endişe dolu duygusal gelgitler içinde, beste yapmaya çalışarak uykusuz geceler geçirdi.
bebeklerini kaybettiler ama o hüzün dolu günlerde konçertonun ünlü ikinci bölümü, adagio doğdu.
eve döndüğünde ezgiyi dinleyen victoria bunun bir aşk şarkısı olduğunu hemen anladı. bahçelerdeki manolya kokusunun, çeşmelerin fısıltılarının, kuş seslerinin verdiği ilham sevgiyle birleşti...
Richard Anthony "Aranjuez Mon Amour" (1967)
Nana Mouskouri - Aranjuez Mon Amour
-
huzur
insanın içinde duyumsadığı rahatlık duygusu ve gönül rahatlığı huzur olarak tarif edilir.
huzura giden en kısa yol ise gerçeklerden geçer.
huzur, birçok tanımlamada belirtildiği gibi hiçbir gürültünün, sıkıntının yada zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. huzur bütün bunların içinde dahi kişinin sükûn bulabilmesidir.
andre gide'ın "pastoral senfoni"sinden öğreniriz huzuru...
biliyorum ki, huzuru
onu yalnızca huzur sonucunda hissedebileceğimiz
duygularla elde etmeye çalışarak tehlikeye atmış oluruz.
seven bir ruh gönüllü olarak itaat etmekten mutluluk duyar;
ancak hiçbir şey huzuru aşksız bir itaat kadar gölgeleyemez...
Huzur karanlıklardan aydınlığa çıkıldığında kalbi saran o sonsuz duygudur. mutluluk yolunda sahip olunması gereken altın anahtardır.
ahmet hamdi tanpınar’ın huzur kitabı o kadar etkileyicidir ki “…çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. çünkü insan kendisiyle barışık değil. değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz. çünkü herşeyden şüphedeyiz. ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle allah'ı hissetmiyoruz. hülasa huzursuzuz onun için... “
huzur kimimize hayattaki yegane amacımız gibi gözükür.
tüm olumlu ruh hallerini beraberinde sunar, olumsuz duyguları alıp götürür.
bazılarımız mutluluktan daha çok ister huzuru. Çünkü mutluluk anlıktır, mutluluk huzuru getirmez ama huzur mutluluğu getirir. Zira huzur belirsizlikleri kaldırır…
“Huzur sindirilmiş mutluluktur” der Victor Hugo.
bencil insanların eğer sahipseniz sizden almak için, eğer sahip değilseniz ise size vermemek için uğraştıkları şeydir huzur.
huzur paylaşılınca gerçek huzur olur.
james ailen'in sözü de gelir aklımıza: "huzura kavuşan bir hayat, muradına ermiş bir hayattır. çünkü bu hayat, hiçbir dalganın oynatamayacağı, hiçbir kasırganın sarsamayacağı hakikat ümranında yaşar ve onun ezeli huzurunu hiçbir şey bozamaz."
huzur bulduğumuz insanlar servetimizdir. huzur veren insan her zaman bulunmaz.
Değiştiremeyeceğiz şeylerin farkına vardığımızda huzurumuz da gelir.
Huzur bulmak için önce huzura gideriz. Secdeye…
"Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, Huzur ise bir ibadetin karşılığıdır" diye bize doğru yolu gösterir Hz Mevlana.
“İnanmasan da azıcık dua edince huzur buluyorsun” der Anton Çehov.
Bu günlerde dünya huzur arıyor ama insanlar iç huzurlarını sağlamadan dünya huzurunu bulamazlar ki…
Huzura acil ihtiyaç duyarsak açarız güzel bir kitabı, okurken huzur buluruz onda.
Tdk huzuru Dirlik, baş dinçliği, gönül rahatlığı, rahatlık, erinç
Ön, yan, kat, makam, yamaç
Bir yerde bulunma
Padişah katı
Olarak tanımlasa da huzurun tanımı herkeste farklıdır.
mesela deniz kimimize huzuru çağrıştırır.
şimdilerde ise blog sözlükte tanıştığımız arkadaşlar huzur veriyor güzel sözleri ile.
Müzikler de huzur verir
Kitaro - Silk Road
Dervişe sorarlar “Huzur nedir? Diye.”
“İnandığım yolda, inandığım kişiyle beraber yürümektir” der.
blog sözlük huzur kaynağı olarak göze çarpıyor son günlerde...
-
hayvan çiftliği
birçok mesajlar veren bu kitabı anlatmak, özetini çıkarmak bir hayli zor.
zira her satırı derin anlamlar içeriyor ve satırların arasını da okumak gerek tabi.
çoğumuz kitap okurken bazı yerleri özellikle işaretleriz çeşitli nedenlerle.
bu kitaptan neleri işaretlemişim diye baktım da...
"İnsan ile hayvanların ortak çıkarı vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir", diyen çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez
İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.
İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez.
Bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynaklandığı gün gibi açık değil mi?
Şunu da unutmayın ki, insana karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz. Onu alt ettiğimiz zaman bile, onun kötü alışkanlıklarını benimsemeye kalkmayın.
Er geç bir gün gelecek, zorba insan devrilecek.
Ciğeri beş para etmez, asalak insanlar...
Özgürlüklerini savunmayanların ödedikleri bedel ağırdır.
Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır?
Şu kısa ömrümüz yokluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor.
Ülkemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur?
Bu isyanın ne zaman başlayacağını bilmiyorum, bir hafta sonra da başlayabilir, yüz yıl sonra da, ama şu ayaklarımın altında gördüğüm samanlar kadar emin olduğum bir şey var: Er geç adalet yerini bulacak.
Duygusallığa gerek yok, yoldaş. Savaş, savaştır. En iyi insan, ölü insandır.
İnsan. Tek gerçek düşmanımız insandır. İnsanı ortadan kaldırın açlığın ve köleliğin temelindeki neden de sonsuza kadar silinecektir yeryüzünden.
Napoleon tek bir özgün düşünce bile geliştirmiyor, Snowball'un tasarılarının hiçbir işe yaramayacağını sessizce çevresine yayıyor, sanki uygun zamanı kolluyordu.
Az sonra köpekler de koşarak geldiler. Bu canavarların nereden çıktığını ilk başta kimse anlayamamıştı, ama çok geçmeden gerçek ortaya çıktı. Bunlar, Napoléon'un annelerinden ayırıp özel olarak yetiştirdiği yavrulardı.
Dışarıdaki hayvanlar bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirinden ayıramıyorlardı.
Yalnız bugünkü hayatın acı ve yoksul olduğunu, aç kaldıklarını, soğuktan üşüdüklerini, uyudukları zamanın dışında boyuna çalıştıklarını biliyorlardı. Fakat şüphesiz geçmiş günler daha kötüydü. Böyle olduğuna inanmak onları memnun ediyordu.
Squealer gönüllere su serpmeyi çok iyi beceriyordu. Kuşkusuz şimdilik tayınları yeniden ayarlamak zorunda kalmışlardı. (Squealer hiç bir zaman ‘kısıntı’ sözcüğünü kullanmıyor , ‘yeniden ayarlama’ demeyi yeğliyordu.)
Napoleon. "Bir kez daha şerefe kaldıracağız bardaklarımızı, ama bu kez Hayvan Çiftliği'nin şerefine değil! Bardaklarınızı ağzına kadar doldurun. Haydi bakalım, beyler: Beylik Çiftlik'in şerefine .
Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.
Gene o sıralar, yeni kurallar getirilmişti: Bir domuz ile başka bir hayvan yolda karşılaştıklarında öteki hayvan kenara çekilerek domuza yol verecek ve bütün domuzlar pazar günleri kuyruklarına yeşil kurdele takma ayrıcalığına sahip olacaklardı.
Tek aday olan Napoleon oybirliğiyle başkan seçildi.
“ Napoleon her zaman haklıdır .”
-
masayı toplayan garsona yardım etmek
garsondan garsona değişen bir durum.
mesela garsonluk eğitimi almış olanlar kendilerine yardım edilmesinin görgü ve nezaket kurallarına aykırı olduğunu söylerler.
tabi ki kursa gitmiş ve sertifika almış bu garsonların lüks lokantalarda çalıştığını belirtmekte fayda var. şef garsonlar tarafından izlenen bu garsonlar için masanın toplanması görevlerinin bir parçasıdır ve bu göreve saygı duyulması gereklidir. bunlar bulaşık, temizlik vb. işleri yapmazlar.
öte taraftan esnaf lokantaları benzeri yerlerde masayı toplayan garsona yardım etmek iyidir. çoğunluğu garsonluk eğitimi almamış, daha iyi bir iş buluncaya kadar geçici olarak lokantalarda çalışan bu arkadaşlar epey yorulur. bulaşık, temizlik, her işi bunların üstüne yıkarlar.
evde iken bile annemize yük olmasın diye masanın toplanmasına yardım ederiz. o bakımdan lüks lokantalarda olsak bile garsona yardım etmemiz pek yadırganmaz.
az ücret alan bir kesim oldukları için bahşiş bırakılması onları daha fazla mutlu eder.
-
blog sözlük
internet ortamında açılan birçok sözlükten iyi bir sözlük.
Seviyeli yazarların bulunduğu nezih yapısıyla dikkati çekiyor.
Tasarımı gayet iyi.
Daha ilk günüm olmasına rağmen okunması gereken bloglar keşfettim.
Ekşi sözlükteki trol ordusundan bıkan yazarlar ve senelerce çaylak kalanlar için alternatif bir yer.
siyasetten uzak olması sözlüğü daha okunur hale getiriyor.
Saygıdeğer yazarların oluşturduğu kaliteli kültürel paylaşım platformu durumu.
Mobil uygulaması olmaması eksiklik. Sadece entry okunmasını sağlayan basit bir uygulama bile sözlüğün gelişmesi için faydalı olur. Zira cep telefonları her an insanın elinin altında. Özellikle genç neslin cep telefonunu bağımlılığı da düşünülünce onları kazanmak için mobil uygulama gerekli.
eskiden blog yazarların toplandığı bir mekan olarak internette tanımlanıyordu. şimdilerde ise, toplumun birçok kesiminden beğeni almış bir mekan olarak göze çarpıyor.
umarım naif yazarların çoğaldığı bir sözlük olarak bu konudaki boşluğu giderir.
iyi ki varsın blog sözlük.
-
güzel sözler
her konuda güzel sözler söyleyen Sabahattin Ali’den..
...birini arıyorum. bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini.
tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
benim beklediğim aşk başka! o bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. sevmek ve hoşlanmak başka; istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… aşk bence bu istemektir. mukavemet edilmez bir istemek!.
insan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.
seni seviyorum. deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.
halbuki en çok okuduğum bir kitabın, en çok okuduğum bir satırı bile bana bazen başka şeyler söyleyebilir.
etrafın seni sıkmaya başladığı zaman kitap oku.
Odamda beni kitaplarım bekler. Bu yegâne tesellidir.
bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
ve çok geçten daha kötüsü yoktur hayatta.
iyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.
kendimi kendim bile tanımıyorum.
unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir.
dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek.
yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz? ‘ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…
Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.
hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?
varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti.
bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan insanı vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat hep böyle değil midir ? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?
ben senden vücutlarımızın değil kafalarımızın birleşmesini istiyorum.
sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
bazen insan "ben iyiyim" dediğinde gözlerinin içine bakıp "iyi değilsin biliyorum" diyecek birine çok ihtiyaç duyar.
acaba şu anda o ne düşünüyor? herhalde beni değil. niçin? onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki? her şeyi..
‘O gelmez artık!’ dedi. ‘Nereden biliyorsun?’ dedim. ‘Gidişinden belliydi!’ dedi.
Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. “Bunun böyle olmaması lazımdı.” diyordum içimden. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti.
unuttum diyemem, fakat üzerimde bir tesiri kalmamış.
Gidersem istikbalimi kaybedecektim, fakat durursam aklımı.
herkes ne diyecek? fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki
Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
kullanmadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım.
Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.
asıl mühim olan, iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir saadete ermekti. öte tarafı hep teferruattı.
bir arkadaş istiyorum. benimle konuşmadan beni tamamen anlayacak, benimle karşı karşıya saatlerce hiç konuşmadan oturabilecek bir arkadaş.
Anadolu’da işsizliğin doğurduğu yegane iş dedikodudur.
Böyle dümdüz bir beynim olacağına hiç olmamasını tercih ederdim.
Onların beni anlamalarına imkan yoktu. İzahat vermeye de asla mecbur değildim.
bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki? biz bize yeteriz, değil mi?
İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun.
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.
Belki de yeni bir başlangıç yapmanın vaktidir. Yeni bir başlangıç için her şeyi yıkmanın vakti.
Yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku, onu kaybetmek korkusu sarardı.
İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
Sen aklıma gelince her şey gülümserdi. Ağaçlar şarkı söyler, rüzgâr tatlı eserdi.
birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş.
"hiç ayrılmayalım, olmaz mı?”
Sonra güldü. Bütün yüzüne yayılan, açık, temiz, yalansız bir gülüşle güldü. Eski bir dosta güler gibi güldü…
daha birçok güzel sözleri de vardır Sabahattin Ali'nin. eserlerini okurken rastlarız sık sık bu özlü sözlere.
bazı sözleri daha çok ilgimizi çeker. bazı yazarlarda kendimizi buluruz aslında.
yaşadıklarımı yaşamış deriz. söylemek istediklerimi söylemiş deriz.
sevdiğimize kitap hediye ederdik eski zamanlarda...
eskiler bilirler, kitapların fiyatı olmazdı zira kitaplar para ile satılmazdı.
bir sahafa "bu kitap kaç para" diye sormazdık.
"bu kitabı almak istiyorum, hediyesi ne kadar" derdik...
-
rosetta taşı
Rosetta Taşı M.Ö. 305 - M.Ö. 30 yılları arasında Mısır'ı yöneten Hellenistik Ptolemaios Hanedanlığı'nın yazıt taşıdır.
Üç bin yılı aşan bir zamana yayılan ve birçok kişi tarafından gelmiş geçmiş en büyük medeniyetlerden birisi olarak gösterilen Antik Mısır, görkemi ve ihtişamıyla her zaman dünyayı kendisine hayran bırakmıştır. Bu kadar ilgi ve bu kadar hayranlık şüphesiz birçok soruyu da beraberinde getirmişti:
Kimdi bu Mısırlılar? Bu yapıtların amacı neydi? Nasıl yapılmışlardı?
Antik Mısırlılarla ilgili bir çok şey modern insan için tam bir gizemdi. Cevapsa birçoklarına göre ‘Firavunların Kutsal Metinleri’ olarak adland ırılan Hiyerogliflerde gizliydi. Fakat bu da bilim insanlarını başka bir soruyla baş başa bıraktı: Neydi bu hiyeroglifler? Ve nasıl çözülecekti?
Hiyeroglif yazısı, Sümerler’in yazıyı keşfetmesinden kısa süre sonra Mısır’da gelişti.
Yazı, taş veya tabletler üzerine yazılıyordu. Papirus keşfedilince hiyeroglifin yapısı değişti.
Halk “demotik” denilen basit hiyeroglifi kullanmaya başladı. Bu yazıyı papirüse yazmak hiyerogliften daha pratikti. Bu nedenle, normal hiyeroglifi yazanlar azaldı.
Mühendis yüzbaşı Bouchard, 1799’da “Reşit Kasabası” yakınında yazılı bir taş buldu. Taşa, Fransızlar’ın “Rosetta” dediği Reşit Kasabası nedeniyle “Rosetta Taşı” adı verildi. Taş, 118 cm. yüksekliğinde, 70 cm. eninde ve 30 cm. kalınlığındaydı. Fransız general F. Meneou, taşın önemini kavradı.
En üstteki yazı eski hiyeroglif, orta kısımdaki yazı demotik ve en alttaki ise eski Yunanca idi. Taş, Kahire’ye gönderilerek Fransızlar’ın kurduğu “Mısır Enstitüsü”nde incelendi.
Taşa matbaa mürekkebi süren Fransızlar, boyalı yüzeye kağıt bastırıp taştaki metinleri kopyaladı. Kopyalar, Avrupa’da uzmanlarca incelendi. Taş, 1802’den beri Londra’da müzededir.
Bu siyah granit taşı eşsiz kılansa üzerinde 3 farklı dille yazılmış metin bulunmasıydı: En başta hiyeroglif yazısı, ortada bilinmeyen başka bir dil ve en alttaysa Antik Yunanca bir metin vardı.
Antik Yunancayı hemen okumaya koyulan dilbilimciler metni çözdükçe heyecanları iki katına çıktı. Dilbilimciler bu denli heyecanlandıran, üç yazının da aynı şeyi anlatması ve her ne kadar ilk iki dil olmasa da Antik Yunancanın çok iyi bir şekilde bilinmesi ve kolayca çevrilebilecek olmasıydı.
Şifreyi Çözen Jean-Francois Champollion’e Daha 16 yaşındayken 12 dil biliyor ve “Mısır yazısını ben çözeceğim” diyordu.
İngiliz T. Young 1814’te ilginç bir buluş yapmıştı. Rosetta Taşı ve diğer metinlerde, bazı kişilerin isimlerinin etrafı elips şeklinde çiziliyordu ve buna “kartuş” deniliyordu. Firavun ve bazı yabancıların adları kartuş içindeydi. Bu buluşa rağmen Young, resimleri sembol sandığı için şifreyi çözemedi.
Champollion’un üstün yeteneği burada kendini gösterdi. Farklı metinlerdeki kartuşları inceledi ve hiyeroglifteki resimlerin harf veya heceye karşılık geldiğini anladı. Bir kartuşta, ortasında nokta olan küçük bir daire dikkatini çekti.
Daire, genellikle güneşi temsil eder ve “RA” olarak seslendirilir. Kartuşun sonundaki iki resmin “S” harfini temsil ettiğine de emindi. Adı “RA” ile başlayan ve “SS” ile biten önemli kişiyi bulmak zor olmadı. Bu kişi “RAMSES” ten başkası olamazdı. “RA...SS” ortadaki bilinmeyen sembol “M” harfi olmalıydı. İnanılmazdı, ama şifreyi çözmüştü ve gerisi kolaydı.
Hiyeroglifteki resimlerin harf veya heceyi temsil ettiği ve yazının “fonetik” olduğu kesinleşti.
Rosetta Taşı, destekçi rahiplerin toplantısını özetleyen bir fermandır. Çocuk firavun V. Ptolemy’ye karşı bazı rahipler vergi nedeniyle isyan çıkardı. Firavunu destekleyen rahipler, Menfis’te toplanıp bağlılık bildirdi. Fermanda, firavunun isyanı bastırışı, rahiplere verdiği destek, tutukluları serbest bırakışı, vergileri azaltışı ve vergi borçlarını affedişi anlatılır.
Firavuna dua etmek ve doğum gününü kutlamak hakkında detaylar da vardır. En sonunda “Ferman, üç dilde taşa kazınacak ve tapınaklara yerleştirilecek” denilmektedir.
Champollion, bu taşta bulunan ve özel isimler içerdiği saptanan kartuşlardan, Eski Mısır Koptik dilinden, Yunanca çeviriye sahip olan Filay dikili taşından ve Mısırlı tarihçi Monetho’nun Mısır firavunlarınının soy ağacını çıkarırken anlattıklarından yola çıkarak geniş bir dilbilim çalışması yürütmüştür.
Champallion’ın hiyerogliflerin çözümüne çeviriyi doğru kullanma, diller arasındaki etkileşimi dikkate alma ve dilin yaşayan bir unsur olduğunun ayırdına varma gibi dilbilimsel özellikleri analiz ederek ulaştığı görülmektedir.
Champallion fakirlikten dolayı küçükken okula gidemediğini özellikle belirtmekte fayda görüyorum. dünyanın bilinmeyen 3.000 yıllık tarihini aydınlatan birinin hayat hikayesi bir başka entry konusu…
rosetta taşının belgeselini aşağıdaki linkten izlemek mümkün.
rosetta taşı belgeseli
- pek bir şey yok
