yedi numara

  • hakkında bu zamana kadar entry girilmemesini sözlüğün bir ayıbı, kusuru olarak gördüğüm 2000-2003 yılları arasında yayımlanan bir trt serisi. nasıl olur da yazmazsanız aklım almıyor.

    trt'nin gerçekten halkın televizyonu olduğu zaman yayınlanmıştır. yapılan zamlar, senaristler tarafından gram çekinilmeden eleştirilir. şimdiki diziler gibi nereyi yalasam kardır amacı güdülmemiştir.

    büyük entrikalar, şeytana pabucunu ters giydiren kötü zenginler, abartılı dram sahneleri, yapmacık aşklar asla yoktur. her şey hayatın içinden, doğaldır.

    spoiler butonu falan koymadan anlatıyorum bu diziyi size. bu da size ceza olsun.

    vahit ballıoğlu ve zeliha ballıoğlu çifti yıllar önce köyden kaçar, istanbul'a gelir. belki elde yok avuçta yok ama kalplerinde öylesine büyük bir sevgi vardır ki anlatılamaz. akraba evlerinde kalırlar. daha sonra yavaş yavaş biriktirirler üç beş bir şey, bakkal açıp bir de 7 numaralı evi satın alırlar kendilerine. bu evi öğrencilere kiralarlar.

    evin üst katını dört genç kıza, alt katını da köyden okumaya gelen üç erkek yeğenlerine kiralarlar. şehirli piliçler ile köylü koçlar ilk başta anlaşamasa da, sonradan asla ayrılamayacak şekilde bir bütün olurlar.

    önce koçları tanıtayım. haydar, recep, satılmış ve sabüt.

    haydar bir matematik dehasıdır ama bu dehası soğandan gelir. yalan söyleyince kulakları kızarır, en önemli repliği herhalde, galüba, sanırsamdır. çok dizi, film izlemem belki bilgim yoktur ama armağan'a olan aşkı gördüğüm en saf aşktır.

    seni seviyorum dedim. seni doğduğum, nefes aldığım günden beri, toprağa sıcağı avucladıgından beri, ağacın dibine oturup yaktığım türkülerden beri seviyorum. hiç görmeden bildiğim, görünce tanıdığımsın. yanımda yokken sen bende varsın, yanımda varken ben sende yok oluyorum.

    recep tam bir pintidir. müsrüflüğün lüzumu yok ve sırtını aksaray'a verdün mü baş replikleridir. evet o, her yeri aksaray üzerinden tarif eder. hiçbir şeyi hatırlayamayan ekonomik kız meryem ile nişanlıdır.

    satılmış ve sabüt dizinin tamamı boyunca yokturlar. on, on beş bölüm kadar kalırlar. akarı yok kokarı yok, temiz işsloganıyla ticarete atılan ve her gün yeni bir iş kuran satılmış işi beceremeyince hollanda'ya gider. sabüt de erkek aktörolmak için yola çıkar, kaçar gelir istanbullara.

    piliçler de izmir pilici, ankara pilici, antalya pilici ve bursa pilici olmak üzere sınıflandırılır zeliha ballıoğlu tarafından. daima banyo, tuvalet kavgası yaparlar.

    armağan puşkin'i, dostoyevski'yi, tolstoy'u kıskandırabilecek derecede muhteşem anlatıma sahip cümleleri doğaçlama olarak kurabilme yeteneğine sahip bursa pilicidir. tam bir kuralcıdır.

    rüya resime ve şiire aşırı derecede düşkün, aşırı duygusal izmir pilici. biraz fazla korkaktır.

    ayten aşırı derecede bakımlı ve neşeli, hayatı boyunca 53536173 sevgilisi olmuş ankara pilici. recep'in tek eğlencesidir, kavgaları görülmeye değerdir.

    cansu yaptığı muhteşem şakalarla ev halkını coşturur ve güdük yusuf'un gıralıçasıdır.

    diğer karakterleri anlatıp entryi uzatmak istemiyorum, ama hiçbiri diğerinden önemsiz değil aslında.

    bu dizi bitmiş olsa da trt avaz'da haftaiçi her gün 18.45'te yayımlanır.

    bütün gün aklımda olan bu entryi de yazdığıma göre rahatlıkla uyuyabilirim.
  • Geçen yaz izlemeye başlamıştım ne güzel devam ediyordum sonra dizi izleyememe hastalığım nüksedince izleyemedim.
    Eski Türkiye'nin sıcaklığını buram buram hissedeceğiniz şirin ve gerçekten komik bir diziydi.
  • Çocukluğumun dizisi... şu an o kadar duygulandım ki anlatamam. Keşke şimdiki diziler de böyle olsa, kim kime dumduma şeyler izlemekten beynimiz şey oldu afedersiniz.
  • Görür görmez Haydar ile Armağan'ı hatırladığım, duygulandığım başlıktır. İyi ki izlemişim dediğim tek dizi.
    "Sıfır bir değer değildir. Bir sayı bile degildir. Ancak başka bir sayının yanına gelince değer yaratır, tıpkı sevda gibi. Sevdanın da tek başına değeri yok. İlle de biri olmalı. Sıfır ne kadar çoksa sayı o kadar çoğalır. Sevda ne kadar çoksa insan o kadar çoğalır, büyür.
    Biri dese ki, "sevdamı al, kendine ekle, bir ömür ile çarp, sonra sonsuza eşitle". Yine değeri sıfır mı olur senin için?"
  • çocukluğumun ilk dizilerinden ayteni ve rüyayı çok severdim onun dışında pek bir şey kalmasa da aklımda galiba olgun şimşek de bu dizide rol almıştı bir de ev sahiplerinin çocukları olmamıştı öyle anımsıyorum.
  • Yedi numaraya bir su
  • çocukluğumda dizinin başlamasını heyecanla beklediğim günler aklıma geldi, şöyle bir geçmişe gittim başlığı görünce. saçma sapan dizilerin tv kanallarını süslediği şu günlerde bunun gibi dizileri mumla arar olduk. başlığı yazan arkadaşın serzenişini de katılıyorum; nasıl bugüne kadar "yedi numara" başlığı açmak kimsenin aklına gelmedi, ayıp bizlere...
  • bir zamanlar trt’de yayınlanan yolları yedi numara’da kesişen üniversiteli gençlerin ve çevresindekilerin hayatlarının anlatıldığı harikulâde televizyon dizisidir.

    dizinin başrollerinde; şebnem sönmez, engin alkan, gülden güney, nuray uslu, ayça mutlugil, tuba erdem, volkan girgin, okan selvi oynuyor. diğer önemli rollerde ise; ruhi sarı, özlem türkad, olgun şimşek, sedef pehlivanoğlu, Çağlar Çorumlu, aşkın şenol, Taner Ertürkler oynamıştır.

    dizinin senaristliğini ve yapımcılığını oya yüce üstlenmiştir. yazar ekibinde oya yüce dışında nuray uslu, volkan girgin, ayça mutlugil, alev toprakoğlu ve bulunmaktadır.

    yönetmen koltuğunda Sadullah Celen ve Haluk Bener oturmaktadır.

    dizi tarihimizin en güzel, en doğal, en samimi, en sıcak, en tatlı, en yalın, en hoş, en harika, en muhteşem dizilerindendir.

    senaryosu harikulâdedir. diyaloglar doğal, samimi, zekice ve mizah ayarı mükemmel. küfür etmeden yeri geldiğinde keskin zekâyla yapılan diyaloglarla güldürebilen, yeri geldiğinde insanı derin hüzne boğan çok özel bir diziydi.

    Zeliha yenge’nin her şeye saçını süpürge etmesi ve içinde bir sızı olarak dinmeyen çocuk hasreti, haydar emmi’nin bakkal ve mantıcı maceraları, rüya’nın umursamazlığı, Ayten’in aklı bir karış havada oluşu, Armağan’ın genç yaşta annesinin rolünü üstlenip kız arkadaşlarını bir anne edasıyla koruyup kollaması, cansu’nun muziplikleri ince zekâsıyla yaptığı espirileri. haydar’ın sayısal dehası, recep’in müsriflik yakınmaları, satılmış’ın ticarete atılıp erken yoldan köşeyi dönme maceraları, sabit’in ilerde bir gün cüneyt arkın, tarık arkın gibi büyük aktör olma hevesleri, asiye’nin açık sözlülüğü, berat’ın küçük üçkağıtçılıkları, yusuf güdük’ün nevi şahsına münhasır tavırları, meryem’in saflıkları ve daha fazlası. Tüm detayları çok gerçekçi çok samimi çok doğal bir şekilde yansıtılmıştı.

    yedi numara’ya sıradan bir televizyon dizisi demek büyük haksızlık olur. komedi süsü altında ülkenin en önemli sorunları eğitim, siyaset, sosyal çevre gibi konuları ince ince bir nakış gibi nasıl da işliyorlar. ülkemiz kadınlarının her durumda, her koşulda mutlaka eğitim alması gerektiği en yalın hâliyle işleniyor. kadınların kimseye muhtaç olmamasının, kendi iradesiyle hareket edebilmesinin, ekonomik bağımsızlığını kazanmasının ancak ve ancak eğitim alarak gerçekleşebileceğinin altını ne güzel çiziyorlardı.

    yedi numara’yı günümüz dizilerinden ayıran çok değerli bu husus var. o da hiçbir karakterin ön plana çıkmaması ve hiçbir karakterin arka plana atılmaması. oya yüce’nin ve diğer senaristlerin bu konudaki hakkâniyetini takdir ediyorum.

    zeliha yenge ile vahit emmi’in çocuklarının olmayışı ne kadar hüzünlüydü. bu eksikliğini zeliha yenge haydar, recep, satılmış, rüya, armağan, cansu ve ayten'i sanki kendi çocuklarıymış sevmesi, sahiplenmesi, özel alâka göstermesi ne kadar da naifti. zeliha yengenin vahit emmi ile bu üç erkek yeğenler ve dört kız kiracıyla atedâ bir evcilik oyunu oynamasını onlara öz anneleriymiş gibi davranmasını, hayâller kurmasını hatırladıkça hüzünlenirim.

    bölümlerde sürekli aynı konuların işlenmemesi, her bölüm farklı heyecanlar, hüzünler, neşeler ortaya çıkması bölümlerin büyük çoğunluğunun birbirinden bağımsız olması güzel bir detaydı.

    cansu, rüya, armağan ve ayten’in pazar sabahları kahvaltıdan sonra pek çok farklı gazeteyi okuyarak hasbihâl etmeleri, dedikodu yapmaları ne hoştu.

    dizi baştan sona senaryosuyla, oyunculuğuyla, yönetmenliğiyle, görselleriyle harikulâdeydi. tek bir olumsuz yönü vardı o da arka plandaki kahkaha efektleri. keşke o gülme sesleri hiç kullanılmasaydı.

    dizideki espriler son derece zekice kurgulanmıştır. güncel ve siyasi konular üzerine ince espriler yapılırdı.

    dizi başlarken jenerik sırasında müzik eşliğinde arka planda olayların akışını göstermesi hoş bir detaydı.

    öyle içten, öyle doğal, öyle gerçek bir diziydi ki hâlen jenerik müziğini duysam içim huzurla, neşeyle dolar, ruhum hoşnut olur.

    vahit emmi’nin dizi boyunca önemli olaylardan sonra bir bilge edasıyla yaşam deneyimlerini aktarması, gençlere nasihatler vermesi takdire şayandı.

    yedi numara, komedi türü görünümünün altında aslında büyük hüzünler, büyük aşklar, büyük acılar barındıran bir diziydi.

    yedi numara’da dikkatimi çeken şeylerden biri de aynı oyuncuları farklı karakterlerle faklı zamanlarda diziye dahil olmasıydı. ve bu oyuncular bu karakterleri başarıyla icra ediyordu.

    recep ile ayten’in atışmaları bazen hoş, bazen ise sinir bozucu olurdu. dizi boyunca birbirlerine fırsat buldukça sataşsalar da yardıma ihtiyaç duyduklarında da hemen birbirlerinin yardımına koşmaları çok değerliydi benim için.

    trt yapımlarının en sevdiğim özelliklerinden biri de dizileri tadında bırakmasını biliyor. yedi numara da o yapımlardan biriydi.

    yedi numara sayesinde kelime dağarcığım inanılmaz gelişmişti. yerli ve yabancı o kadar çok yeni kelime öğreniyordum ki onları bir an önce zihnime yerleştirip cümle içinde kullanmak istiyordum. meğer anadolu’da kullanılan ve benim hiç duymadığım ne kadar çok kelime varmış yedi numara sayesinde öğrendim.

    bu muhteşem senaryonun, hassas konuların, harika diyalogları ancak bir kadın yazar bu kadar mükemmel yazabilirdi diye düşünüyorum. çünkü kadınlar erkeklere kıyasla daha derin düşünürler.

    dizinin bazen eğlendiren bazen ise düşündüren zekâ dolu ince mizahi esprilerini çok seviyordum.

    oyuncuların hepsi rolünün hakkını veriyordu.

    zeliha yenge’nin kızamamaları ne kadar da nahifti.

    yedi numara’da oynayan konuk oyunculardan bahsetmek istiyorum şimdi. bugün ülkemizde kaliteli oyunculuklarıyla hatırı sayılır yetenekler olan bu oyuncular yedi numara’nın tedrisatından geçmiştir. bu isimler yedi numara’dan sonra çıkış yakalayan oyunculardı. yedi numara için bir nevi oyuncu yetiştirme merkezi diyebiliriz. işte o isimlerden bazıları.

    Demet Evgar
    Çağlar Çorumlu
    Ali Atay
    Ahu Türkpençe
    İlker Ayrık
    Mustafa Üstündağ
    Engin Hepileri

    yedi numara, ailemizin dizisiydi.

    yedi numara’nın bölümlerini trt’nin internet sitesinden izleyebilirsiniz. bu konuda bir eleştirim olacak. yobaz iktidar devletin bağımsız olması gereken ve halktan vergi alan kanalı trt’ye nasıl nüfuz ettiyse içki bardaklarını buğulandırarak sansür uyguladığı yetmemiş gibi sarhoş, içki, şarap, şerefe, sigara hatta iyice abartıp içmek gibi kelimeleri dahi yasaklayarak son derece yersiz bir sansür uyguluyor ve dizinin tüm doğallığını bozuyor ne yazık ki.

    şimdi önemli karakterlerimize kısaca değinelim.

    zeliha ballıoğlu: yedi numara’nın olmazsa olmazıdır. gurbette öğrencilik yapan piliçlerinin ve koçlarının kan bağı olmadan anasıdır. şöyle ki yıllarca bıkmadan usanmadan piliçlerine ve koçlarına tüm yemeklerini hazırlar, çamaşırlarını yıkardı. hatta her gece bıkmadan yedi numara’daki evlatlarına gece sütü içirirdi. yüreği sevgi ve şevkat doludur. vahit’ine sonsuz bir sadakat ile aşıktır. vahit’ine olan sevdası her zaman örnek olmuştur. evliliğinde ve mantıcıda arka planda gibi gözükür fakat her başarılı şey onun sayesinde gerçekleşir. vahit ballıoğlu’nu vahit ballıoğlu yapan kişidir.

    vahit ballıoğlu: recep, haydar, satılmış ve sabit’in öz emmisidir. recep kadar olmasa da kendisi pintidir. para harcamayı sevmez, sadece sevdikleri için para harcamaktan çekinmez. zeliha yenge ile arada bir ince mizah yaparak tartışırlar. bu tartışmalardan her zaman kendisinin galip çıktığını sanır fakat her mevzunun sonunda zeliha yenge galip gelir.

    Ayten Mutlugil: Ankara Pilici’dir. Bakımına ve güzelliğine aşırı önem verir. şıpsevdi bir karakterdir. dizi boyunca çok fazla sevgilisi olmuştur. tartışmalarda en çok sesi çıkan karakterdir. recep ile atışmaları meşhurdur. mimiklerini ve ses tonunu olağanüstü kullanır. dizinin en yetenekli oyuncularındandır.

    Rüya Uslu: İzmir Pilici’dir. aşırı duygusal bir karakterdir. pek çok şeyden korkar. cansu’nun dizi boyunca en çok uğraştığı karakterdir. sürekli ağlayarak bunalıma girmesi meşhurdur. etrafında biri bunalıma girecekse ona severek eşlik eder. “ya armağan ya” repliğiyle bilinir. başlarda doktor deniz denen gıcık bir tiple beraber olsa da ilerleyen bölümlerde hayatının aşkı evren’ini bulur. en sevdiğim karakterlerdendir.

    Cansu Güney: Antalya Pilici’dir. dizinin en şakacı, en esprili karakteridir. arada yaptığı eşşek şakaları yüzünden yedi numara sakinleri tarafından cephe alındığı olmuştur. rüya’yı korkutma şakaları meşhurdur. başlarda mustafa abisiyle kötü sonuçlanan bir aşk hikâyesi olmuştur. ilerleyen bölümlerde yusuf güdük ile gerçek aşkı bulmuştur. dizideki en sevdiğim karakterlerdendir.

    Armağan Erdem: Bursa Pilici’dir. Kızlar arasında strateji üretme, karar verme, kararı anında uygulama gibi özelliklerinden dolayı lider konumdadır. duygularından çok mantığına önem verir. yedi numara’da her zaman ve her durumda en mantıklı kararları veren kişi olarak bilinir. uzun aforizmalar içeren cümleleriyle meşhurdur. ayrıca haydar ile olan aşkı dillere destandır.

    Haydar Ballıoğlu: Kendisi matematik konusunda üstün zekâya sahip bir dâhidir. şöyle ki beş basamakları sayıları bile birkaç saniye içinde kalem dahi kullanmadan çarparak doğru sonuca ulaşır. “Yanlış bir şey söyledim herhalde, galiba, sanırsam” sözü meşhurdur. armağan’a olan aşkı o kadar derin o kadar güçlüdür ki bu sevdadan dolayı dağları bile delebilir.

    Recep Ballıoğlu: dizinin en pinti karakteridir. Haydar’a kıyasla uyanıktır. Parayı çok sever ve az para harcamak için alışverişleri çorlu’daki ucuzcu marketten yapar. “müsrifliğin lüzumu yok” repliği meşhurdur. ayten ile yıldızları bir türlü barışmaz. ayten’le dizi boyunca atışırlar. en önemli özelliklerinden biri de gideceği yerleri bulmak için sırtını daima aksaray’a verir. çünkü bu eskiden babasıyla hal’e meyve sebze indirirken geliştirdiği bir stratejidir. meryem ile sevgilidir ve mutlu sonları vardır.

    Satılmış Ballıoğlu: Haydar ile Recep’in emmi oğludur. onların peşine takılıp İstanbul’a gelmiştir. her zaman üstün bir ticari zekâya sahip olduğunu düşünür. istanbul’da iş kurmanın hayâlini kurar. “Akarı yok, kokarı yok, temiz iş” sözüyle meşhurdur. dizide ilk on üç bölümde yer alır.

    Sabit Ballıoğlu: Recep’in ağabeyidir. Diziye sonrada dahil olan ve en sevilen karakterlerdendir. Aktör olmak için köydeki odun deposunu bırakarak İstanbul’a gelir. Kendisini Tarık Arkın olarak tanıtır. Bu, sanatçı duruşudur ve normal sözü meşhurdur. herkesle iyi geçinir. kimseyle bir derdi yoktur. yaptığı başarılı taklitlerle yedi numara halkını güldürmüşlüğü çoktur. yanık sesiyle çok güzel türküler söyler. diziye geç katılıp erken veda edenlerdendir. en sevdiğim karakterlerdendir.

    meryem:ballıoğlu adayı: dizideki en saf karakterdir. her şeye inanır. isimleri sürekli yanlış telaffuz etmesiyle meşhurdur. mantı şiparişleri için adres sorarken kilometrelerce yürümüşlüğü bile olmuştur. bir iki kere adları doğru söylediği olmuştu ve herkesi çok şaşırtmıştı. mantıcıda zeliha yengenin yardımcısı ve recep’in yavuklusudur. recep ile mutlu sonları vardır.

    Yusuf Güdük: yedi numara tayfasına sonradan katılanlardandır. nevi şahsına münhasır bir katakterdir. Kendisine özgü gülüşü meşhurdur. recep gibi cimridir. fakat mevzubahis cansu olunca akan sular durur. Nokta, bitti sözü meşhurdur. merttir. kimseden korkmaz. sevdikleri için her şeyi göze alır. aşık olduğu kadın dahil herkese aslanım ön adıyla hitap eder. Cansu’nun tatlı belasıdır ve uzun emekleri sonunda muradına erer. ayrıca çağlar çorumlu’nun büyük oyuncu olacağı daha o zamandan belliymiş.

    asiye: diziye satılmış’tan dolayı katılmıştı. rolü gelip geçici sanmıştık fakat kalıcı oldu. karadenizlidir. zeki ve uyanık bir karakterdir. yedi numara’nın kızlarıyla ve zeliha yengeyle arası hep iyi olmuştur. kızlara hayat tecrübelerini aktarıp pek çok konuda yardımcı olmuştur. zeliha yengeye de mantıcıda yardım eder. ilerleyen zamanlarda berat ile evlenir, bir de bebekleri olur.

    berat çolağangiller: diziye sonradan katılmıştır. cingöz ve iş bitiricidir. başlarda çoğu izleyici gibi ben de kendisinden hiç haz etmemiştim. daha sonra karakterindeki iyileşmeden dolayı izleyici kendisine alışmış ve görece sevmişti.

    evren: diziye sonrada dahil olanlardandır. rüya’nın arayıp da bulamadığı aşkıdır. rüya gibi duygusal bir çocuktur. rüya’yla birbirlerine aşk mektupları yazıp özlü sözler söylemeyi severler. dizide sevdiğim karakterlerdendir.

    doktor deniz: yedi numara’nın en sinir bozucu karakteridir. espri yapamamasıyla meşhurdur. rüya ile ilk bölümlerde sevgilidir. neyse ki rüya daha fazla düşmeden kendisinden kurtulmuştu.

    ~yedi numara’yla ilgili anekdotlar~

    * Yedi Numara’nın ilk mekânı Üsküdar’dadır. ilk on üç bölüm Kandilli Derman Sokak Numara 1’deki tarihi köşkte çekilmiştir. Kandilli iskelesinden yukarı çıkan yokuşu takip ederseniz o yol sizi bu tarihi ahşap binaya götürecektir. İlk on üç bölüm çekimlerinin ardından bu zarif ahşap konakta çekimler sona erer. artık yeni yedi numara’lı sıcak yuvamız Beyazgül Caddesi No:55 Arnavutköy Beşiktaş adresinde bulunan tarihi ahşap binadır. dizi bitene kadar çekimler bu binada gerçekleşmiştir.

    * yetmiş beşinci bölüm senarist oya yüce tarafından final bölümü olarak yazılır. zaten başta on üç bölüm olarak planlanmış fakat dizi tutunca iki sezona uzatılır. oya yüce yetmiş beş bölüm tadında kalması için yeterli, daha da uzatılırsa kalitesi bozulabilir, dizinin tadı kaçabilir düşüncesiyle yedi numara hikâyesini yetmiş beşinci bölümle unutulmaz bir final yaparak sonlandırır. daha sonra izleyicilerden devam etmesi için telefonlarla, mektuplarla, e postalarla müthiş bir talep olur. oya yüce kafasındaki yedi numara’yı bitirdiği için uzatmak istemez. daha sonra oyuncu ekibinden rüya, ayten ve recep yeni senaryo yazarak yaklaşık yarım sezon -on yedi bölüm- daha diziyi uzatırlar. iyi ki de uzatmışlar. tadı damağımızda kalmıştı.

    oya yüce’nin yedi numara’nın bitmesine dair açıklaması

    “sevgili 7 numaracılar,

    tartışmaları önleyecek, merakları giderecek o cümleyi kurmak, sanırım dizinin yazarı ve yapımcısı olarak bana düşüyor.

    evet, 7 numara 75. bölümüyle veda edecek…

    forum’da okuduğum kadarıyla, “bitiş” fikrine çeşitli nedenler aranmakta, tahminler yapılmakta. oysa iki yıllık 7 numara serüveninin bir tek bitiş nedeni var: ben…

    öyküler de tıpkı aşk gibi; eğer gelişmiyorsa geri gidiyor demektir. 7 numara benim kurguladığım bir öykü, bir düştü, o’nun aracılığıyla ve sınırları dahilinde duygularımı, yaşama bakışımı, inançlarımı gerek ekibimle gerekse de sizlerle paylaştım.

    belki fark etmediniz ama siz benim dünyamı seyrederken, verdiğim tepkiler ölçüsünde ben de sizin dünyalarınızı, düşlerinizi, beklentilerinizi seyrettim. sonuçta kurmaca bir öykü, bir dizi üzerinden iletişim kurduk. böylece yüzlerini bile görmediğim binlerce tanıdığım oldu. belki sizlerle hiç karşılaşmadık ve karşılaşmayacağız ama biz tanıştık…

    iki yıl sonunda, 7 numara benim içimdeki yolculuğunu tamamladı. sırf tutulduğu için onu daha fazla uzatmak, hepimizi tanıdık kılan bir anlamın içini boşaltmak, 7 numara’yı; tadını tükettiği ama para getirdiği için sürdürülen bir dizi olarak görmek istemiyorum. tanışıklığımıza duyduğum inançla; kalitesini yitireceği anı kestiremeyip artık gitmesi gerektiğini anlayamayanların bönlüğüne düşmeden; dizimizi bitirme kararını benim kadar savunacağınızdan eminim. bırakalım ortak yaşadığımız bir aşk, en ateşli hâliyle anılarımızda kalsın. o’nun zaman içerisinde yıpranıp eskiyişini yaşamak, bana olduğu kadar size de acı verecektir.

    her bitiş, yeni başlangıçlara gebedir… ben ve yol arkadaşlarım bundan böyle yeni başlangıçlara imza attıkça, sizlerle tanışıklığımız kaldığı yerden devam edip gelişecek, hatta dostluğa dönüşecek umudundayım.

    ekip olarak kendi aramızda yakaladığımız 7 numara ruhunu bizimle paylaştığınız için, bir dizi aracılığıyla birbirimize dokunabildiğimiz için çok mutluyum.
    hoşçakalın ve merheba...”

    oya yüce

    07.07.2002

    * senarist oya yüce* ve yönetmen sadullah celen* dizide kısa süreli konuk oyuncu olarak görünmektedir.

    * recep ile meryem dizi çekimlerinde tanışıp gerçek hayatta evlenmişler.

    * zeliha yenge* ile sabit* gerçek hayatta evliymiş.*

    * ayten* ile evren* de gerçek hayatta evlidir. ayça mutlugil ile taner ertürkler sanıldığı gibi yedi numara’da tanışıp evlenmemişler, aralarındaki aşk lise yıllarına dayanıyormuş. tanışma öykülerini Ayça Mutlugil'den dinleyelim.
    “Taner ile lisede tanıştık. Taner o dönem okulun en popüler ve en yakışıklı genciydi. Hatta arkadaşlarımla Taner’i elde edip edemeyeceğime ilişkin iddiaya bile girdik. Neticede ikna ettim. Taner okul nöbetçisi olduğu gün bacağımı sahte alçıya alıp benimle ilgilenmesini sağladım. O sayede tanışıp arkadaş olduk. Sonra Sonra da birbirimize aşık olduk.”

    * yedi numara sakinlerinden kimsenin cep telefonu olmamıştır. bu durum da dikkatimi çeken bir detaydı.

    yedi numara bir televizyon dizisinden çok daha fazlasıdır.

    aşağıda yedi numara hakkında uzun ve detaylı bir yazı yazacağım. izlemeden önce ayrıntıları öğrenmekten hoşlanmıyorsanız aşağıda yazılanları okumanızı önermem.

    --- spoiler ---

    zeliha yenge ile vahit emmi arasındaki diyaloglar çok güzel çok özeldi. hatırımda kalanlardan bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum.

    on ikinci bölümde zeliha yenge satılmış ile meryem’i evlendiremedikleri için komşusu behiye’ye mahcubiyet hisseder ve bu mahcupluğu gidermek için haydar’la recep’ten birini komşusu behiye’nin akrabası meryem ile evlendirmeyi düşünür ve bunu kocası vahit’e söyler. ve diyaloğumuz başlar.

    — olmaz zeliha! başımıza ne dertler geldiğünü bilüyon. biz burada meryem’e koca yetiştirme çiftliği değilüz.

    — beni düşünmüyorsan, behiye’yle meryem’i düşünmüyorsan bari oğlanları düşün vahit’im. bir daha meryem gibisini nerden bulacaklar.

    — haklısun. onun için gönlüm rahat ya.

    — meryem kız gamlara düşsün, behiye yüzüme bakmasın, benim için parım parım paralansın, bir sen sözünden dönme.

    — zeliha! ben duygu sömürgesi miyüm sömürüp sömürüp duruyon.

    — asıl sen benim duygularımı sömürüyon, şahsiyetimi kemiriyon, semirdikçe semiriyon.

    — son kısmın kafiyesi fena değildü, ama duruma pek uymadu. üstersen bir de serbest hece dene.

    — iyi bak serbestçe heceliyom. ben çok ü zü lü yom.

    — seni de serbest bırakmaya gelmiyor be.

    şimdi de zeliha yenge ile vahit emmi arasındaki ince mizah içeren bir diyaloğu paylaşmak istiyorum.

    on üçüncü bölümde vahit emmi yedi numara’ın müze yapılacağı haberini telefonla ağabeylerine bildirir ve zeliha yenge’le arasında şu sıcacık ince espiriler barındıran şahane diyalog başlar.

    — ee ne diyorlar vahit’im?

    — evin parası ödenince abülerime paylarını yolluyucaz. haydar’la recep’e de ev tutacaz.

    — e piliçler, piliçler n’olacak?

    — onlar da kiralik bir ev bulurlar elbet.

    — ya bulamazlarsa, ya karda kışta ayazda sokakta kalırlarsa, ya kötü adamların ellerine düşerlerse, ya kötü adamlar bunları sağda solda dilendirirlerse?

    kibritçi kız yazıldı, artık başka bir konu bul üstersen.

    — vah benim koçlarım vah benim piliçlerim! bir şeyler yap vahit’im!

    — istersen oğlanlarla kızları komple nüfusuma geçüreyim zeliha.

    — e geçir.

    — nüfusumda izdiham mı yaratmak istiyon zeliha. daha mantıklu bir teklifte bulun.

    — iyi. hepsini bizim eve alalım.

    yedi numara’nın müze olacağı için ev sakinleri eşyalarını toplamak zorunda kaldığı gün ne hüzünlüydü. hele eşyalarını toplarken birlikte yaşamış oldukları iyi-kötü anıları gözlerinin önünden film şeridi gibi geçirmeleri beni derinden etkilemişti.

    zeliha yenge’nin çocuk hayâli dizi boyunca beni en çok etkileyen hususlardan biriydi. etrafta annelik duygusundan yoksun, anne olmaması gereken pek çok kadın varken o kadar anaç, kalbi o kadar sevgi, şevkat dolu bir insanın çocuğu olamamasını bir türlü kabul edemiyordum. keşke zeliha yengem ile vahit emmimin çocukları olsaydı be sözlük.

    yirmi altıncı bölümde zeliha yenge hayâl dünyasında hamile oluyordu. bu durumu bütün yedi numara sakinleri neşeyle karşılıyordu. daha sonra gebe kalmadığı gerçeğiyle yüzleştikleri sahnede vahit emmi’mle birbirlerini teselli ederlerken ki sahne son derece duygusaldı. o sahnede vahit emmi’min zeliha yenge’me söylediği şu sözler hâlen hatırımdadır.

    — bana uyanıkken tatlı rüyalar gördündün ya zeliha’m. rüyaların en güzeli senin olsun. sen sabah uyan ama bırak ben bu rüyadan hiç uyanmayayım.

    haydar ile armağan arasında yedinci bölümde aşk/sevda üzerine geçen muhteşem bir diyaloğu paylaşmak istiyorum şimdi.

    — hava mı alıyorsun?

    — hı hı sıkıldım biraz. sabahtan beri aynı mevzu.

    — nasıl?

    — bizim kızlar. akılları fikirleri aşkta meşkte. başka hiçbir şey düşündükleri yok. oysa hayatta daha ciddi şeyler de var. bunları niye sana anlatıyorum ki. belki seni de kendime benzetiyorum da ondan. senin de önceliğin okuyup adam olmak. aşk, meşk bunların benim için değeri sıfır.

    — sıfır bir değer değildir. bir sayı bile değildir. anca başka bir sayının yanına gelince değer yaratır. tıpkı sevda gibi. sevdanın da tek başına bir değeri yok. ille de biri olmalı. sıfır ne kadar çoksa sevda o kadar çoğalır. sevda ne kadar çoksa insan o kadar çoğalır büyür.

    — sen ne kadar güzel şeyler söylüyorsun böyle haydar.

    — biri dese ki sevdamı al kendine ekle, bir ömürle çarp, sonra sonsuza eşitle. yine değeri sıfır mı olur senin için?

    — bilmem ki. bana daha önce kimse böyle bir şey söylemedi.

    — bugün söylüyor işte.

    armağan, rüya’nın kafaya taktığı ressam Adviye Hulusi hakkında ayten’in sanat tarihi konusunda donanımlı sevgilisinden bilgi aldıktan sonra hüzünlenir ve bahçeye çıkar. kendini ve ülkemizdeki kadınların durumunu düşünür, hüzünlenir. o sırada müştemilattan gelen haydar ile rastlaşırlar ve aralarında geçen hüzünlü, yaralayıcı, insanı derinden etkileyen diyalogları başlar.

    — neyin var?

    — hiç. düşünüyordum.

    — neyi düşünüyorsun?

    — kadın olmak ne zor diye. kendimi, kızları, asiye’yi, zeliha yenge’yi, meryem’i düşünüyordum. biz de varız diyebilmek için ne çok mücadele ettiğimizi düşünüyordum. adliye hulusi yaşarken de böyleymiş, bugün de değişen hiçbir şey yok. o hep bu değişmeyen kadın yüzlerini çizmiş işte.

    — o da kim?

    — o bulduğunuz resimlerin sahibi.

    ahh armağan ahh! bu sözlerinin üzerinden yirmi iki yıl geçti. kadınların durumunun daha iyi olması beklenirken bağnaz iktidar yüzünden daha da kötüleşti. ancak inanıyorum ki yakında güzel ülkemizin güzel yürekli kadınları “güneşli güzel günler” görecek.

    yetmişinci bölüm en güzel en keyifli hoş en samimi en naif bölüm sonlarından biriydi. o sahneyi izlerken içime huzur, neşe dolmuştu.

    on birinci bölümde asiye’nin yedi numara kızlarına anlattığı hayat hikâyesi ne de üzmüştü hepimizi. o sahneden.
    “okuma yazmam yok benim. istedim, kız çocuk okumaz dediler. hemen evlendirdiler. beş çocuk ettim. sonra kocam öldü. uşakları koca tarafım aldı. beni de yolladılar yine baba evine. dul kadın dediğin iki kat eksik. daha bir eğildi boynum. okusaydım ya, hiç evlenmezdim. kadın dediğin zaten adamdan sayılmaz, bir de elinde mesleği yoksa uyy iyice erkeğin oyuncağı. erkek ondan sonra ister atar, ister satar, ister kandırır. kalmaz beş paralık değerin. söyleyin ona evlenmesin. okusun önce. kendine sahip çıkamayan kadın başkasından sahiplik aranır çünkü.”

    emmi oğulları mor koyun meler gelir türküsünü ne çok severdi. hatta arada bir söyledikleri amanini mor koyun türküsünü kızlara da öğretmişlerdi, birlikte söyemişlikleri de vardı. ne güzeldi.

    armağan ile haydar arasında diyaloglar beni hep etkilemişti. aralarında geçen konuşmalardan hatırımda kalanları paylaşmak istiyorum şimdi.

    dördüncü bölümde haydar, armağan’ların fatura parası çıkışmadığı için doğduklarından beri yanından ayırmadığı kadim dostları, can yoldaşları paskal ile ferit’i* satmak durumunda kalarak armağan ve arkadaşları üzülmesin diye fatura paralarının eksik olan kısmını tamamlaması ne erdemli bir davranıştı. hâlen hatırımdadır o sahne. haydar ile armağan arasında geçen o harikulâde diyalog.

    — faturaları ödemişsin ama bizim biraz eksiğimiz vardı.

    — ay başında verirsiniz. arkadaşların sevindi mi?

    — çok.

    — ya sen?

    — hem de çok. peki ama eksik parayı nerden buldun?

    — iki eski arkadaşımdan.

    zeliha yenge’yle vahit emmi’nin tartışmalarında vahit emmi her defasında zeliha yenge’ye karşı çıkardı, senin dediklerin olmayacak derdi, fakat günün sonunda hep zeliha yenge’min dediği olurdu. bu da hatırımda kalan hoş bir ayrıntıydı.

    ikinci finali* ilk finalden* daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

    ellinci bölümde bayram vardır. yedi numara’nın piliçlerle koçları bayrama ailelerinin yanlarına gidince zeliha yenge ile vahit emmi koca evde başbaşa kalırlar. zeliha yenge koçlarla piliçlerinin bayramdan erken dönüp vahit emmi’yle kendisine sürpriz yapacağını düşünür. daha doğrusu içinden hep öyle olmasını ister. ve bayramın ikinci gününün gecesi koçlarla piliçleri asiye ve berat’la birlikte plan yapıp zeliha yengeleriyle vahit emmilerine muhteşem bir bayram sürprizi yaparlar. eski zaman bayramlarındaki hacivat ve karagöz oyunları, bu bekarlıktan bıktım usandım kantosu, geleneksel türk tiyatrosu’nun seyirlik oyunlarını oynayarak zeliha yenge’ye vahit emmi’ye unutamayacakları bir bayram yaşatmışlardı. aynı zamanda izleyiciye de unutulmaz anlar yaşatmışlardı.

    cansu’yla haydar’ın yedi numara halkıyla yaptığı çatıdan düşme şakasına en çok armağan içerlemişti. hatta haydar’a o kadar çok darılmıştı ki onu bir türlü affedemiyordu. haydar’ın armağan’a olan aşkla dolu yüreği bu küslüğe dayanamıyordu. bu süreçte beni en çok etkileyen sahneyi paylaşmak istiyorum şimdi. haydar, öz güvenini toplayarak bir demet papatya almış af dilemek için armağan’ın okuluna gitmişti. hem de bunu -bir kadına çiçek almayı- hayatında ilk defa yapıyordu. tüm cesaretini topladı, zemheri ayında edindiği papatyaları alıp armağan’ın karşısına çıkıp, “son bir kez özür dilesem affeder misin?” demişti. armağan ise gururuna yenik düşerek haydar’ı affetmemişti. haydar ızdırapla masanın üstündeki papatyaları aldı, kapıya doğru yöneldi ve armağan’ın kabul etmediği cıvıl cıvıl papatyaları çöp kutusunun üzerine bırakarak ağır ağır adımlarla ilerleyerek oradan uzaklaşmıştı. bu sahne hâlen hatırımdadır ve hâlen yüreğime dokunur.

    sabit’in ve cansu’nun arada seyircilere göz kırpması alışık olduğumuz bir burum değildi, fakat benim hoşuma giderdi.

    elli dördüncü bölümde yedi numara halkı hafta sonu evde sağlam bir temizliğe girişmişti. bu özenli temizliğin ödülü ise hafta sonunun kalan zamanında herkes istediği şeyi yapacak, istediği yere gidecek, istediğini alacaktı. fakat ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. dışarı çıkan herkes hayat palalılığından şikâyetçiydi. recep ile meryem sinemaya gitmek için biletlerin, mısır patlağının pahalılığından, haydar market fiyatlarının artmasından, alt tarafı çay şeker gibi gıda maddeleri alayım derken market kasasında vurgun yediğinden, ayten ile rüya giyim ve kozmetik ürünlerinin pahalılığından, yüzde elli indirime giren ürünlerin sadece yüzde yüz kârla satılanlar olmasından, cansu’yla armağan bilet bulamadığı için üzgündü ve boşuna yol parası verdikleri için ve dışarıda yedikler sandiviçin pahalılığından şikâyetçiydi. onları böyle üzgün gören asiye eğlencelerinin kursaklarında kaldığı için üzülmüştü. armağan, ot gibi yaşarsan sorun yok diyordu. rüyâ, okumazsan, eğlenmezsen gezmezsen, cansu ise yemezsen, içmezsen gelişmezsen sorun yok diye hoşnutsuzluklarını belirtiyordu. ahh çocuklar ahh. iyi ki bu dönemde öğrenci değildiniz. o zamanlar da hayat pahalı olsa da üniversite öğrencileri veya diğer gençler harçlıklarıyla bir şekilde eğlenebiliyordu. alım gücü vardı. bugün gençler harçlıklarıyla değil eğlenmek sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar ne yazık ki. siz bu iktidardaki zamları hayat pahalılığını görseydiniz yaşama sevincinizi kaybederdiniz. neyse efendim konumuza dönelim. bu karamsar havayı kırmak için armağan, “madem eğlenmeye gidemiyoruz, eğlenceyi eve getirelim.” önerisinde bulunmuştu ve eğlencenin maliyetini en aza indirerek evde eğlenceli bir hafta sonu geçirmişlerdi. harika bir sunumla adetâ sinemayı eve getirmişlerdi.

    on ikinci bölümde recep, meryem’in kendisine uygun olup olmadığını ilk buluşmada test etmek ister. ilk buluşmalarını dışarıda müsriflik olmasın diye evde gerçekleştirirler. asiye’nin demlediği çayı içip yanında da meryem’in yaptığı poğaçaları yerler. o sıra aralarında geçen harika diyaloğa bakalım şimdi.

    — kaç şekerli içiyon?

    — hh şeker kullanmam.

    — güzel. şeker sağlığa ve keseye zararlıdır. keseye zarar gelirse sağlık bozulur. sağlık bozulursa keseye zarar verir.

    — poğaçaları beğendin mi?

    — güzel, eline sağlık ama malzemeyi biraz bol tutmuşun.

    — yoo behiye yengemin artan unundan yaptım. peyniri de kalıbın kırıntılarından toplayıverdim.

    ardından recep hayatının kadınını bulmuşçasına gülümseyerek

    — kıyafetin pek yakışmış. hangi mağazadan?

    — sağ ol. hırkayı kendim ördüm. elbiseyi de behiye yengemin artan kumaşlarından diktiydim.

    bu sözleri duyan recep sevinçten elindeki çayı kafasına diker ve

    — benimle evlenir misin meryem?

    meryem de heyecandan çayı fondip yapar ve

    — olur recai.

    işte böyle neşeli bir sahhneydi.

    günümüzde aynı evde kalan dört kız üç erkek öğrenci olsa yobaz iktidar tarafından topa tutulur, çirkin iftiralara maruz bırakılırdı. neyse ki bu mükemmel dizi gününüzde yayınlanmadı. bu dizi o kadar içten, o kadar temizdi ki o dönem bu durumdan kimse rahatsız olmuyor şikâyet etmiyordu.

    otuz dördüncü bölümde recep çarşıya erzak almaya çıkmıştı. erzakları aldıktan sonra eve döneceği sırada yolda iki kişi kendisine adres sordu. recep her zamanki gibi aksaray’a sırtını verdiği tarifini yaptı. ardından çok yorulduğu ve susadığı için markete su almaya girdi. o sırada cüzdanının üzerinde olmadığını fark etti. yana yakıla o az önce adres soran o kişileri aradı, ancak nafile. isyan ede ede eve geldi. o sırada da ev sakinleri kendi dertleriyle uğraştığı için recep’in derdini kimse dinlemiyordu. mutfağın kapısına oturdu ve köyünden gelen erzağını hüzünle koklamaya başladı. o sırada ağabeyi sabit eve geldi ve ağabeyine içini dökmeye başladı. işte o buruk sahneden.

    — ne yapıyon burda sansar?

    — memleketi düşünüyom.

    — nerden çıktı şimdi bu?

    — bu istanbul öyle bir istanbul ki sabit abi, sokaklar korku filmi gibi. insanlar kan emiyor, betonların altında kalıyon. paran yoksa susuzluktan ölüyon. iteleniyon, kakalanıyon, soyuluyon. bizim memlekette herkesin birbiriyle selamı vardır. nereye baksan yeşillik sudur. ben memlekette hiç korktuğumu bilmem. burda korkuyom, bazen dönesim geliyor.

    onuncu bölümde recep, kızlara çok içerlemişti. çünkü recep’e göre kızlar haydar’ı okuldaki kızlarla tanıştırarak haydar’ı başka biri yapmaya çalışıyorlardı. ayrıca okuldaki kızların bu ilgisi haydar’ı kendinden ve satılmış’tan uzaklaştırdığını düşünmesine neden oluyordu. yine bir akşam haydar’ı kızlar çağırmış ve haydar onların yanına gitmişti. recep bu duruma çok bozulmuştu. o sırada recep, armağan’la karşılaşmıştı. işte o sarsıcı sahneden.

    — haydar gitti mi?

    — gitti! ne yapacaktın? ders almak isteyen başka arkadaşların mı var?

    — neyin var recep?

    — arkadaşların vizelerden sonra haydar’ı savurup atacaklar. ama eski haydar’ın yerinde yeller esecek.

    — ben mi suçluyum yani?

    — sen de suçlusun, öbürleri de! çünkü siz şehir demeksiniz de ondan. örfünüz, adetiniz yok. olanı da hor görüyonuz! medeniyet medeniyet dediğiniz acayip karmakarışık bir şey. ama renkli. satılmış’la haydar’ın gözünü boyadı. boyası akınca altından çıkacak hiçbir şey yok.

    — sakin ol recep.

    — biz memleketteyken bu şehir hayatını hiç bilmezdik. satılmış’la uçurtma uçururduk, haydar’la sığırcık kovalardık. beraber tarla sürdük, beraber hasat kaldırdık. hiç ayrılmadık. ama şimdi nerdeler? bak... yoklar. siz aldınız onu benden! şehir aldı!

    yetmiş üçüncü bölümde rezzan hoca’nın kızı hiclâl yedi numara’dan gizlice kaçar. herkes hiclâl’i aramaya koyulur. haydar’la armağan’ın hiclâl’i buldukları o yağmurlu gecede haydar, armağan’a karşı beslediği hisleri, uzun zamandır içinde biriktirdiklerini yağan yağmurla birlikte toprağa bırakır. gündöndünün güneşe, güneşin de gündöndüye aşık olduğu o unutulmaz sahneden.

    — ben, seni seviyom armağan.

    — ne?

    — seni seviyom dedim. seni doğduğum, nefes aldığım günden beri, toprağın sıcağı avuçladığından beri, ağacın dibine oturup yaktığım türkülerden beri seviyom. hiç görmeden bildiğim, görünce tanıdığımsın. yanımda yokken sen bende varsın. yanımda varken ben sende yok oluyom. işte söyledim armağan. iki yıllık sessizliğimin mührünü söküp attım. gerisi sana kalmış.

    ardından armağan gitmeye kalkar, haydar armağan’ın elinden tutar ve...

    — dur. bir şey demeden yollamam seni.

    — sana ne diyim bilmiyorum.

    — bana neden kızgın olduğunu söyleyeceksin.

    — söyledim ya, hiclâl’e acı çektirdin.

    — hiclâl benim onu kardeş gibi sevdiğimi biliyordu.

    — sana duyduğu aşk hoşuna gidiyordu. sana dokunması, sana sarılması, sana sığınması.

    — hayır. rezzan hocam içindi. peki sen niye beni hiclâl’e doğru ittin?

    — ben vicdanımın sesini dinledim!

    — diğer bacılar dururken niye en çok sen bağrına bastın?

    — çünkü çok çaresizdi.

    — sen hiclâl’i kıskandın.

    — madem böyle düşünüyordun onu niye eve getirdin?

    — söyle armağan hiclâl’i kıskandın değil mi?

    — hayır!

    — kıskandığın için vicdanın seni ayıpladı değil mi?

    — hayır!

    — kendinden sakladığın hayâletler hiclâl gelince hortlamadı mı?

    — hayır! evet! evet kıskandım! evet kıskandım! evet kıskandım!

    — niye peki?

    — çünkü sen benimdin. sen benim parçamdın, onun değil.

    — sana son defa soruyom. bir daha da sormayacağım. benim bir parçamsın ne demek armağan?

    ardından armağan yine gitmek ister ve haydar, armağan’ı yine bırakmaz ve..

    — ne demek armağan?

    — kabul etmekten deliler gibi korktuğum için kırk kilide vurup sakladığım her şey demek. yitirdiğim çocukluğumdan saklı kalan masumiyet demek, bir türlü yol bulup da yüreğimden dilime gelmeyen o cümle demek! ben de seni seviyorum haydar demek. ben de seni seviyorum demek!

    ardından yağan yağmurda birbirlerine sırılsıklam sarılırlar. daha sonra taksiye binip yedi numara’ya giderler. kapının önünde yaşanan nahif diyaloğa bakalım şimdi de.

    — haydar. bu geceden sonra yedi numara’da daha farklı yaşansın istemiyorum.

    — bizi yalnız yağmur duydu zaten. peki ama yağmurun duyduklarını ara sıra ben de duymak istersem.

    — konuşmak için illa konuşmamız gerekmez.

    ardından armağan, haydar’ın elini tutar ve haydar’ın avucuna tıpkı hiclâl’in yaptığı gibi işaret diliyle yazar. armağan’ın işaretle yazdığı cümle, “seni seviyorum”dur. bunu gören haydar tebessümle armağın’ın elini tutar ve o da aynı işaret diliyle armağan’ın avuç içine, “ben de seni...” yazar ve bu harika sahne sona erer.

    ilk önce satılmış’ın vedası, daha sonra ise sabit’in vedası beni olumsuz etkilemişti. iki karakteri de ayrı severdim. volkan girgin’in 2005’teki söyleşisine göre satılmış* kişisel tercihinden dolayı, sabit* ise başka projelere katılacağı için diziden ayrılmış.

    elli dokuzuncu bölümde vahit emmi’nin memlekete gitmesi gerekiyordu. vahit’ini köye gönderen zeliha yenge sürekli onu düşünüyordu. hatta vahit’i rüyalarına giriyordu. fakat gelin görün ki vahit emmi zeliha yenge’yi değil de sürekli dükkânını düşünüyordu. maalesef arap kültürü o kadar nüfuz etmişti ki toplumumuza kadınları her zaman yüce ve değerli gören türk kültürünün yerini kadını aşağılayan ve yetersiz gören arap kültürü alıyordu. bu durum dizide de ne yazık ki kendine yer buluyordu. ben bu durumu o gün de bir türlü kabullenemiyordum, bugün de kabullenemiyorum, bundan sonra da kabullenemeyeceğim. neyse efendim konumuza dönelim. vahit emmi her telefon konuşmalarında zeliha yengeyi onu yapma bunu yapma diye tembihliyordu. fakat bu durumun zeliha yenge’yi üzeceğini/üzdüğünü düşünemiyordu. vahit emmi’nin bu konuşmaları zeliha yenge’yi yetersizmiş gibi, sanki vahit olmadan hiçbir şey yapamayacakmış gibi hissettirip yaralıyordu. vahit’ine, “bana güvenmiyon mu?” diyerek içerliyordu. ve devam ediyordu, “korkma sen” diyordu. “kadın aklım yetmese bile yanımda iki tane aslan gibi elçilerim* var evelallah. onlar erkek, benim kadın aklımın ermediği yerde onlar her şeyi halleder.” diyerek ne kadar alındığını gösteriyordu. telefonu kapatmadan önce de tıpkı kendisi gibi vahit’ine beni rüyanda gör diyordu. zeliha yenge vahit’inin kendisine karşı güvensiz tavırlarına o kadar alınıyordu ki kadir bebeği uyutmaya giderken recep’in, “noldu yenge? yüzün döndü.” sözüne, “yok bir şey. gideyim de kadir’i uyutayım. benim aklım erse erse anca buna erer, neye erecek!” diyerek kırıldığını onlara da belli ediyordu. o kadar darılmıştı ki vahit’ine kadir bebeği uyuturken bebeğe, “seni kız istediydim ama iyi ki de erkek olmuşun. kız olaydın kocan bile yarım insan diye bakacaktı sana. kendin de korkacaktın kendinden. ya tabii, camcı dükkânındaki fil gibi ay bir yanlış yapar mıyım, ay her şeyi berbat eder miyim diyerekten ya.” sözlerini söyleyerek kadir bebekle dertleşiyordu. zeliha yenge’nin bu durumu içime dert olmuştu. sizinle de paylaşmak istedim.

    altmış birinci bölümde recep, haydar ve yusuf birbirlerine sevdiği kadınların onlara olan tavırlarından, onları bir türlü anlamadıklarından yakınırlar. ardından vahit emminin de bu tayfaya katılıp zeliha yengeden yakınması eklenince hep birlik fena hâlde üzülmüşlerdi. recep, “filmin resimlerine bakarken elini bilem tuttum. yine de bana küstü yav” diyordu. haydar, “hem projesine yardım ettim hem suçlu ben oldum. sabahtan beri beş karış surat asıyor.” diyordu. yusuf ise “o çiçekleri eminönü’ndeki en pahalı nayloncudan aldıydım. toptan fiyatına versin diye de bir saat de pazarlık ettim. fakat kraliçam neye kızdı anlamadım ki. acaba paraya kıyıp bir düzine mi alaydım?” diyordu. o sırada haydar’dan şu harika replik gelir. harhubet* denklemini yarım günde çözdüm, armağan’ı iki senedir çözemedim.”

    recep’in arada hovardaluk yapıp taksi tutması veya tatlı, simit gibi yiyecekler alması ne kadar güzeldi.

    otuz dördüncü bölümde yeni mantı dükkânı açma fikrine soğuk bakan vahit emmi’yi zeliha yenge’nin ikna ettiği sahne muhteşemdi. ikinci dükkânı aklından bile geçirmeyen vahit emmi’yi zeliha yenge nasıl ikna etmeyi başarmıştı bir hatırlayalım. mesai sonrası dükkânı kapamaya hazırlanırken zeliha yenge’yle başbaşa kalan vahit emmi hasılatı sayar ve sahne başlar.

    — hasılat galiba güzel vahit’im.

    — nazar değmesin zeliha, bu hafta iyi gittik.

    — aman, berat’ın aklına uyup ikinci dükkânı istememekle çok iyi ettin vahit’im.

    — iyi yaptım tabii. başımıza dert açacaktı zıpır oğlan.

    — tabii canım. şimdi orası böyle güzel iş yapacaktı mesela.

    — işin yoksa otur bir saat deste deste para say. aman, kim uğraşacak değil mi?

    — yok canım sayılmasına sayılır da.

    — yok yok. o bankalarda tırr tırr diye para sayan makinalar yok mu, onlardan almak lazım. ama onlar da dünyanın parasıdır şimdi. durup dururken masraf. berat sen mi canım, toy daha düşünemiyor işte.

    — he cücük kadar beyniyle. zaten ikinci dükkânın iş yapacağı ne malum?

    — bir şeyin şubesini açtın mıydı millet rağbet eder, orası burdan fazla işler de. aman, yok yok nemize gerek. dediğin doğru.

    — elbet ya.

    — sen şimdi parayı bol bulunca araba da almaya kalkacaksın hem de en bir gıcırından. şimdi böyle ikimiz kurulup gezinirken aha küt!

    — n’oldu?

    — geldi çarptı adam. hayda! şimdi kavga ettiğine mi yanacaksın arabanın masrafına mı yanacaksın. berat bunları düşünemiyor ki işte.

    — körün taşı gibi koca istanbul’da bula bula bizim arabayı mı buldu herif?

    — olur olur. sonra parayı bulunca çoluğun çocuğun başında da duramaz insan. almanya senin japonya benim gezmelere de kalkarız biz. eyvah hadi bakalım buyurun.

    — n’oldu şimdi?

    — elin memleketinde kalabalıkta birbirimizi kaybettik!

    — japonya’ya gidersek kaybetmeyiz birbirimizi. kalabalıkta seni hemen ayırt ederüm.

    — bana bak. ben o dondurmalı kadın heykelini de görmek istiyorum.

    — o japonya’da değil amerika’da zeliha. ayrıca kadın dondurma değil meşale tutuyor. özgürlük anıtı diyorlar.

    — aman canım neyse. bak gördün mü? çok para kazanınca insanın başına ne dertler çıkıyor. berat bunları hesap edemiyor, çocuk işte. o sen mi?

    — canım, o kadar da değil. kafası işliyor oğlanın.

    — yok yok. sen onun aklına uyma. bak biz ne güzel kıt kanaat geçinip gidiyoruz böyle. bak, bir iki bir iki. hiç zenginlik lazım değil, yeter bunlar bize.

    — ya dur be kadın. kadın aklınla sen ticarete karışma bir kere. hadi bakalım. ben gidip şu oğlanla bir konuşayım bakalım. hakkaten devir parası istemiyorlar mıymış?

    — yok.

    — hesabı kitabı iyi yaparsak neden zengin olmayacakmışız. karışma sen, karışma sen, her şeye karışma.

    seksen sekizinci bölüm sonu harikulâdeydi. cansu ile yusuf adına çok sevinmiştim.

    finalden sonra yayınlanan bölümlerde vahit emmi’nin oyunculuğunda düşüş gözlemledim. o eski bölümlerdeki içtenliği sanki biraz azalmıştı. yetmiş altıncı bölümden sonra vahit emmi’yle birkaç karakter daha bana bazı sahnelerde biraz zoraki oynuyormuş gibi geldi.

    yetmiş altıncı bölümde ayten’in o unutulmaz tiradı bihter ziyagil’in tiradından çok daha uzun ve çok daha etkiliydi. ayten’in o muhteşem sahnesinin tek seferde çekildiği söylenmektedir.

    işte ayten’in o uzun ve soluksuz efsane tiradı.

    “hikâyede durmadan inandırıcılık arayarak, bencil meraklarını tatmin etmeye çalışacağına; bari, berat’ın yardım ihtiyacına cevap vermeye çabalayan ve maalesef senin gibi kendi egosunun gölgesinde yaşadığı hâlde, etrafını bencillikle suçlayıp durmayan insanların yolunu tıkamasan, ayrıca, üstelik bir de sencil havalarda ortalıkta dolaşmasan daha iyi olmaz mı rüya?”

    sahneyi hatırlamak isteyenler ve merak edenler için unutulmaz sahneye giden yol..

    altmışıncı bölümde ayten, recep’in bağlama hocasına aşık olur. recep, hocasıyla sevgili olmak isteyen ayten’i uyarmasına rağmen ayten aldırış etmez. ayten bir gün lokalde hocayla görüşmeye gittiğinde hocanın kötü niyetini anlar ve aralarında tartışma çıkar. bu sırada hoca ayten’e tokat atar ve ayten oradan hızla uzaklaşır. dışarı çıktığında recep’in oraya geldiğini görür. ayten’i ağlarken gören recep içeri girip hocaya ayten’e attığı tokatın diyetini ödetmek ister. fakat ayten buna engel olur. ardından bir kafede oturup dertleşmeye başlarlar. işte o hüzünlü sahneden.

    — ben bunu hak ettim. ismet ne de olsa anadolu erkeği. sen de öyle düşünüyorsundur mutlaka.

    — bizim memlekette erkekler kadınları döver. daha sekiz yaşında falandım. babam gözümün önünde anneme bir yumruk vurunca kendimi dışarı attım. etrafıma baktım. tavuklar, köpekler, koçlar, sığırlar. hiçbir hayvanın erkeği dişisine kuvvetini denemiyor. o zaman dedim ki dişisine vuran erkeğe hayvan bile demek yanlış. hayvanlara haksızlık.

    sabit’in yanık sesiyle ara ara türküler söylemesi nahif bir ahı olarak hatırımdadır.

    kırk sekizinci bölümde recep, yusuf güdük’e; “sana cansu’dan hayır gelmez.”, haydar’a da “sana da armağan’dan hayır gelmez, ikiniz de hayâl kuruyonuz.” demişti. yusuf güdük de cevap olarak, “bana o senin kuruntun gibi geliyor.” demişti ve “sen şehirden korkuyon herhalde” diye eklemişti. recep de; “şehirden korkulur. taşından, toprağından, havasından, suyundan hatta kızından bile korkulur.” diyordu. recep’in bu sözlerine ise yusuf güdük, “ne korkacağım aslanım, şehir benden korksun!” diyordu. recep yine bir başka bölümde onlar şehir kızları, bizim gibi taşralı değil. onlarla aynı melekette yaşıyoz, aynı havayı soluyoz ama aynı dili konuşmuyoz diyordu. kültürümüz, örfümüz, adetimiz her şeyimiz farklı, bu sevdadan vazgeç diyordu. fakat yusuf güdük sevdasından vazgeçmiyordu ve hiçbir zaman da vazgeçmedi. en sonunda da mükâfat olarak cansu’nun gönlünü kazanmıştı.

    on üçüncü bölümde yedi numara’yı müze yapmak için bakanlığın gönderdiği yetkililer evi kontrol etmeye, ölçüler almaya gelir. yetkili bir kadın haydar’la recep’in odasına girer, arkadan tabii bizimkiler de gelir. görevli kadın, küçümser bakışlarıyla evi süzer ve yetkili kadın ile asiye arasındaki kısa ama eğlenceli diyalog.

    — burası sizin mi?

    — içeri buyursaydınız.

    — ıyy bundan daha berbat bir şey görmedim.

    — dur ben sana bir ayna getireyim.

    aynı bölümde asiye ile yetkili kadın arasındaki başka bir sahneye geçelim. görevli kadın evi kontrol ederken asiye merdivenleri süpürür ve tozları bilerek kadının üzerine doğru süpürür ve keyifli şu diyalog başlar.

    — çek kızım şunu!

    — pisliği atmayalım mı ablacığım da.

    — bırak şimdi pislik kalsın.

    — buyur kal. başım üstüne.

    yedi numara’nın yetmiş altıncı bölümde bitmemesine en çok sevinenlerdenim. her ne kadar senaryo eskisi kadar güçlü olmasa da birkaç bölüm de olsa uzaması güzel olmuştu. çünkü tadına doyum olmuyordu. ayrıca finalden sonraki bölümlerde yusuf güdük’ü görünce sevindim. özlemişiz, iyi ki askerliği bitmiş. nevi şahsına münhasır tavırlarına kaldığı yerden devam etmişti.

    haydar ile recep masum saf köy çocukları olduğu için istanbul’a gelmeden köy ahâlisine istanbul’u sormaları köy sakinlerinin kimisi tecrübelerini kimisiyse kulaktan dolma bilgilerini haydar ve recep’le paylaşması çok nahifti.

    sekseninci bölümü başka sevmiştim. o bölümün sonu harikulâde bölüm sonlarından biriydi. kapanışta atamızın en sevdiği bestelerden birini* çalarak atamızın ruhunu yâd etmeleri ne kadar da anlamlıydı.

    elli altıncı bölümde bir sahne vardı. ayten’i okuldan bir arkadaşı doğum günü partisine bara davet etmişti. ayten de rüya, armağan, cansu, recep ve haydar ile birlikte davete icabet ederek bara gitmişti. ardından meryem ile yusuf güdük de sürpriz yapıp mekâna gelmişti. hep birlik eğlenirlerken birkaç serseri gelip ortamın huzurunu kaçırmış kadınlara sarkıntılık yapmıştı. recep ile haydar beklediğimiz gibi kız arkadaşlarını ve diğer kadınları savunmuşlardı. aynı sahnede yusuf güdük ise öne atılarak yüreğini ortaya koyup sevdalısı olduğu cansu’yu ve diğer kız arkadaşlarını korumak için bu gangsterlere meydan okumuştu, hem de serserilerden birinin elinde sustalı varken. bu sahneden yusuf güdük’ü takdir etmiş ve sevmiştim. mert çocukmuş, bıçaklanmayı göze alarak serserilere yiğitçe meydan okumuştu. bu olaylardan sonra polisin mekâna gelmesiyle huzurla eve dönmüşlerdi. mekândan çıkarken rüya’nın mekândaki erkeklere dönüp, “sizi sosyal kahramanlar sizi!” diyerek tepki göstermesi, oradaki erkeklerden biri, “neyse geçmiş olsun, benim tadım kaçtı, hadi buradan başka bir yere gidelim ayten” demesi üzerine ayten’in dönüp, “size iyi eğlenceler biz evimize gideceğiz. zaten eğlence anlayışlarımız da pek uymuyor öyle değil mi? çok iyi dans ediyorsunuz ama hiçbiriniz halay çekmeyi beceremiyorsunuz!” diyerek tepki göstermesi önemli mesajlar içeriyordu. bu da hatırımda kalan kıymetli sahnelerdendi.

    seksen birinci bölümde cansu’nun senaristlerin acemiliğine gönderme yapması ne kadar içten bir dizi olduğu bir kez daha gösterdi.

    ellinci bölümde recep, yusuf güdük’e, onlar şehir kızları, bizim gibi taşralı değil. onlarla aynı melekette yaşıyoz aynı havayı soluyoz ama aynı dili konuşmuyoz. kültürümüz örfümüz adetimiz her şeyimiz farklı. bu sevdadan vazgeç gibi söylemlerle kendince haklı olduğu zerzenişte bulunuyordu.

    seksen yedinci bölümde haydar’la yusuf güdük’ün sahildeki çay bahçesinde sevda üzerine sohbeti ne etkileyiciydi. haydar’ın söyledikleri hem yusuf’u hem de beni derinden etkilemişti. işte o sahneden.

    — insanın her zaman istediği olmuyor.

    — neden olmasınmış? iş ki istemeyi bilesin, iş ki kendine hak göresin.

    — bizim aha şu gençlerden -arka masadaki çifti göstererek- ne eksiğimiz var?

    — eksiğimiz değil yusuf, farkımız var. bazen düşünüyom da sevmek, hem de canından çok sevmek neye yeter ki.

    — iki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş. öyle mi?

    — ben onu demiyom. yani, bir kere sen köyde yetişmişsin, o şehirde. geleneklerin, alışkanlıkların farklı. onun ailesinde yeri geldi mi herkes söz söyler. bizde baba ne derse o olur. biz abimizin bile elini öperiz, onlar tokalaşır. onun anası askılı entari giyer, seninki yemenisiz kapıdan adımını dışarı atmaz. bizim derdimiz mahsuldür, topraktır. yağmur bizim karnımızı doyurur. şehirlinin ise paçasının kiridir.

    — sevdalı adam hiç korkar mı haydar kardeş?

    — ya cansu bacının karşısına başka biri çıkarsa? ya başkasına sevdalanırsa? o zaman ne yapacaksın hiç düşündün mü?

    ardından hüzünlenen yusuf elindeki zarları atar, düşeş gelir, sahne sona erer.

    yusuf güdük’ün her zaman her şeyin farkında olması fakat çoğu zaman anlamamazlıktan gelerek saf ayağına yatması dikkatimi çeken ayrıntılardan bir tanesiydi.

    elli dördüncü bölümde haydar’a michigan üniversitesi’nde tam burs çıkar. rezzan hoca haydar’a bu fırsatı kaçırmaması için telkinlerde bulunur. başta bu fikre soğuk bakan haydar, yaptığı üzücü şakadan sonra armağan’la araları bozulunca gitmeye karar verir. haydar gitme kararı verdiği gece armağan’la bir kez daha konuşur ve araları düzelir. gitmekten vazgeçtiğini rezzan hoca’ya telefonla bildirir. rezzan hoca şaşırır ve bunun doğru olup olmadığını anlamak için yedi numara’ya gelir. haydar’la rezzan hoca arasında geçen diyalogta haydar’ın harika replikleri unutulmazlarım arasındadır. işte o sahneden.

    — haydar, oğlum. yarım saat önce beni arayıp söylediğin şey doğru muydu?

    — evet. doğruydu hocam.

    — ama daha dün akşam amerika’ya gitmek istediğini söylemiştin. niye fikir değiştirdin?

    — eğer kendime anlatabilseydim size de anlatabilirdim hocam. kusuruma bakmayın.

    — çok üzüldüm. büyük bir balık kaçırdın.

    — balıklar her zaman bulunur hocam. ben galiba deniz olmak istiyorum...

    henüz lost’un esamesi okunmazken yedi numara finaliyle lost’a göz kırpmıştı.

    böyle harikulâde bir diziyi unutmak mümkün mü?

    --- spoiler ---