geceye bir şiir bırak


  • GÖĞE BAKMA DURAĞI

    İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
    Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
    Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
    Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
    Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
    Bu evleri atla bu evleri de bunları da
    Göğe bakalım

    Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
    İnecek var deriz otobüs durur ineriz
    Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
    Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
    Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
    Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
    Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
    Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
    Beni bırak göğe bakalım

    Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
    Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
    Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
    Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
    Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
    Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
    Bana dönesin diye bir bir kapattım
    Şimdi otobüs gelir biner gideriz
    Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
    Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
    Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
    Durma kendini hatırlat
    Durma göğe bakalım

    Turgut UYAR
  • biraz değiştim,
    her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
    değiştim,
    unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
    bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
    ben benimle savaşıyorum,
    seninle değil!
    sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
    ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
    sorun değil!

    elbet alışırım,
    biraz alıştım,
    her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
    alıştım,
    varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
    ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
    bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
    kesin değil!

    henüz tanıştım,
    her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
    tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
    duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
    ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
    bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
    samimi değil!

    bir hayli kırıldım,
    her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
    canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
    gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
    aslında ne sana, ne olanlara…
    kendime kırgınım…
    maziye hiç değil, an’a kırgınım.
    anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
    dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
    beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
    bir hayli kırgınım…
    beni ben kırdım oysa,
    iyi değil!

    galiba yoruldum,
    her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
    kendime kalbimi kanıtlamaktan,
    ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
    ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum!
    aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum,
    sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum,
    şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık,
    ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim,
    toprağa bakan yanım senden zaten ayrı,
    sana bakan yanımsa toprakla aynı,
    ne yaparsan yap gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin,
    gözlerim yorgun, dudaklarım hissiz,
    dokunulmadan geçen yıllar bana ağır,
    sarılmadan geçip giden uğurlamaların kavuşmaları hep beklentisiz,
    söyleyemediklerini söylesen de şimdi, sesine aşina yanım onca sessizlikten sonra artık sağır!
    isteyerek değil!

    çok çalıştım,
    paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı “git” izine,
    beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkine,
    ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen,
    gitmek için, bitmek için, sana huzur vermek için çok çalıştım,
    daha önce de gitmiştim, kendi isteğimle!
    anladım ki daha önce sevmemiştim,
    çok çalıştım inan,
    değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye,
    her defasında daha da tozlaşan canımı kırmadan korumaya,
    ve alışmaya kendime, bu göz gözü görmez dumanlı halime,
    çok alışmaya çalıştım hem de,
    tanıştım seninle doğan yanımla da ölen yanımla da,
    birini yaşattım, yaşatıyorum da hala ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da!
    yorulmak dinlenmekle geçmiyor,
    an be an çöküyor insanın içindeki güç,
    ışığı sönüyor, beyaza dönüyor rengi gitgide, hissizleşiyor,
    ne yormak istedim seni ne de yormak kendimi,
    çok çalıştım,
    gitmeye de kalmaya da,
    ikisi de aynı acı,
    kolay değil!
  • ibrâhîm
    içimdeki putları devir
    elindeki baltayla
    kırılan putların yerine
    yenilerini koyan kim

    güneş buzdan evimi yıktı
    koca buzlar düştü
    putların boyunları kırıldı
    ibrâhîm
    güneşi evime sokan kim

    asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
    buhtunnasır put yaptı
    ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
    güzeller bende kaldı
    ibrâhîm
    gönlümü put sanıp da kıran kim
    Asaf Halet ÇELEBİ
    (Son kısmı ne hoş..âh.)
  • Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
    durup dururken beş kırmızı gül getirdim, kan.
    Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,
    tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.

    Başka bir el koparmış onları, benim elim
    bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim, bir de
    dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz yangın
    beldem, sizin için beş siyah gül parmaklarım.

    kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak kâğıt,
    seçtiğim kelimelerin arasında nedense mağrur,
    ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,
    ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.
    Enis batur



  • Yıldızlarımı Topla Gecelerimden

    Yıldız düşüyor, yıldızlar düşüyor her gece yastığıma
    Senin hayallerinden kayıp gelen yıldızlar yastığıma düşüyor.
    Göremediğin, uzanamadığın her yıldız gözyaşı olup yastığıma düşüyor her gece
    Çoğu zamanlar diyorum kendime
    “İyisin iyi, dayanabilirsin haydi doğrul şurda güneşe ne kaldı?”
    Bir bir toplayıp asarsın yine göğe yıldızları,
    Her yüreğin özlediği gibi yıldızlar da özlemiştir ayı,
    Haydi doğrul ve göğe bak yeniden!” diyorum kendime
    İyiymiş gibi hissediyorum.
    Ama kötü olasım geliyor işte
    Ruhumdaki o asiyi bastırmak için ağlıyorum her gece…
    Yıldızlarını düşürüyorlar,
    Dayanamıyorum.
    (bkz: Kiremit dergi)
  • ...
    bana zamandan söz ediyorlar
    gelip size zamandan söz ederler
    yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
    zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
    hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
    dahası onlar da bilirler.
    ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
    bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
    hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
    kolay değildir elbet.
    kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
    zaman alır.
    zaman alır sizden bunların yükünü
    o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
    çöker.
    hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
    bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    o boşluk doldu sanırsınız
    oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
    ...
    (bkz: yalnız bir opera-murathan mungan)
  • bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama ben ondan güçlüyüm, kal,
    diyorum ona, kimsenin
    seni görmesine izin veremem.
    bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama viski döküyorum üstüne
    sigara dumanına
    boğuyorum,
    fahişeler, barmenler ve
    bakkal çırakları hiçbir zaman
    bilmiyorlar onun orada
    olduğunu.
    bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama ben ondan güçlüyüm,
    yat lan aşağı, diyorum ona,
    ocağıma incir dikmek mi
    niyetin? Avrupa'daki kitap
    satışlarımı sabote etmek mi?
    bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama zekiyim, sadece
    geceleri izin veriyorum çıkmasına,
    herkes yattıktan sonra.
    orada olduğunu biliyorum, derim
    ona, kederlenme
    artık.
    sonra yerine koyarım yine
    ama hafifçe öter
    tamamen ölmesine de izin
    vermiyorum
    ve birlikte uyuyoruz
    gizli antlaşmamızla
    ve insanı ağlatacak kadar
    güzel, ama ben
    ağlamam, ya
    siz?
    charles bukowski
  • Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine
    bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
    Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri
    alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.
    Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım
    yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe
    zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutla tanrının
    yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrıyı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını.
    Kefelerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler
    yığılıyor, işte yetkin eşitlik…her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden
    satın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana
    dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.
    Nilgün marmara
  • vakit geldi artık atlamak zorundayız
    imkan yok daha fazla alçalmaya
    yoksa kanatlarımızdan dağılacağız…

    deniz nasıl anlayabilir ki ıslandığını, yağarken yağmur
    ve biteceğini bile bile, insan!
    kendine ait bir kara parçası mı aramalı
    kalın perdeleri çekilmiş camların arkasında,
    bir mum ürkekliğinde oturup hayal mi kurmalı

    ah benim karahindiba çiçeğim, hemdemim…
    aşk ne nankör bir kavramdır ki,
    kaybolmaya yosun tutmuş bir saç tokasını,
    zamansız çıkartıyor insanın karşısına
    dışına çıkıyorum kelimelerin, boyutlar çiziyorum havaya
    ve bardaktan boşalacak suyun, dudaklarınla buluşacakkenki,
    heyecanı ve telaşı var dudaklarımda

    -da örneğin biz zaten aynı iskelede buluşmuşuz
    sen, karşı kıyıya hareketlenen sabah sekiz elli vapuru
    ben, seni takip etikçe simide doymuş bir martı yavrusuyum
    sevgi karın doyurmaz diyorlar bir de…
    hatırla! bana, fazla derin bakıyorsun demiştin bir keresinde
    oysa beni deniz tutar

    vakit geldi artık atlamak zorundayız
    imkan yok daha fazla alçalmaya
    yoksa kanatlarımızdan dağılacağız
    üstelik beni kan tutar, üstelik tanrılar da kin tutar

    artık gelişimini tamamladı Lucifer
    bu son ayinimizdi seninle
    hadi! kapat ellerini yüzüme ve
    amin –de
    Alican Bayar
  • Bir susuşta sen oldum.
  • Sevgili Anneciğim
    Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
    Kocaman bir dağ lalesi gibi
    Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.
    Şimdi mucizevi bir yerdeyim
    Muc'un ucuz evinde
    Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
    Duvarlara hep senin resmini çiziyor
    Dili geçmiş zamanda birçok resim,
    Hep gülümsüyorsun
    Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
    Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
    Durmadan soluyormuş gibi.
    Hatırlar mısın?
    Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü
    O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
    Vişne bahçeleriyle dolu,
    Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
    Bazen ölmek istiyorum.
    Beni yeniden doğurman için
    İri, ekşi bir vişne tanesi gibi
    Kışbaşında bir ton kömür yığarlardı kapıya
    Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
    Bir ton rüya çıtırdarken
    Sen kar yağmadan önce başkaydın,
    Kar yağdıktan sonra bambaşka.
    Sanki hep buluğ çağındaydın.
    Kuşlar zaptederdi sonra her yeri, sabahları
    Binlerce kez söylerlerdi, söyleyeceklerini.
    Bizim hiç anlamayacağımız bir şeyi.
    Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı.
    Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında
    Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi
    Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar...
    Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.
    Ben bu eve Muc'un ucuz evi diyorum.
    Yokluğunda böyle oldum.
    Mucize öldükten sonra, buraya taşındım.
    Ve inan
    Muc bu evi bana ucuza verdi.
    Yaşasaydın, hayatının ortasına
    Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
    Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
    Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
    Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
    diye başlayan bir çocuk romanında...
    Şalına sarınırdın, toprağa sarınır gibi
    Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
    bu acımasız ölü anne sesini.
    Şimdi mucizevi bir yerdeyim
    Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burda
    Ve çok ağır ilerliyor.
    Yüzümdeki çillerden başka
    İsyan eden biri yok hayatımda.

    NOT: Ölen her kadın için bir şiir yazdım.
    Onları Muc'a evin karşılığında verdim
    Çok ucuza.
    Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    Anne.
    Didem Madak
  • Kleo patlar gözlerimde

    nolur beni biraz sev kleo
    havalimanlarında uyuyayım her ay bir gün
    her gün sende uyanayım
    uyarayım kendimi
    kırılganlığını anımsayayım turuncu mevsimlerde

    bir imdat çağrısı değilim senin için evet
    evet çok ağrıdım, baba olduğum karnında
    kahrında sabahladım, kabzende sıvazlandım
    sızlayan başında günlerce bir sokak adıydım
    karalama defterlerini karartıp durdum
    haytaydım, gelip geçen günlere uyanamadım
    bir daha sana uyandırmadın beni
    anladım, anladım ayın tutulmasını
    kırılganlığını anımsadım pencere tıklarında

    nolur beni biraz sev kleo
    bu şiir hak değildir sana
    ve yama diye sürsen tırnağına
    şairliğim kutsanır, kul kalır kımıldayan yanağında
    anladım, torpidolarımı fotoğrafınla kapladım anlayınca
    aynaları sana çıkardım, nerde kaybolsam
    sana çıkardım anladım

    su sesini karnıma sapladım ve deldim denizleri
    geldim

    ötede dursun dünya, kıyametler bahsedilsin, en yüce kabile dikilsin karşıma
    ölümler bahsedilsin, en yüce katil dikilsin karşıma, ötede dursun dünya

    dünya ötede dursun, sen karşıma otur
    sen karşımda okul: aşk

    âh, yüzlerine öpüşler kondurmak: uyanmak bir kentin sobalı evlerinde

    sev beni
    onlara göstereyim
    bu şair deli, bu şair aşık, bu şair değil dünyevi
    sev beni
    onlara göstereyim
    kimdir devlet, kimdir baba, kimdir mut
    seversen gösteririm

    dağılan bir medeniyet, nasıl kurtulur, nasıl kurt ulur gösteririm
    dağılan bir şiir nasıl kurulur, gösteririm beni seversen.
    Adem Fatih Kılıç
  • sevdiğini alamayan bütün müezzinlere...

    bir trapezin durması gibi suya
    içime çok yüksek bir yerden atlar mısın leyla
    başın kaşın yarılsa diplerime çarparak
    kanın karışsa suyuma
    yerin bütün kanunlarına kusarak
    ben sana bulanayım sen bana...

    kapımı çalmanı istiyorum leyla
    o kadar evde yokum ki anlatamam
    insan insana aşık olmaz güzelim
    insan insanın yanında bile durmaz
    bak hala görmedin mi yoksa mecnunu
    sen sanıp çölün öpmedi mi kumunu
    şundandır her dem kalbe yayılan sızı
    neyi sevdiysek dolandı kanatarak
    dikenli bir tel olup seven her tarafımızı
    elbet her fani gibi ben de bir faniyim
    sen de bir fanisin leyla jiletin varsa göstereyim

    yine de kapımı çalmanı istiyorum leyla
    evde yokum evim yok dışardayız cümbür cemaat
    seni de istemiyorum beni de bu başka
    öyle bir yol ki nasıl güzel nasıl dar
    benim de bu dünyada ödünç bir kapım var
    olmuyor tutamıyorum kendimi leyla
    kapımı çalmanı istiyorum hepsi bu kadar

    Alper gencer
  • Aysel Git Başımdan
    Aysel git başımdan ben sana göre değilim
    Ölümüm birden olacak seziyorum.
    Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
    Aysel git başımdan istemiyorum.

    Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
    Dağıtır gecelerim sarışınlığını
    Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
    hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
    Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
    Benim için kirletme aydınlığını,
    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

    Islığımı denesen hemen düşürürsün,
    gözlerim hızlandırır tenhalığını
    Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
    Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
    ya korku biriktirmek yetisini.
    Acılarım iyice bol gelir sana,
    sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
    Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
    Ümitsizliğimi olsun anlasana
    hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

    Sevindiğim anda sen üzülürsün.
    Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
    içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
    uzak yalnızlık limanlarına.
    Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
    Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
    Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
    Sakın başka bir şey getirme aklına.
    Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
    ölümüm birden olacak seziyorum,
    hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
    Aysel git başımdan seni seviyorum...

    (bkz: attila ilhan)
  • Sıragöller

    Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin,
    Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak
    Yeni bir afyon bulacaksın kendine.
    İşte o zaman beni unutma,
    Şairini, onun şiir yazan ellerini,
    İçine dizilen sıragölleri,
    Kendi kendine konuştuğun seni,
    Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

    Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,
    Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek
    Bir dinamit yapacaksın kendine.
    Korkma, ateşle onu.
    Öldürecek nice balıklar vardır sularında,
    Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.
    İşte o zaman an beni, yaşa beni,
    İşte o zaman unutma beni.

    Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
    Onların tohumunu havaya savurarak
    Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
    Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.
    İşte o zaman an beni, yaşa beni,
    Kıyılarda bile boğulan seni,
    Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,
    Çeliğinden kemik oyan gövdeni.

    İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
    Kayıkla dolaşır göllerinde,
    Beynine tabanca ve şiir satar,
    O kaçakçının bakışını sakın unutma.
    ülkü tamer
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



    Ankara, Güz/1983 Şükrü Erbaş
  • Analardır adam eden adamı
    aydınlıklardır önümüzde gider.
    Sizi de bir ana doğurmadı mı?
    Analara kıymayın efendiler.
    Bulutlar adam öldürmesin.

    Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
    uçurtması geçiyor ağaçlardan,
    siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
    Çocuklara kıymayın efendiler.
    Bulutlar adam öldürmesin.

    Gelinler aynada saçını tarar,
    aynanın içinde birini arar.
    Elbet böyle sizi de aradılar.
    Gelinlere kıymayın efendiler.
    Bulutlar adam öldürmesin.

    İhtiyarlıkta aklına insanın,
    tatlı anıları gelmeli yalnız.
    Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
    efendiler, siz de ihtiyarsınız.
    Bulutlar adam öldürmesin.

    Nâzım Hikmet Ran - Bulutlar Adam Öldürmesin
  • Dağ rüzgarı
    Kaderde senden ayrı düşmek te varmış
    Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..
    Seni tanımadan
    Hele seni böyle deli divane sevmeden
    Yalnızlık güzeldir diyordum
    Al başını, kaç bu şehirden
    Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
    Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git
    Git gidebildiğin yere git diyordum
    Oysa ki, senden kaçılmazmış
    Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.
    Bilmiyordum.

    Yine de dayanmağa çalışıyorum işte
    Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
    Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
    Rüzgar güzel bir koku getirmişse
    Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum
    Yaşamak seninle bir başka zamanı
    Bir başka zamanda seni yaşamak
    Her şeyden önce sen
    Elbette sen
    Mutlaka sen
    İster uzaklarda ol
    İster yanı başımda dur
    Sen ol yeter ki bu zaman içinde
    Ben olmasam da olur
    Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır
    Bitmiyorsun
    Çaresizliğim gün gibi aşikar
    Su olup çeşmelerden akan güzelliğin
    İnceliğin ışık yüzüme vuran
    Sen güneş kadar sıcak
    Tabiat kadar gerçek
    Sen bahçelerde çiçekler açtıran
    Sudan, havadan, güneşten yüce varlık
    Sen, o tek sevgi içimde
    Sen görebildiğim tek aydınlık

    Bir nefeste benim için al
    Havasızlıktan öldürme beni
    Bulutlara, yıldızlara benim için de bak
    Susadım diyorsam
    Bir yudum su içmelisin
    Ben yorulduysam sen uyumalısın
    Ellerim sevilmek istiyor
    Saçlarım okşanmak istiyor
    Dudaklarım öpülmek istiyor
    Anlamalısın.

    Ağaçların yeşili kalmadı
    Gökyüzünün mavisi yok
    Bu dağlar o dağlar değil
    Rüzgarında kekik kokusu yok
    Kim bu çaresiz adam
    Bu kan çanağı gözler kimin
    Kaç gecedir uykusu yok
    Gündüzü yok
    Gecesi yok
    Yok
    Yok
    Anladım
    Sensiz yaşanmaz bu dünyada
    İmkanı yok.
  • geçen şunu spontan çevirmiştim.

    maviydi teni kadının
    maviydi adamın da
    sakladı bunu adam
    sakladı kadın da
    maviyi aradılar
    yaşamları boyunca
    geçtiler yanı başından
    ve hiç bilmediler

    shel silverstein - maskeler
  • talha bora öge - noksanım
/ 10