geceye bir şiir bırak

  • Buzdan bir el kalbimi sıkıştırıyordu sanki
    Ama rüyada yürüyor gibiydim;
    Sağ elimin eldivenini
    Çıkarıp sol elime giydim

    Bitmez tükenmez gibi geldiler bana
    Oysa topu topu üç taneydi basamaklar
    "Benimle öl..." diye fısıldadı
    Akçaağaçların arasından sonbahar

    "Aldatıldım ben ... Üzgünüm ...
    Uçarı, kötü yazgım aldattı beni..."
    Dedim ki "Ben de,ben de öyleyim ...
    Ölürüm ... ölürüm seninle sevgili..."

    Son karşılaşmanın şarkısıydı bu
    Dönüp bir kez daha baktım karanlık eve:
    Yatak odasının penceresinde
    Mumlar, kayıtsız, sarı bir ışıkla parlıyordu ...
    Anna Ahmatova
  • çağır beni
    senin sesin iyidir
    senin sesin hüznün samimiyetinin sonunda yeşeren
    o tuhaf bitkinin yeşilliğidir.

    bu suskun çağın boyutlarında
    sokağı algılama metnindeki sokak şarkısının tadından daha yalnızım
    gel yalnızlığımın büyüklüğünü anlatayım sana
    ve benim yalnızlığım senin hacminin gece baskınını öngörmezdi
    ve aşkın özelliğidir bu
    kimseler yoktur
    gel yaşamı çalalım öyleyse
    paylaşalım iki görüşme arasında
    gel birlikte taşın halinden bir şeyler anlayalım
    gel şeyleri bir an önce görelim
    bak
    fıskiyelerin ibreleri
    havuzun saat safhasında
    zamanı bir toza dönüştürmekte
    gel suskun satırımdaki bir sözcük gibi eriyip su ol
    gel aşkın ışıltılı zerresini avuçlarımda erit
    ısıt beni

    ve birinde Kaşan Çölü’nde hava bulutlandı
    ve yoğun bir sağanak bastırdı
    ve ben üşüdüm
    işte o zaman bir taşın arkasında
    bir gelinciğin sobası ısıttı beni
    bu karanlık sokaklarda
    ben kuşku ve kibritin çarpımından korkuyorum
    ben yüzyılın beton yüzünden korkuyorum!
    gel ki ben kara toprağı vinçlerin otlağı olan şehirlerden korkmayayım
    çeliğin bu miraç çağında beni armut çöpünün yüzüne bir kapıyı açar gibi aç
    beni metallerin sürtünmesi gecesinden uzak bir dalın altında uyut
    sabah madeninin kaşifi gelirse beni çağır
    ben senin parmaklarının arasındaki bir yasemin çiçeğinin doğuşunda uyanacağım
    ve işte o zaman bana
    ben uyurken düşen bombaların öyküsünü anlat
    ben uyurken ıslanan yanakları anlat
    kaç martının denizden havalandığını söyle
    bir zırhlının bir çocuğun rüyaları üzerinden geçtiği zamanki kargaşada
    kanaryalar hangi dinginlik duygusunun ayağına kendi şarkılarının sarı sapını bağladı
    söyle limanlarda hangi masum metalar yoldan yetişti
    hangi bilim barutun kokusunun müspet müziğini anladı
    ekmeğin bilinmez tadı hangi belleme risaletinin damağında yayıldı?
    ve işte o zaman, ben ekvator ışımasından sıcak bir inanç gibi
    seni bir bahçenin başlangıcına oturtacağım
    sohrab sepehri
  • lokman hekimin sev dediği - metin eloğlu
  • Kim beni çağırdı: sohrab!
    Tanıdık bir sesti, havanın yaprağı tanıdığı gibi.
    Annem uykuda,
    Menuçehr, pervane; belki de tüm şehir uykuda.
    Haziran gecesi, bir ağıt gibi, usulca
    ve soğuk bir esinti
    battaniyenin yeşil kenarından uykumu yıkmakta.
    Ayrılık kokusu var havada;
    yastığım sığırcık kanatlarının şarkısıyla dolu.
    Yeniden sabah olucak ve
    su ile dolu bu kabın üzerine
    gökyüzü gelecek.
    Gitmeliyim bu gece
    ben bütün açık pencerelerden bu bölgenin
    insanları ile konuştum,
    ama zamana benzer, tek kelime bile duymadım.
    Hiç kimse aşk dolu gözlerle toprağa bakmadı.
    Hiç kimse bahçenin görünümüne tutkun olmadı.
    Hiç kimse bahçedeki küçük kargayı ciddiye almadı.
    Kederliyim; bir bulut gibi.
    Gitmeliyim bu gece.
    Sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
    alıp gitmeliyim, bu gece.
    Yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim.
    Yine birisi beni çağırdı: Sohrab!
    Ayakkabılarım nerede?
    Sohrab Sepehri
  • yeşil serçem hala ki
    sevgilimsen
    demek ki….tanrı gökyüzündedir.

    soruyor sevgilim:
    gökyüzü ile benim aramdaki fark ne?
    aranızdaki fark şöyle ki
    bir gülsen sevgilim
    aklımda ne yer kalır ne gök

    aşk sevgilim
    ayın yüzüne yazılmış güzel bir şiirdir
    aşk ağacın tüm yapraklarına resmedilmiştir
    kazınmıştır aşk…
    serçelerin kanatlarına, yağmur damlalarına
    lakin benim ülkemde sevgilim
    bir kadın ne zaman bir erkeği sevse
    taşlara tutulur

    aşka düşeli
    değişti….
    değişti tanrının krallığı
    gecenin karanlığı koynumda uyur oldu
    batıdan doğar oldu güneş

    tanrım…kalbim yetmez oldu
    kimi sevsem….dünyalara bedel
    bir başkasını koy yerime
    dünyaları alsın içine

    doğum günümü sorar durursun hala
    yaz bir kenara…
    aşkınla tutuştuğum gün…doğum günümdür

    sihirli lambasından çıkıverse cin
    dese bana: ne dilersen dile
    yakutlar mı dersin zümrütler mi
    gözlerini seçerdim …tereddütsüz…

    siyah
    davetkar ağlamaklı gözler
    tanrıdan bir dileğim yoktur
    yalnızca…
    bu gözleri korusun
    üstüne de bir gün daha versin bana
    şiir dizeyim bu iki inciye

    bir tanem
    bilseydin seni ne kadar çok sevdiğimi
    kenara atıp her şeyi
    gelip gözlerimde uyurdun

    sırasıyla say parmaklarını
    ilki: sevgilimsin sen
    ikincisi: sevgilimsin sen
    üçüncüsü: sevgilimsin sen
    dördüncüsü, beşincisi
    altıncısı, yedincisi
    sekizincisi, dokuzuncusu
    ve onuncusu…sevgilimsin sen
    nizar kabbani
  • çok yalnızım, mutsuzum
    göründüğüm gibi degilim aslında
    karanlıklarda kaybolmuşum
    ...bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır
    aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
    kimse duymuyor çığlıklarımı
    duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
    bense insanların bu ilgisizligi karşısında ilgiye susamışım
    ümidimi yitirmişim
    biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
    arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
    veda edeceğim
    "en yakın yabancı sendin,
    daha sürülmemişken ışığın biberi
    yaramıza,
    yaslanırken boşlukta duran bir merdivene
    henüz.
    ...
    güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
    ilkyaz derken -kışı gözden kaçıran
    yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
    en güçsüz kollarla-
    çözüldü aşkın zarif ilmeği
    bulandı aynalar duruluğu.
    çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
    bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
    olduğunu...
    yabancıların en yakınıydın sen! "
    ey iki adımlık yerküre
    senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!
    Nilgün marmara
  • Yıldan yıla geçerken
    hikayeler topladım evlerde,
    çıkından çıkına doldum taşırdım
    hiçbir yere sığmayan
    ölüm dirim haberlerini,
    çıkamadığım yokuşları
    bağışlıyorum giremediğim
    çıkmazları. Doydum
    gezdiğim caddelerde
    kovandan kovana delik deşik
    götürdüğüm uğultulara.
    Bir kül ki boşuna: Ben
    unutsam, kimse hatırlamaz.

    Belki de yenilenmeli ağaçlar.
    Boyalar devşirilmeli
    mevsimin yapraklarından,
    haşarı erguvandan.
    Yepyeni fırçalar alınmalı çarşıdan,
    insan eliyle germeli bezi tahtaya:
    Herkes kendine görülmemiş
    bir düş aramalı.

    Sen, penceremdeki suskun kadın:
    Hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.
    Enis batur
  • bugün 23 nisan
    neşe doluyor insan
  • delikanlım!.
    İyi bak yıldızlara,
    onları belki bir daha göremezsin.
    Belki bir daha
    yıldızların ışığında
    kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

    Delikanlım!.
    Senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar
    kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    Yıldızlar ve senin kafan
    kâinatın en mükemmel şeyidir.

    Delikanlım!.
    Sen ki, ya bir köşe başında
    kan sızarak kaşından
    gebereceksin,
    ya da bir darağacında can vereceksin.
    İyi bak yıldızlara
    onları göremezsin belki bir daha…
    Nazım hikmet ran
  • Mutsuz kente mutlu yağmurlar yağıyordu,
    Aylardan bir deli zemheri,
    Canım yanarken gözler gördüm sanki yangın yeri.
    Elveda bedenden bedene yollandığım günlere,
    Elveda beline sarıldığım güzellere,
    Elveda memur çocukları gibi zor terk ettiğim kentlere.
    Gittim ben sonsuzluğa, sorgusuzca gittim,
    Seni martılara emanet ettim,
    Islak, yorgun, huysuz martılara…
    Bektaşi tekkesinde deyiş okudum,
    Okudukça sana dokundum.
    Yangın yeri gözlerine yüreğimi açtım.
    Ben Yalova’dan bir öğretmen,
    50’sine yeni bastım.
    Gözlerim gözlerine akmak ister,
    Sen ister gizle ister göster.
    Gözlerimden başka göze gitme,
    Gidersen de sevme, seversen de delirtme.
    Beni incitme,
    Kapatma gözlerini gözlerime.
    Sana derdimi kaç satırda anlatırım,
    Kaç bahar dayanırım yokluğuna,
    Yumuşak hünerli ellerini nasıl bırakırım sabah karanlığına.
    Dumanlı dağlarda mavi güvercinli hatıralarım,
    Yeşil dallarda kızıl kirazlarım,
    Meydanlarda söylensin şiirlerim şarkılarım,
    Varlığın yıldız yangınları aydınlanırım,
    Yokluğun iri soğuk yağmurlar ıslanırım,
    Seni 100 dilde kıskanırım.

    -Muharrem ince
  • Benim küçük gecemde
    Rüzgar ağaçların yaprağına son kez süre tanıyor
    Benim küçük gecemde viran olmanın korkusu var
    Kulak ver
    Karanlığın esintisini duyuyor musun?
    Ben garipçe şu talihime bakıyorum, ümitsizliğe alıştım
    Kulak ver
    Karanlığın esintisini duyuyor musun?
    Gecede, şu an bir şey geçiyor
    Ay kızıl ve karmaşık
    Ve her an düşme korkusu yaşanan bu damda
    Bulutlar yaslı kalabalıklar gibi
    Sanki yağmurun yağacağı anı bekliyor
    Bir tek an
    Ondan sonra hiç
    Bu pencerenin arkasında gece titriyor
    Ve yeryüzü
    Geri kalıyor dönüşünden
    Bu pencerenin arkasında bir bilinmeyen
    Beni ve seni bekliyor
    Ey baştan ayağa yeşil olan sen
    Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak
    Ve dudaklarını, sıcak bir his gibi senden benim aşık dudaklarımın okşayışlarına teslim et
    Rüzgar bizi kendisiyle götürecek
    Rüzgar bizi kendisiyle götürecek
    Füruğ ferruhzad
  • bugün kalbimi eski bir plak gibi
    öyle çok tersine çevirdim ki

    bazı şarkılar vardır
    cızırtılı bir yağmur gününü anlatır
    uzaklarda süren sarı yağmurluklu bir hayatı
    deniz bazen kendini kaldırımlara fırlatır
    o zaman bir yavru yengece bakan
    insanların şarkısı olurdu o şarkının adı
    keşke ismim iris olsaydı
    keşke ismim herkese
    sarı yağmurluğuyla koşan hayatı anlatsaydı

    bazı şarkılar vardır
    ellerim kocamanlaşır, tuhaflaşır
    işte o ellerimle herkese
    çamurlu şiirler uzatsaydım
    hepsi çok kirli olsaydı tanrım

    bazı şarkılar vardır
    kırmızı akşamsefalarını anlatır
    karanlığın kalbinde yalnız, açmanın acısını
    komşu kadınların basma elbiseli konuşmalarını
    geceyi onlar bahçeye taşırdı
    ben ne zaman öleceğim tanrım
    sabah olunca mı
    keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım
    irileşen, gitgide irileşen ağaç gibi
    ismi nedensizce iris oluveren bir ağaç gibi
    şu odanın ortasında dursam
    saat kuleleri dökülürdü dallarımdan tanrım
    artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum

    bazı şarkılar vardır
    kanatlarında yağmuru taşıyan kelebeği anlatır
    kırmızı bir çakmak gibi neşeli ölmek olurdu
    o şarkının adı
    ardında yalnızca nemli sigaralar bırakmanın acısı
    keşke ismim iris olsaydı
    keşke ismimin bir anlamı olmasaydı

    herkes çıkarsın kalbini
    o çirkin mücevher sandığından
    ve herkes onu birbirine fırlatsın tanrım
    Didem madak
  • Seni yitirmedim, kaybettim.
    Cep saatimi yitirdim, seni kaybettim.
    Gökyüzünün herhangi bir yerinde
    herhangi bir gökyüzünde
    kaybettim seni.
    Kim kimi buldu ömründe?
    Herkes başka bir günü düşündü.
    Şöyle ya da böyle
    ömründe olmayan dünü düşündü.
    Yeryüzünde hemen şurda
    Kaybettim seni.
    Telaşla, korkuda kaybettim.
    Hüzünde, coşkuda kaybettim.
    'Mutluluktan ölebilirim' dedin, kaybettim.
    Kim kimi tanıdı ömründe?
    Herkes başka bir durumu düşündü.
    Şöyle ya da böyle
    Ömründe olmayan umudu düşündü.
    Kaybolan ne varsa onlarda, onlarla
    Geçen günlerden birinde, geçmişte
    Kaybettim işte, zaman sustu.
    Zifiri karanlık bir mağarada
    Ürkek bir yosun ışıdı, kayboldu...
    Süreyya berfe
    (Ben; kaybettim,kayboldum,kayıp.)
  • Gözlerine bakarken
    güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
    bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde
    kayboluyorum...
    Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
    durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

    sırrını her gün bir parça veren
    fakat hiçbir zaman
    büsbütün teslim olmayacak olan...
    nazım hikmet ran
  • Gülerken yüzün
    Dem çeken bir güvercinin sesini
    İçin için büyüyen çimenleri
    Baharda lunaparkı bayram yerini
    Ve alışkanlıklar dışında her şeyi
    Gülerken yüzün
    Aşıyor geçmişin acılarını
    Kendini yarına değiştiriyor
    Gülerken yüzün
    Sanki çarmıhını kırmışsın
    Senin ve ardından geleceklerin
    Aylası alnına düşmüş gecenin
    Oturmuş ağlıyor kendisi
    Bunu öyle candan öyle yürekten
    Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
    Aklımda hep öyle kalmalısın
    gülten akın
  • 1-
    Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
    Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
    Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
    Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
    Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
    Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
    Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
    Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
    Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
    Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
    Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
    Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
    Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
    Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
    Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
    Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
    Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
    Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
    Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
    Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
    Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
    Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
    Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
    Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
    Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
    Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
    Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
    Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
    Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
    Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
    2-
    Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
    Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
    Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
    Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
    Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
    Dursam ölürüm paramparça olur dünya
    Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
    Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
    Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
    Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
    (Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
    Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
    Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
    Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
    Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
    Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
    Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
    Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan
    Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
    Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
    Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
    Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
    Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
    Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
    Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
    (Soluğunun elma kokması bundandı belki)
    Bir elma kokusuna tutundum düşerken
    Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
    Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle Çocuksun sen, çocuğumsun
    Ahmet telli
  • Ayrılık ne biliyor musun?
    Ne araya yolların girmesi,
    Ne kapanan kapılar,
    Ne yıldız kayması gecede,
    Ne ceplerde tren tarifesi,
    Ne de turna katarı gökte.
    İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!
    İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
    Birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
    Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
    Duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
    Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
    Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde
    Kendi sesiyle silinmek.
    Birdenbire büyümesi
    Gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
    İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
    Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde.
    Saçına rüzgar,
    sesine ışık düşürememek kimsenin.
    Parmaklarını sözüne pınar edememek
    Uzaklarda bir adamın üşümesi
    bir kadın dağlara daldıkça.
    Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
    Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
    Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
    Ayrılık yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
    Yalnızca gölge vermesi ağaçların
    İyiliğin küfre dönmesi ayrılık.
    Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya
    Başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
    İki adımından birisi insanın, sevincin kundakçısı,
    Hüznün arması, süren korkusu inceliğin.
    Ayrılık, o küçük ölüm!
    Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.
    Şimdi anlıyor musun
    gidişinin neden ayrılık olmadığını,
    Bir yaprak düşmesi kadar ancak,
    acısı ve ağırlığı olduğunu.
    Bir toplama işleminin
    sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
    Boşluğa bir boşluk katmadığını,
    kar yağdırmadığını yaz ortasında....
    Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından
    kalkıp ağzını yıkadığında başlamıştı.
    Ben bulutları gösterirken,
    “Bulmacanın beş harfli bir yemek sorusuna”
    yanıt aramanla halkalanmış,
    “Aşkın şarabının ağzını açtım,
    yar yüzünden içti murt bende kaldı”
    Türküsü tenimde düğümlenirken,
    odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
    Dağlarda öldürülen çocukların
    fotoğraflarını kenara itip,
    “Bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı?”
    Dediğinde varacağı yere varmıştı çoktan.
    Ne mi yapacağım bundan sonra?
    Ayak izlerimi silmek için
    sana gelen yolları tersinden yürüyeceğim önce.
    Şiir okumayacağım bir süre,
    Hediyelik eşya satan dükkanların
    önünden geçmeyeceğim.
    Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu,
    bir gül ağacının dibine dökeceğim.
    Yeni bir yanlışlık yapmamak için
    telefonlara çıkmayacağım
    Ardı kuş resimli aynalar
    arayacağım mahalle pazarlarında
    Gençliğimi anımsamak için.
    Emekli kahvehanelerinde yaşlılarla konuşarak,
    Sonumu görmeye çalışacağım.
    Fotoğraflarını güneşe koyacağım,
    bir an önce solsun diye.
    İçinde ay ışığı, iğde kokusu ve begonvil bulunan
    Tüm resimleri duvarlardan indireceğim
    Mican türküsünü asacağım yerlerine.
    Falcı kadınlara inanmayacağım artık
    Trafik polislerine adres sormayacağım.
    Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle
    gülmeyeceğim kimseye.
    Fesleğenden başka bir çiçek
    Koymayacağım penceremin önüne.
    Büyük kentlerin varoşlarında çırpınan
    Üç milyon yurtsuza evimi açacağım.
    Nerde bir kayıp, bir faili meçhul varsa
    Bıraktığı acının yanına resmini asacağım.
    Şaşırma! Yetimi korumak için
    Yeni aşklar bulacağım kendime.
    Ne yapacağımı sanıyorsun ki?
    Tenin tenime bu kadar sinmişken,
    Ömrüm azala azala akarken önümde,
    Gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
    Senin korkularını,
    benim inceliğimi doldurup yüreğime,
    Bıraktığın boşluğu yonta yonta
    binlerce heykelini yapacağım.
    Şükrü erbaş
    (O kadar güzel ki..bırakalım bu geceye konsun.)
  • bilmemek bilmekten iyidir
    düşünmeden yaşayalım
    mâra
    günü ve saatleri ne yapacaksın
    senelerin bile ehemmiyeti yoktur
    seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
    ne seneleri
    yalnız seni hatırlarım
    ki benim gibi bir insansın

    tanımamak tanımaktan iyidir
    seni bir kere tanıdıktan sonra
    yaşamak acısını da tanıdım
    bu acıyı beraber tadalım
    mâra

    başım omuzunda iken sayıkladığıma bakma
    beni istediğin yere götür
    ikimiz de ne uykudayız
    ne uyanık
    asaf halet çelebi
  • yaralandıkça ne çok şeyi özlüyor insan...
    gerekli, gereksiz ne varsa özlüyor.
    çocukluğu değil.
    genç günleri değil.
    sadece eski evlerin arasında yokuş aşağı yürüdüğü sabahları.
    ayaklarına dur diyemediği...
    her şeye inandığı...
    her şeyin mümkün olduğu sabahları..
    bugünü dün, yarını çok önceden yıktıkları bu sabahlara ait değilim ben.
    zaman akıyor, su akıyor, annem kapıdan sokağa çıkıyor.
    ben evden çıkamıyorum..
    bu kayıp sabahlar, benim sabahlarım değil.
    büyüdüğünü, hiç yıkılmaz dediğin dağlar kendi kendini yıkınca anlıyormuş insan..
    olacak gibi olanlar son anda olmayınca..
    olmayacak olanın olmasına çoktan alıştım..
    sevmeyi çok özledim…
    kemal hamamcıoğlu
  • Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
    Herkesin perde perde çekildiği bir akşam
    Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
    Ağzında eriklerin aceleci tadı
    Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
    Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.
    Yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyor
    Aralık kapılarda bekleyişin çarpıntısı
    Bir kadının eksildikçe ömrüme eklenen
    Uzun gecelerini, solgun gövdesini öpüyorsun.
    Uzak dağ köylerine vuran ay ışığı
    Kerpiçlerden saraylar kuruyor yoksulluğa
    Ne suların ibrişimi ne gökyüzü ne rüzgâr
    Sen bende gittikçe kararan bir halkı öpüyorsun.

    Sakarya Caddesi'nde sarhoşlar
    Rakıyla buğulanmış kaldırımlarına gecenin
    Yüksek sesle bir şeyler çiziyorlar.
    Yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur, diyorum
    Uzanıp dudağımdaki titremeyi öpüyorsun.
    Örseler acıyla düştüğü yeri
    Susarak büyüyen adamların sevgisi.
    Ağzında pas tadıyla bir inceliği söylemek
    Bir gülünç içtenliktir, gecikmiş ve ezik
    Sen bende yanlış bir ömrün tortusunu öpüyorsun.
    İnsanın zamana karşı biricik şansıdır aşk
    Onca kapı onca duvar içinde bulur aynasını.
    Sen bende neleri öpüyorsun biliyor musun
    Herkesin simsiyah kesildiği bir akşam
    Yıldızlarla yedirenk gökyüzünü öpüyorsun.

    Sen bende, gözlerinin anne ışığıyla
    Bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.
    Şükrü erbaş
/ 10