hayata karşı kızgın olmak

  • son dönemlerde yaşadığım olaydır. bir insanın hayata karşı kızgın olması beraberinde kendisine ve çevresindekilere karşı da agresif ve sinirli olmasına neden oluyor. toplumdaki yozlaşmış insanların çoğu ise bu durumu ergenlik ya da hastalık olarak görüyor. benim düşüncem ise aklı başında olan her insanın hayata kızgın olması gerektiği.

    biraz olayın derinine inmemiz gerekirse insanlar doğumundan yetişkinlik dönemine kadar (hatta ölene kadar) çevresi tarafından sürekli baskıya maruz kalıyor.

    - aman çocuğum oku, üniversite mezunu ol.
    - bak o öyle değil böyle olacak.
    - o dediğin iş tutmaz, yapamazsın.
    yukarıdaki listeyi uzatabiliriz.

    hocam yaşım 23. geçmişe dönüp baktığımda 23 yıldır kandırıldığım gerçeğiyle karşı karşıyayım. oku dendi okuduk, sonuç 1.5 yıldır işsizim. yap dendi yaptık, bana yap diyen adamlar ortalarda yok, yaptıklarım ise yediğim kazıkların bileşkesi olarak karşımda duruyor.

    türkiyede yaşayan insanların birçoğunun umutsuz olduğu ise ayrı bir gerçek. bu tespiti yapmak için einstein olmaya da gerek yok. sokağa çıkıp insanların gözüne bakmanız bile yeterli. insanlar mutsuz, insanlar umutsuz.

    işin bu noktaya gelmesinde kimlerin sorumluğu olduğu ise umurumda değil. tek bildiğim insanların tamamen koyun sürüsü olduğu. insanların birçoğu içindeki boşluğu dolduramadığı için sürüye katılmayı tercih ediyorlar. içindeki boşluğu doldurmaya çalışan umutlu insanların birçoğu ise ya bir şekilde şanslı ve fırsatlarını iyi kullanıyorlar ya da kendilerini kandırıp yaşıyorlar.

    bir de insanın boşluğun doldurması değil, boşluğun ta kendisi olmak var. bu durum insanın hayata karşı kızgın olmasını sağlıyor. hayatın düzeni sabah 9 akşam 6 şeklinde ayarlanmış. akşam 6 dan sonra trafik ve yorgunluk ise keşfetmemiz gereken şeylerin önüne geçiyor.

    sonuca gelmem gerekirse her şey boş. insanlar iyilik adı altında bir başkasının kuyusunu kazıyor. belki de boşluğu doldurabilecek duyguların birçoğu (aşk, sevgi, dostluk gibi) yozlaşmış. kısacası hayata kızgın olmak hastalık değil bana kalırsa aklı başında olan insanların en büyük keşfidir. hayatımın üçte birlik kısmı, en enerjik ve potansiyelimin en yüksek olduğu çağım ise çöpe gitti. buradan beni yönlendiren herkese selam söyleyerek bu entryi sonlandırıyorum.
  • insanın kandırılmış hissetmesinin bir sonucudur. hayatını başkalarının demesine göre şekillendirenler her zaman mutsuz olurmuş o yüzden de insanlık tarafından kandırıldığını hissedermiş. buna sonuna kadar katılıyorum. bu sistem gerçekten bir bela. insanın tüm enerjisini ve hevesini alıyor. kazanan ise malum kişinin etrafındaki insanlar ve onların çocukları.
  • Herkesin yapmasi gerekendir. Boylece dusunmeye baslanip, olanlarin farkina varilmalidir.
  • bir adaletsizlik gördüğümde ve elimden hiçbir şey gelmediğinde yaşadığım durum.
  • Hayat ne yazıktır ki bizim onda kalmamız için elinden geleni yapmamasına rağmen bizden bir şeyler alıp götürüyor. Yerine acılar kimi zaman sızlayan ancak kanayan yaralar bırakıyor. İnsanlar mıdır onu bu kadar çekilmez yapan yoksa biz miyiz onun bu hallerini çekemeyen bilinmez. Kendimize kızarız çoğu zaman. Nasıl bu kadar kolay teslim olduğumuza, neden hala bu kadar emin olduğumuza. Verilen sözler, alınan kararlar ve yapılan tercihler hiç bir zaman sizi pişman etmemelidir gözümde. Nedenini soracak olursanız, onlar tamamen size ait kararlardır. Belki bugün değil ama elbet bir gün olumlu sonuçlarını gülümseyerek fark edersiniz. Örnek olarak, babasından ayrı kalmış bir çocuğun yetişmesinden bahsedelim. İnançlı bir insan olduğum için (haşa kimsenin din ve inancına lafım yoktur) çocuğun babası kendisinden uzakta aslen din inancından yoksun ve günümüz şartlarına göre (afedersiniz) görgüsüz bir tavırdadır. Çocuğun yetiştiği ortam ise dinen kendisini desteklemekte ve görgü kurallarına uygun bir mecradır. Yıllar sonra babasıyla kavuşan çocuk babasının kendisiyle fikir ve davranış uyuşmazlığını ister istemez fark edecektir. Uzatmadan konuya bağlayalım.. Hayat acımasızdır ancak size bir şeyleri sizde derin yaralar bırakarak ve unutturmayacak şekilde öğretir. Hayata kızgın olmak yerine olumlu yönlerini görmek gerekir. Polyyannacılık oynayalım demiyorum ancak insana en iyi eğitimi verebilecek tek öğretmen bizzat acılardır.

    Yıllar önce bir hocam "adenozin gel biraz seninle konuşalım" diyerek benimle dertleşmişti. Olanı biteni anlattığımda "sen çevrende gördüğün yaşıtlarına göre hatta bana göre bile çok büyük bir insansın. Ben ne senle boy ölçüşebilirim ne de boy ölçüşmeye kalkabilirim" demişti. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen kulaklarıma en az adım kadar iyi kazınan bir kaç cümleden sadece bir tanesidir. Erken büyür, çabuk öğrenir, kaybetmekten korkmazsınız.

    Ve son olarak;
    Canı hayat tarafından yakılmış kimselerin umutları, kuş tüyünden iplerde asılıdır. Bir rüzgar, bir meltem belki bir "of" dahi iplerin kırılmasına, umutların yere düşüp parça parça olmasına neden olur.
    Her ne olursa olsun kendinizden başkasını üzmeyin. Zira kendinizi toplarsınız ancak üzdüğünüz kişiyi toplamak hayli zordur. Bilmediğiniz eve giremez, girerseniz çıkamazsınız. O ev gibidir üzdüğünüz kimse. Bilmeseniz dünyasına giremez, girerseniz çıkamazsınız..

    Sevgilerle.
  • Hayata mı öfkeli olmalıyım yoksa beni öfkelendiren insanlara mı? Hayatın bir suçu mu var ki? Siz bir insana kızdığınızda yattığınız yatağı suçlayabilir misiniz? İnsanlar hoşgörüden uzaklaşıp bencilliklerinde boğulurken zavallı ezilenler egoların altında kalmaya mahkum oluyorlar. Kaypaklıkla samimiyeti birbirine karıştırıp alttan almadığınızda ise bencilliğin kardeşi iki yüzlülükle karşılaşırsınız. İnsanlar bencilliklerini bırakmadıkça öfkeler dinmez. Mazlumlara istediğini yapmaya kendine hak gören mazluma tokat attığında diğer yanağını dönmesini bekleyen insanlar oldukça ne gözyaşı diner ne de içimizdeki öfke.