geceye bir şiir bırak

106 entry daha

  • geçen şunu spontan çevirmiştim.

    maviydi teni kadının
    maviydi adamın da
    sakladı bunu adam
    sakladı kadın da
    maviyi aradılar
    yaşamları boyunca
    geçtiler yanı başından
    ve hiç bilmediler

    shel silverstein - maskeler
  • Dağ rüzgarı
    Kaderde senden ayrı düşmek te varmış
    Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..
    Seni tanımadan
    Hele seni böyle deli divane sevmeden
    Yalnızlık güzeldir diyordum
    Al başını, kaç bu şehirden
    Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
    Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git
    Git gidebildiğin yere git diyordum
    Oysa ki, senden kaçılmazmış
    Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.
    Bilmiyordum.

    Yine de dayanmağa çalışıyorum işte
    Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
    Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
    Rüzgar güzel bir koku getirmişse
    Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum
    Yaşamak seninle bir başka zamanı
    Bir başka zamanda seni yaşamak
    Her şeyden önce sen
    Elbette sen
    Mutlaka sen
    İster uzaklarda ol
    İster yanı başımda dur
    Sen ol yeter ki bu zaman içinde
    Ben olmasam da olur
    Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır
    Bitmiyorsun
    Çaresizliğim gün gibi aşikar
    Su olup çeşmelerden akan güzelliğin
    İnceliğin ışık yüzüme vuran
    Sen güneş kadar sıcak
    Tabiat kadar gerçek
    Sen bahçelerde çiçekler açtıran
    Sudan, havadan, güneşten yüce varlık
    Sen, o tek sevgi içimde
    Sen görebildiğim tek aydınlık

    Bir nefeste benim için al
    Havasızlıktan öldürme beni
    Bulutlara, yıldızlara benim için de bak
    Susadım diyorsam
    Bir yudum su içmelisin
    Ben yorulduysam sen uyumalısın
    Ellerim sevilmek istiyor
    Saçlarım okşanmak istiyor
    Dudaklarım öpülmek istiyor
    Anlamalısın.

    Ağaçların yeşili kalmadı
    Gökyüzünün mavisi yok
    Bu dağlar o dağlar değil
    Rüzgarında kekik kokusu yok
    Kim bu çaresiz adam
    Bu kan çanağı gözler kimin
    Kaç gecedir uykusu yok
    Gündüzü yok
    Gecesi yok
    Yok
    Yok
    Anladım
    Sensiz yaşanmaz bu dünyada
    İmkanı yok.
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



    Ankara, Güz/1983 Şükrü Erbaş
  • Sıragöller

    Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin,
    Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak
    Yeni bir afyon bulacaksın kendine.
    İşte o zaman beni unutma,
    Şairini, onun şiir yazan ellerini,
    İçine dizilen sıragölleri,
    Kendi kendine konuştuğun seni,
    Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

    Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,
    Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek
    Bir dinamit yapacaksın kendine.
    Korkma, ateşle onu.
    Öldürecek nice balıklar vardır sularında,
    Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.
    İşte o zaman an beni, yaşa beni,
    İşte o zaman unutma beni.

    Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
    Onların tohumunu havaya savurarak
    Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
    Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.
    İşte o zaman an beni, yaşa beni,
    Kıyılarda bile boğulan seni,
    Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,
    Çeliğinden kemik oyan gövdeni.

    İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
    Kayıkla dolaşır göllerinde,
    Beynine tabanca ve şiir satar,
    O kaçakçının bakışını sakın unutma.
    ülkü tamer
  • sevdiğini alamayan bütün müezzinlere...

    bir trapezin durması gibi suya
    içime çok yüksek bir yerden atlar mısın leyla
    başın kaşın yarılsa diplerime çarparak
    kanın karışsa suyuma
    yerin bütün kanunlarına kusarak
    ben sana bulanayım sen bana...

    kapımı çalmanı istiyorum leyla
    o kadar evde yokum ki anlatamam
    insan insana aşık olmaz güzelim
    insan insanın yanında bile durmaz
    bak hala görmedin mi yoksa mecnunu
    sen sanıp çölün öpmedi mi kumunu
    şundandır her dem kalbe yayılan sızı
    neyi sevdiysek dolandı kanatarak
    dikenli bir tel olup seven her tarafımızı
    elbet her fani gibi ben de bir faniyim
    sen de bir fanisin leyla jiletin varsa göstereyim

    yine de kapımı çalmanı istiyorum leyla
    evde yokum evim yok dışardayız cümbür cemaat
    seni de istemiyorum beni de bu başka
    öyle bir yol ki nasıl güzel nasıl dar
    benim de bu dünyada ödünç bir kapım var
    olmuyor tutamıyorum kendimi leyla
    kapımı çalmanı istiyorum hepsi bu kadar

    Alper gencer
  • Kleo patlar gözlerimde

    nolur beni biraz sev kleo
    havalimanlarında uyuyayım her ay bir gün
    her gün sende uyanayım
    uyarayım kendimi
    kırılganlığını anımsayayım turuncu mevsimlerde

    bir imdat çağrısı değilim senin için evet
    evet çok ağrıdım, baba olduğum karnında
    kahrında sabahladım, kabzende sıvazlandım
    sızlayan başında günlerce bir sokak adıydım
    karalama defterlerini karartıp durdum
    haytaydım, gelip geçen günlere uyanamadım
    bir daha sana uyandırmadın beni
    anladım, anladım ayın tutulmasını
    kırılganlığını anımsadım pencere tıklarında

    nolur beni biraz sev kleo
    bu şiir hak değildir sana
    ve yama diye sürsen tırnağına
    şairliğim kutsanır, kul kalır kımıldayan yanağında
    anladım, torpidolarımı fotoğrafınla kapladım anlayınca
    aynaları sana çıkardım, nerde kaybolsam
    sana çıkardım anladım

    su sesini karnıma sapladım ve deldim denizleri
    geldim

    ötede dursun dünya, kıyametler bahsedilsin, en yüce kabile dikilsin karşıma
    ölümler bahsedilsin, en yüce katil dikilsin karşıma, ötede dursun dünya

    dünya ötede dursun, sen karşıma otur
    sen karşımda okul: aşk

    âh, yüzlerine öpüşler kondurmak: uyanmak bir kentin sobalı evlerinde

    sev beni
    onlara göstereyim
    bu şair deli, bu şair aşık, bu şair değil dünyevi
    sev beni
    onlara göstereyim
    kimdir devlet, kimdir baba, kimdir mut
    seversen gösteririm

    dağılan bir medeniyet, nasıl kurtulur, nasıl kurt ulur gösteririm
    dağılan bir şiir nasıl kurulur, gösteririm beni seversen.
    Adem Fatih Kılıç
  • Sevgili Anneciğim
    Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
    Kocaman bir dağ lalesi gibi
    Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.
    Şimdi mucizevi bir yerdeyim
    Muc'un ucuz evinde
    Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
    Duvarlara hep senin resmini çiziyor
    Dili geçmiş zamanda birçok resim,
    Hep gülümsüyorsun
    Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
    Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
    Durmadan soluyormuş gibi.
    Hatırlar mısın?
    Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü
    O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
    Vişne bahçeleriyle dolu,
    Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
    Bazen ölmek istiyorum.
    Beni yeniden doğurman için
    İri, ekşi bir vişne tanesi gibi
    Kışbaşında bir ton kömür yığarlardı kapıya
    Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
    Bir ton rüya çıtırdarken
    Sen kar yağmadan önce başkaydın,
    Kar yağdıktan sonra bambaşka.
    Sanki hep buluğ çağındaydın.
    Kuşlar zaptederdi sonra her yeri, sabahları
    Binlerce kez söylerlerdi, söyleyeceklerini.
    Bizim hiç anlamayacağımız bir şeyi.
    Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı.
    Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında
    Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi
    Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar...
    Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.
    Ben bu eve Muc'un ucuz evi diyorum.
    Yokluğunda böyle oldum.
    Mucize öldükten sonra, buraya taşındım.
    Ve inan
    Muc bu evi bana ucuza verdi.
    Yaşasaydın, hayatının ortasına
    Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
    Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
    Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
    Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
    diye başlayan bir çocuk romanında...
    Şalına sarınırdın, toprağa sarınır gibi
    Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
    bu acımasız ölü anne sesini.
    Şimdi mucizevi bir yerdeyim
    Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burda
    Ve çok ağır ilerliyor.
    Yüzümdeki çillerden başka
    İsyan eden biri yok hayatımda.

    NOT: Ölen her kadın için bir şiir yazdım.
    Onları Muc'a evin karşılığında verdim
    Çok ucuza.
    Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    Anne.
    Didem Madak
  • Bir susuşta sen oldum.
  • vakit geldi artık atlamak zorundayız
    imkan yok daha fazla alçalmaya
    yoksa kanatlarımızdan dağılacağız…

    deniz nasıl anlayabilir ki ıslandığını, yağarken yağmur
    ve biteceğini bile bile, insan!
    kendine ait bir kara parçası mı aramalı
    kalın perdeleri çekilmiş camların arkasında,
    bir mum ürkekliğinde oturup hayal mi kurmalı

    ah benim karahindiba çiçeğim, hemdemim…
    aşk ne nankör bir kavramdır ki,
    kaybolmaya yosun tutmuş bir saç tokasını,
    zamansız çıkartıyor insanın karşısına
    dışına çıkıyorum kelimelerin, boyutlar çiziyorum havaya
    ve bardaktan boşalacak suyun, dudaklarınla buluşacakkenki,
    heyecanı ve telaşı var dudaklarımda

    -da örneğin biz zaten aynı iskelede buluşmuşuz
    sen, karşı kıyıya hareketlenen sabah sekiz elli vapuru
    ben, seni takip etikçe simide doymuş bir martı yavrusuyum
    sevgi karın doyurmaz diyorlar bir de…
    hatırla! bana, fazla derin bakıyorsun demiştin bir keresinde
    oysa beni deniz tutar

    vakit geldi artık atlamak zorundayız
    imkan yok daha fazla alçalmaya
    yoksa kanatlarımızdan dağılacağız
    üstelik beni kan tutar, üstelik tanrılar da kin tutar

    artık gelişimini tamamladı Lucifer
    bu son ayinimizdi seninle
    hadi! kapat ellerini yüzüme ve
    amin –de
    Alican Bayar
  • Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine
    bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
    Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri
    alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.
    Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım
    yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe
    zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutla tanrının
    yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrıyı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını.
    Kefelerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler
    yığılıyor, işte yetkin eşitlik…her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden
    satın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana
    dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.
    Nilgün marmara
  • bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama ben ondan güçlüyüm, kal,
    diyorum ona, kimsenin
    seni görmesine izin veremem.
    bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama viski döküyorum üstüne
    sigara dumanına
    boğuyorum,
    fahişeler, barmenler ve
    bakkal çırakları hiçbir zaman
    bilmiyorlar onun orada
    olduğunu.
    bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama ben ondan güçlüyüm,
    yat lan aşağı, diyorum ona,
    ocağıma incir dikmek mi
    niyetin? Avrupa'daki kitap
    satışlarımı sabote etmek mi?
    bir mavi kuş var yüreğimde
    çıkmaya can atan
    ama zekiyim, sadece
    geceleri izin veriyorum çıkmasına,
    herkes yattıktan sonra.
    orada olduğunu biliyorum, derim
    ona, kederlenme
    artık.
    sonra yerine koyarım yine
    ama hafifçe öter
    tamamen ölmesine de izin
    vermiyorum
    ve birlikte uyuyoruz
    gizli antlaşmamızla
    ve insanı ağlatacak kadar
    güzel, ama ben
    ağlamam, ya
    siz?
    charles bukowski
  • Yıldızlarımı Topla Gecelerimden

    Yıldız düşüyor, yıldızlar düşüyor her gece yastığıma
    Senin hayallerinden kayıp gelen yıldızlar yastığıma düşüyor.
    Göremediğin, uzanamadığın her yıldız gözyaşı olup yastığıma düşüyor her gece
    Çoğu zamanlar diyorum kendime
    “İyisin iyi, dayanabilirsin haydi doğrul şurda güneşe ne kaldı?”
    Bir bir toplayıp asarsın yine göğe yıldızları,
    Her yüreğin özlediği gibi yıldızlar da özlemiştir ayı,
    Haydi doğrul ve göğe bak yeniden!” diyorum kendime
    İyiymiş gibi hissediyorum.
    Ama kötü olasım geliyor işte
    Ruhumdaki o asiyi bastırmak için ağlıyorum her gece…
    Yıldızlarını düşürüyorlar,
    Dayanamıyorum.
    (bkz: Kiremit dergi)
  • Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
    durup dururken beş kırmızı gül getirdim, kan.
    Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,
    tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.

    Başka bir el koparmış onları, benim elim
    bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim, bir de
    dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz yangın
    beldem, sizin için beş siyah gül parmaklarım.

    kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak kâğıt,
    seçtiğim kelimelerin arasında nedense mağrur,
    ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,
    ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.
    Enis batur



  • yaralandıkça ne çok şeyi özlüyor insan...
    gerekli, gereksiz ne varsa özlüyor.
    çocukluğu değil.
    genç günleri değil.
    sadece eski evlerin arasında yokuş aşağı yürüdüğü sabahları.
    ayaklarına dur diyemediği...
    her şeye inandığı...
    her şeyin mümkün olduğu sabahları..
    bugünü dün, yarını çok önceden yıktıkları bu sabahlara ait değilim ben.
    zaman akıyor, su akıyor, annem kapıdan sokağa çıkıyor.
    ben evden çıkamıyorum..
    bu kayıp sabahlar, benim sabahlarım değil.
    büyüdüğünü, hiç yıkılmaz dediğin dağlar kendi kendini yıkınca anlıyormuş insan..
    olacak gibi olanlar son anda olmayınca..
    olmayacak olanın olmasına çoktan alıştım..
    sevmeyi çok özledim…
    kemal hamamcıoğlu
  • bilmemek bilmekten iyidir
    düşünmeden yaşayalım
    mâra
    günü ve saatleri ne yapacaksın
    senelerin bile ehemmiyeti yoktur
    seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
    ne seneleri
    yalnız seni hatırlarım
    ki benim gibi bir insansın

    tanımamak tanımaktan iyidir
    seni bir kere tanıdıktan sonra
    yaşamak acısını da tanıdım
    bu acıyı beraber tadalım
    mâra

    başım omuzunda iken sayıkladığıma bakma
    beni istediğin yere götür
    ikimiz de ne uykudayız
    ne uyanık
    asaf halet çelebi
  • Ayrılık ne biliyor musun?
    Ne araya yolların girmesi,
    Ne kapanan kapılar,
    Ne yıldız kayması gecede,
    Ne ceplerde tren tarifesi,
    Ne de turna katarı gökte.
    İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!
    İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
    Birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
    Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
    Duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
    Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
    Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde
    Kendi sesiyle silinmek.
    Birdenbire büyümesi
    Gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
    İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
    Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde.
    Saçına rüzgar,
    sesine ışık düşürememek kimsenin.
    Parmaklarını sözüne pınar edememek
    Uzaklarda bir adamın üşümesi
    bir kadın dağlara daldıkça.
    Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
    Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
    Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
    Ayrılık yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
    Yalnızca gölge vermesi ağaçların
    İyiliğin küfre dönmesi ayrılık.
    Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya
    Başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
    İki adımından birisi insanın, sevincin kundakçısı,
    Hüznün arması, süren korkusu inceliğin.
    Ayrılık, o küçük ölüm!
    Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.
    Şimdi anlıyor musun
    gidişinin neden ayrılık olmadığını,
    Bir yaprak düşmesi kadar ancak,
    acısı ve ağırlığı olduğunu.
    Bir toplama işleminin
    sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
    Boşluğa bir boşluk katmadığını,
    kar yağdırmadığını yaz ortasında....
    Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından
    kalkıp ağzını yıkadığında başlamıştı.
    Ben bulutları gösterirken,
    “Bulmacanın beş harfli bir yemek sorusuna”
    yanıt aramanla halkalanmış,
    “Aşkın şarabının ağzını açtım,
    yar yüzünden içti murt bende kaldı”
    Türküsü tenimde düğümlenirken,
    odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
    Dağlarda öldürülen çocukların
    fotoğraflarını kenara itip,
    “Bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı?”
    Dediğinde varacağı yere varmıştı çoktan.
    Ne mi yapacağım bundan sonra?
    Ayak izlerimi silmek için
    sana gelen yolları tersinden yürüyeceğim önce.
    Şiir okumayacağım bir süre,
    Hediyelik eşya satan dükkanların
    önünden geçmeyeceğim.
    Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu,
    bir gül ağacının dibine dökeceğim.
    Yeni bir yanlışlık yapmamak için
    telefonlara çıkmayacağım
    Ardı kuş resimli aynalar
    arayacağım mahalle pazarlarında
    Gençliğimi anımsamak için.
    Emekli kahvehanelerinde yaşlılarla konuşarak,
    Sonumu görmeye çalışacağım.
    Fotoğraflarını güneşe koyacağım,
    bir an önce solsun diye.
    İçinde ay ışığı, iğde kokusu ve begonvil bulunan
    Tüm resimleri duvarlardan indireceğim
    Mican türküsünü asacağım yerlerine.
    Falcı kadınlara inanmayacağım artık
    Trafik polislerine adres sormayacağım.
    Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle
    gülmeyeceğim kimseye.
    Fesleğenden başka bir çiçek
    Koymayacağım penceremin önüne.
    Büyük kentlerin varoşlarında çırpınan
    Üç milyon yurtsuza evimi açacağım.
    Nerde bir kayıp, bir faili meçhul varsa
    Bıraktığı acının yanına resmini asacağım.
    Şaşırma! Yetimi korumak için
    Yeni aşklar bulacağım kendime.
    Ne yapacağımı sanıyorsun ki?
    Tenin tenime bu kadar sinmişken,
    Ömrüm azala azala akarken önümde,
    Gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
    Senin korkularını,
    benim inceliğimi doldurup yüreğime,
    Bıraktığın boşluğu yonta yonta
    binlerce heykelini yapacağım.
    Şükrü erbaş
    (O kadar güzel ki..bırakalım bu geceye konsun.)
  • 1-
    Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
    Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
    Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
    Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
    Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
    Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
    Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
    Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
    Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
    Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
    Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
    Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
    Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
    Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
    Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
    Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
    Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
    Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
    Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
    Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
    Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
    Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
    Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
    Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
    Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
    Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
    Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
    Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
    Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
    Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
    2-
    Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
    Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
    Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
    Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
    Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
    Dursam ölürüm paramparça olur dünya
    Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
    Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
    Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
    Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
    (Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
    Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
    Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
    Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
    Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
    Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
    Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
    Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan
    Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
    Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
    Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
    Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
    Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
    Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
    Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
    (Soluğunun elma kokması bundandı belki)
    Bir elma kokusuna tutundum düşerken
    Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
    Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle Çocuksun sen, çocuğumsun
    Ahmet telli
  • Gülerken yüzün
    Dem çeken bir güvercinin sesini
    İçin için büyüyen çimenleri
    Baharda lunaparkı bayram yerini
    Ve alışkanlıklar dışında her şeyi
    Gülerken yüzün
    Aşıyor geçmişin acılarını
    Kendini yarına değiştiriyor
    Gülerken yüzün
    Sanki çarmıhını kırmışsın
    Senin ve ardından geleceklerin
    Aylası alnına düşmüş gecenin
    Oturmuş ağlıyor kendisi
    Bunu öyle candan öyle yürekten
    Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
    Aklımda hep öyle kalmalısın
    gülten akın
  • Seni yitirmedim, kaybettim.
    Cep saatimi yitirdim, seni kaybettim.
    Gökyüzünün herhangi bir yerinde
    herhangi bir gökyüzünde
    kaybettim seni.
    Kim kimi buldu ömründe?
    Herkes başka bir günü düşündü.
    Şöyle ya da böyle
    ömründe olmayan dünü düşündü.
    Yeryüzünde hemen şurda
    Kaybettim seni.
    Telaşla, korkuda kaybettim.
    Hüzünde, coşkuda kaybettim.
    'Mutluluktan ölebilirim' dedin, kaybettim.
    Kim kimi tanıdı ömründe?
    Herkes başka bir durumu düşündü.
    Şöyle ya da böyle
    Ömründe olmayan umudu düşündü.
    Kaybolan ne varsa onlarda, onlarla
    Geçen günlerden birinde, geçmişte
    Kaybettim işte, zaman sustu.
    Zifiri karanlık bir mağarada
    Ürkek bir yosun ışıdı, kayboldu...
    Süreyya berfe
    (Ben; kaybettim,kayboldum,kayıp.)
  • bugün kalbimi eski bir plak gibi
    öyle çok tersine çevirdim ki

    bazı şarkılar vardır
    cızırtılı bir yağmur gününü anlatır
    uzaklarda süren sarı yağmurluklu bir hayatı
    deniz bazen kendini kaldırımlara fırlatır
    o zaman bir yavru yengece bakan
    insanların şarkısı olurdu o şarkının adı
    keşke ismim iris olsaydı
    keşke ismim herkese
    sarı yağmurluğuyla koşan hayatı anlatsaydı

    bazı şarkılar vardır
    ellerim kocamanlaşır, tuhaflaşır
    işte o ellerimle herkese
    çamurlu şiirler uzatsaydım
    hepsi çok kirli olsaydı tanrım

    bazı şarkılar vardır
    kırmızı akşamsefalarını anlatır
    karanlığın kalbinde yalnız, açmanın acısını
    komşu kadınların basma elbiseli konuşmalarını
    geceyi onlar bahçeye taşırdı
    ben ne zaman öleceğim tanrım
    sabah olunca mı
    keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım
    irileşen, gitgide irileşen ağaç gibi
    ismi nedensizce iris oluveren bir ağaç gibi
    şu odanın ortasında dursam
    saat kuleleri dökülürdü dallarımdan tanrım
    artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum

    bazı şarkılar vardır
    kanatlarında yağmuru taşıyan kelebeği anlatır
    kırmızı bir çakmak gibi neşeli ölmek olurdu
    o şarkının adı
    ardında yalnızca nemli sigaralar bırakmanın acısı
    keşke ismim iris olsaydı
    keşke ismimin bir anlamı olmasaydı

    herkes çıkarsın kalbini
    o çirkin mücevher sandığından
    ve herkes onu birbirine fırlatsın tanrım
    Didem madak
106 entry daha
/ 5