ibrahim ö. kaboğlu

  • “İbrahim Özden kaboğlu, Marmara Üniversitesi hukuk fakültesi anayasa hukuku anabilim dalı Başkanı ve sorbonne nouvele Paris 3 Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptığı sırada, 7 şubat 2017 gecesi 686 sayılı ohal khk ek listesinde adının yer alması sonucu, -330 meslektaşı ile birlikte- hiçbir gerekçe gösterilmeden kamu görevinden uzaklaştırıldı. Sosyal güvenlik hakları dahil bütün özlük haklarından yoksun kılındı. Pasaportu iptal edildiği için sorbonne’daki derslerine de devam edemedi. Bunun üzerine bazı derslerini skype yoluyla vermeye çalıştı.
    Uluslararası ölçekte yürütülen birçok bilimsel araştırma projesinde yer alan yazar, anayasa hukuku araştırmaları derneği Başkanı ve uluslararası hakemli anayasa hukuku dergisi sorumlu yazı işleri müdürü ve birgün gazetesi yazarıdır.”

    Tırnak içinde yazdım çünkü bu yazı kaboğlu hocanın 15 temmuz anayasası isimli kitabından alıntıdır. Öyle bir insan düşünün ki nitelikli eleman kıtlığı çeken bir ülkede vasıf Zengini olsun, kürsüde öğrencilerini dışarıda toplumu yetiştirmeye çabalasın, özgürlükler hukuku dalında dersler versin kitaplar yazsın sonrasında hakları elinden alınsın ve kendisini yukarıdaki şekilde mağduriyetini gösterir şekilde tanımlamak zorunda bırakılsın.
    Ben kaboğlu hocayı bizzat tanıdım. Derslerine girdim, sohbet ettim. Daha sonra başka hocalarla da sohbet ettim ama bu kadar mütevazı, sempatik, eşitlikçi bir insan daha tanımadım. Üstündeki takım elbiseden tutun kolundaki saate kadar başkalarının hiçbir zaman olamayacağı kadar devlet memuruydu.
    Kaboğlu, yarın Çağlayan adliyesi’nde ağır ceza mahkemesinde yargılanacak. Bunun öncesinde de bir basın toplantısı yapacak. Yargılama sürecine ilişkin verdiği röportajda hukukun ne demek olduğunu dünyanın tüm bilallerine anlatmış.

    “PROF. DR. İBRAHİM KABOĞLU: Barış bildirisi, adından belli olduğu üzere, “barış istemli ve şiddete karşı” bir metin olarak, bir görüş ve talebin dışavurumudur. Düşüncelerin ifadesi, anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınmıştır. Barış talebi, anayasanın değişmez hükümleri tarafından koruma altındadır. Bu düzenlemelere karşın, barış bildirisine onay verenlere karşı davalar açılması başlı başına bir skandaldır. Anayasa’nın ihlali söz konusudur. Yargı eliyle ‘düşünce suçu’ yaratılmaktadır. Eğer barış talep etmek suçsa, neden iki yıl beklendi dava açmak için? Eğer dava konusu toplu dilekçe ise, davalar neden tekil hale getirildi? Ağır cezalık bir suç söz konusuysa, böyle bir suçun cezasına, 10 dakikalık duruşmada nasıl hükmedilir? Yaşam hakkı karşısında devlet organlarının, yurttaşların yaşamına kıymamak ve yurttaşları başkalarının öldürmemesi için gerekli önlemleri almak olmak üzere, ikili yükümlülüğü var. Aktarılan sözler, her iki yükümlülüğün ihlalini teşkil ettiği gibi, üçüncü bir ihlal halkasını da yaratmakta: Hedef göstermek suretiyle öldürmeye azmettirme. Bu nedenle, tehdit edici, nefret ve kin kusucu sözler, barış talep eden kişileri, özellikle kendi siyasal taraftarlarına hedef göstermekte. Bu da açıkça suç oluşturmakta. Bu nedenle, devlet organları barış bildirisine onay verenlere yönelik olası saldırı ve suikastların azmettiricisi durumunda. Yargının, durumdan vazife çıkarması da, başta anayasanın 138. maddesinin ihlali anlamına geliyor. OHAL’in, kendilerine biat etmeyen üniversite mensuplarının katli vesilesi olarak kullanılması ise demokrasiye inançsızlık olduğu kadar, ahlaki bir zaaftır.”
    Kaynak