tavuk hakları hakkında pasif agresif düşünce

  • bugün tavuklar hakkında düşündüm ve fark ettiğim şey insan türü olarak nişimiz olan aşağılamanın en ağırına maruz kalan hayvan tavuklar. bu sonuca çıtır tavuk yaparken ulaştım. bir hayvanı öldürmekte ahlaki olarak bir sıkıntı görmüyorum ama hayvanın etini sırf üstüne ekmek yapıştırmak için bebeğinin suyuna batırıp onu da sanki kapına dayanmış düşman askeri gibi kızgın yağdan geçirmek üzerine düşünülmeden yapılmış bir hareket bile olsa bu tavuğun şahsına ve halkına yapılmış büyük bir hakarettir.

    eğer tavuklar bir gün bize evrimde çelme takarsa o zaman hitlere göreceli olarak sempati duymaya başlarım çünkü hitlerin başladığı işi bitirmesini düşünmek ;insandan daha acımasız bir tür olduğunu düşünmekten daha "insancıl"(what ever that even means) geliyor kulağa veya ben diktatör sevdama kulp uydurmaya çalışıyorumdur.

    şöyle ya da böyle tavuklar hakkındaki yersiz eylemlerin son bulması ve tavuk-insan barışının sağlanması uzun vadede olası ırk savaşlarının çıkmasına engel olacaktır. böylece gelecekte bir tavuk bir insanı öldürdüğünde periyodik bir kan davasına dönüşmeyecek, insan öldüren tavuk kahraman değil katil sayılacak, 6-8 ay arası sabun düşürmekten korktuğu bir hapishanede yatacak, medyada ölen kişi hakkında yas sayfaları açılacak ama üç ay geçtikten sonra kimse umursamayacak çünkü hepimizin bildiği gibi böyle durumlarda söylenmek üzere akıllarda sözlük niteliği kazanmış klişelerin hepsi bitecek. gene fark edilemeyecek olan şey, bütün bunlara rağmen hiçbir şeyin değişmeyeceği kanın daha az değil daha sessiz akacağı; ölümden etkileme sanki uzaklığın karesiyle azalıyormuş gibi afrika çocuklar açlıktan-susuzluktan ölmüyormuş, savaşlarda insanlar egzotik yöntemlerle infaz edilmiyormuş , kibritçi kız soğuktan donmamış , yedi yetimle kalmış ayşe teyze bir deri bir kemik kalmamış gibi dramayı sadece arka bahçemizde olunca drama kabul edecek olmamız. ama ne var biliyor musun? ne kibritçi kız ne de ayşe teyze umrumda değil çünkü onlara acımak bir sorumluluk gerektirir en azından elinden hiçbir şey gelmezmiş gibi yapan kaltaklardan değilim (evet ben de böyle sorumluluktan kaçıyorum).
  • burayı mesken tutmaya karar verdim hangi başlığın altına yazılacağını bilmediğim teşbihlerimi, göndermelerimi, düşüncelerimi buraya yazacağım.

    !!! tamamıyla gönderme amaçlıdır !!!

    the thing about loneliness is that you start to talk to your self as somebody else*. aslında kendimle konuştuğum için diyaloglar çok üretken olmasa da kahraman bakış açısıyla düşünülmüş diyaloglar olduğu için karşımdakini istediğim kadar aptal; kendimi istediğim kadar zeki yapabiliyorum veya tam tersi nasıl olsa havadar, çalımlı, kibirli cevabı verecek olan yine benim. kendime küçük ideal bir dünya kurup kendim pişirip kendim yiyorum.

    *yalnızlık hakkındaki mesele, kendinle başkasıymışsın gibi konuşmaya başlıyorsun.
    burada bunu türkçe yazmayarak yazdığım şeye bir örnek gösterdim.

    bunu markette birkaç kez karşılaştığım biriyle kafamda uydurmaya başladım. herhalde onunla konuşma cesaretini bulamadığım için konuşmanın gidebileceği olası yolları kestirebilmek için yaptım. bu işin böyle yürümediğini bilmiyorum yani herkes çok karmaşık ve anlaması zor herkes bir şeyler düşünüyor.

    bana eskiden hiç böyle gelmezdi sanki kendi ideal dünyamda algıladığım, tecrübe ettiğim her şey hakkında kesin yargılarla tanrıcılık oynayabilirmişim gibi gelirdi. mesela biri benim sürüngen beynimi devreye sokacak düzeyde stres edici bir şey söylediğinde vereceğim cevabı sanki karşımdaki düşünmüyormuş, ben bir oyun oynuyormuşum gibi cevap verip bir nevi başta söylediğim sohbetin gidebileceği olası yollara göre gerçek bir insanla o benim kafamdaymış gibi şizofrencilik oynuyordum. ama bu öyle olduğu için değil öyle olması gerektiği için öyle yapıyordum. bir nevi bilinçsiz solipsizm. artur şöhpen amcamızın da dediği gibi "herkes, kendi görüşünün sınırlarını dünyanın sınırları kabul eder." (bkz: benim gördüğüm yeşille senin gördüğün yeşil aynı olmayabilir.). insanların subjektif yargılarının aslında düşünülenden daha ıraksak olduğu hakkında havadar bir düşünce olarak akılda yer eden ama zaman geçtikçe algıladığın gerçekliğin seninle taşşak geçtiği kanaatine ulaştıran bu tarz düşünceler pamuk şeker gibi ilk başta yumuşak ve tatlı sonrasında yapışkan, şerbetli, rahatsız edici bir balgam gibi.

    böyle düşünceleri bilinçaltımın derinliklerine atmak için kendimi meşgul edecek şeyler buluyorum. ı’m glad you asked genelde kendime saçma ahlaki prensipler belirlemek etkili çözüm yollarından biri oluyor mesela yuvarlak bir yiyeceği 6 ve 8 in katlarına bölerek yeme gibi; ders çalışmanın aynı şekilde baya uyuşturucu etkiler var; bir keresinde elime kızgın yağ damlamıştı gün boyunca sızlamıştı. tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir düşünce olduğunu şu an fark ettim ama her zaman dengesiz tatlı yerine sabit acıyı tercih ederim. kısacası beni düşüncelerimden uzaklaştıracak ama aynı zamanda sıkıcı olmayan her şey.

    can sıkıntısı demişken can sıkıntısının düşüncelerimde oluşturduğu potansiyel sosyopat (psycholgist: coughantisocial personality disordercough cough cough*) bazen korkutucu haller alabiliyor. mesela insan ölümü** bu kadar tabulaşmış olmasaydı birilerini öldürmeyi deneyebililirdim veya ilk başta canlarını acıtırım genel fikri benimsiyor muyum diye. ama sıradan bir sosyopat olmazdım güzele ve yüceye ilgi duyan bir sosyopat olurdum kendi kendime koyduğum ahlaki prensiplere göre davranırdım . kimin iyi kimin kötü olduğuna, kimin ölüp kimin yaşayacağına kendi kıt mantığımla uydurduğum politik düzene göre karar verir (much like to days govenments), her kurbanımın kanından yazılmış "mükemmelliğe giden yolda fedakarlık yapmak gerek." gibi popüler kültürün seveceği şeyler yazardım.

    işin ilginç tarafı beni destekleyecek insanların olacak olması çünkü insanlar kurallara göre değil arkasına boktan bir anlam yüklenmiş yavan bir eylemin takipçisi oluyorlar (bu düşünceyi desteklemek için joker, godfather, otomatik portakal, dexter, american psyco, olağan şüpheliler, sherlock, james bond, breaking bad gibi yapıtlardaki karakterlere duyulan hayranlığı hatırlatmak isterim.). yaptığım eylemlerin arkasına; sen benim tanrıma inanmıyorsun, distopik istikbal öngörüsü, yüksek nüfuslanma, susuzluk, kıtlık gibi tüm politikacıların diline pelesenk olmuş; halkın üzerine müstehzi mahcup bir edayla tehdit olarak kullandıkları sözleri yaslardım. veya çocukluk travmalarım bağlayıp sadece travmanın ne olduğunu bilen insanlardan anlayış beklerim (siyasal bir kişiliğin hatası açığa çıktıktan sonra hatayı kendinden uzaklaştırmaya çalışması.). annemin bana hamileyken babam yüzünden melankolik bir hamilelik geçirdiğinden, benim de babam yüzünden annem vasıtasıyla kırık bir çocuk olarak doğduğumdan, doğduktan sonra hiç durmadan ağladığımdan, aşağılanıp dayak yiyip tacize uğradığımdan, hiç arkadaşım olmadığından yakınıp kendimi acındırabilirim doğru değiller ama yapabilirim. en azından ilerde benim hakkımda bir belgesel yaptıklarında primat istençlerinden gelen beğeni duygusunu kabul etmek yerine belgelerle ‘’anlayış’’gösterirler.

    *böye şizofren, sosyopat gibi kelimeler n-word gibi bir muamele görüyormuş ama ben halktan bir adam olduğum için ve kelimelerin yazılış şeklinin ortada olan durumu değiştirmediğine inandığım için bu şekilde kullanmakta bir sakınca görmedim (soft language-g.carlim)

    **bundan bir yerde daha bahsetmiştim kan daha az dökülmüyor sadece daha sessiz dökülüyor sen gözlerini kapatıyorsun diye daha az insan ölmüyor. hepimiz kendimizi "iyi bir insan" olarak düşündüğümüz için böyle konularda elimizden bir şey gelmiyormuş gibi yapmak, sahte bir acıma profili oluşturmak, durumu tabulaştırmak her zaman daha kolay ama hepimiz biliyoruz ki elektrikler sadece bir ay kesilse bastırılmış tüm libidomuz bir porsuk gibi oraya buraya saldırmaya başlar. ve bu saldırganlıkta aranacak bir suçlu da yok; birilerini kesmek istediğini itiraf etmek yerine doktor olan adama, ülkesine kutsal anlamlar yükleyip asker olup gönül rahatlığıyla katil olan adama veya araba kazası gören birinin kafası kopmuş insan görme merakından değil yardım etme amacıyla gitmesine kim ne diyebilir (örneklerim çok uçuk geldiyse sapolsky'nin human behavioral biology derslerini izlememizi tavsiye ederim). o zaman aynı şekilde kafasını kaldırdığında cinayet, ölüm, savaş, salgın gibi olaylar gözüne sokulan adamın birincil içgüdüsünün (kaç ya da savaş) çalışmaya başlamasına da kimse bir şey diyemez. ama bu işler böyle yürümüyor değil mi, eylemlerin arkasına anlam yüklenmeli . belli ki toplumun boktan olması yeterince iyi bir neden değil. nasıl olsa insanları eylemlerine göre değil toplumun boktanlığına göre yargılamak daha kolay diyebilirsiniz, özgür iradenin ne olduğunu açıklamaya çalışabilirsiniz veya sapıkça düşüncelerini legalleştirmek için çok çabalamışsın diyebilirsiniz haklısınız ama hatırlamanız gereken akli dengesi yerinde olmayan birinin (siyasal kişilik) özgür iradesinden bahsedilemeyeceğini (anayasadan muaf olduğunu düşünmesi) söyleyen ben değilim.

    not: yaptığım tüm göndermelerin açıklamasını yapmadım ama bir kaç açıklamadan sonra hangi amaçla yazdığımı anladığınızı düşünüyorum. yazdığım bazı göndermeler kapalı ama yazılanların bütünlük dahilinde yazıldığını bilmenizi isterim.
  • öncelikle, tavuk haklarını böyle bir platformda dile getirdiği için tavukhaklarına, en içten teşekkürlerimi iletmek istiyorum.
    yalnız sadece tavuk haklarını savunmak, horozlara cinsiyet ayrımcılığı yapmaktır!

    her gün 'kümes tv'de, 'çiftlik gazetesi'nde gördüğümüz yüzlerce örnekte olduğu gibi horozlarımız, tavuk zulmü altında eziliyor. civcivleyen tavuklar, kümes baskısı yüzünden eşlerini yalnız bırakıyorlar. horozların eşeleyip, güçlükle buldukları bilumum tahıl, hububata tavuklar tarafından el konuluyor. tavukların bu ve benzeri seksist hareketleri kabul edilemez sayın basın mensupları. bütün gün yılmak bilmeden, yorgunluk esamesi göstermeden kümesini koruyan, tavukların refahını sağlayan, eşelemedik toprak bırakmayan horozlarımızın mutluluğunu hiç mi düşünmezsiniz! sabahın köründe yapayalnız kuluçkasından işe kalkan, emekçi horoz kardeşimizin melankolisinin hesabını kim verecek!
    üg ürüg üüüv!

    not: tabi ki de gönderme yoktur. yok artık.
  • (bkz: cinsiyetçilik) kokan başlıklar '*'