geceye bir hikâye bırak
-
İşten çok geç çıktım bugün, gece eve dönerken bir kaç paket sigara alıp, eve girmeden kedili parkta geçip kuytu bankıma oturdum. Kuytu bankımız demiyorum, diyemiyorum çünkü sen daha bir kere bile bu banka benimle yada bensiz oturmuş değilsin, otursan bilirdim, hissederdim...
Gecenin geç saati parkta oturmuş, sigara üstüne sigara yakıyordum. Üstelik market kapalı olduğu için bugün kedilere sosiste alamadım. Canım haddinden fazla sıkkın, sırtımda haddinden fazla bir ağrı, ellerim haddinden fazla uyuşuk, gözlerim haddinden fazla dolu, beynim haddinden fazla hızlı düşünüyor ve yokluğun haddini aşacak kadar haddinden fazla ağır bu gece...
Saatlerce oturdum kuytu bankta, saatlerce düşündüm bazen boş boş bazen dolu dolu. Çok şey düşündüm bu gece, geçmişimi, geleceğimi, yaşadıklarımı, unutamadıklarımı ve seni düşündüm uzunca bir süre, hiç görmediğim yüzünü düşündüm, hiç tutmadığım elini düşündüm ve sonra uzun uzun yokluğunu düşündüm, ki yokluğun dipsiz bir kuyu misali içine kendimi attığım yokluğun ve ardından yıllardır bitmek bilmeyen hasretini düşündüm ve sonra seni haddinden fazla düşündüğümü düşündüm... -
herkes yazmış benimkisi oyun bozanlik olacak ama link şuralarda biryerde.
güle güle arkadaşım | kısa hikaye denemesi -
Birkaç müzik linki bırakacağım, dinleyince otomatik hikayenizi hayal ediyorsunuz zaten.
...
...
... -
Günlerdir aynada yüzüme bakmadım, kalkıp içime baktım bugün.
Neyim ben dedim, insan kalmayı başabilmiş bir canlı mı?
Yoksa insan kalmaya çalışırken insanlıktan çıkmış bir varlık mı?
Kimim ben dedim Leyla'sını kaybetmiş bir Mecnun mu?
Yoksa hülyalarda gezen bir Meczup mu?
Evlerin çoğunda doğalgaz kullanılan bir kentte, böyle bir devirde nerden geldiğini bilmediğim bir tutam kömür buldum yerde ve kocaman bir daire çizdim kendi etrafıma, sivri köşeleri olmayan. Sonra simsiyah bir "DUR!" yazdım dairenin tam ortasına, sonra da kalkıp oturdum içine...
Burası senin dedim kendi kendime, şimdi dur, dur ve düşün. Düşünme diyenlere inat düşün, sen insansın düşünmek senin fıtratında var, düşün ki gidecek yolun olsun, düşün ki yiyecek aşın olsun, düşün ki yaşayacak aşkın olsun dedim kendime, sonra sustum.
Sonra arada bir sus dedim kendi kendime, sus ki dinlen, arada bir sus ki demlen dedim. Müzikte es'ler olmasa müzik gıda olur muydu ruha diye düşündüm sonra, güzel bir melodiye döndürmek için hayatımı, küçüklü büyüklü es'ler çizdim kömürden. Büyüklerine uyku dedim, küçüklerine isim vermedim. Usulca perdeyi çektim, yatağıma girdim, kedime sarıldım.
Uyumasam bile dinlenirim belki dedim, belki dinlenirim, kim bilir... -
bir satranç ustası maç esnasında dokuz saattir hamle yapmayan rakibine içerleyerek "ne zaman oynayacaksınız?" diye sorar. rakibinden basit görünen ancak o gergin sürecin asıl nedeni olan muhteşem cevap gelir; "sıra sizde değil mi?" işte hayat da böyledir. bir şey yapmak için sıranın sizde olduğunu sanırsınız ama sıra sizde değildir. aynı şekilde bir şey yapmak için sıranın size bir türlü gelmeyeceğini düşünürsünüz, aslında sıra size çoktan gelmiştir, fakat siz bunun farkında değilsinizdir. -
afrikada bir kabile reisinin 36 çocuğu varmış.. 37. çocuk doğduğunda gözlerine inanamamış, çocuk beyaz doğmuş. reis kara kara düşünmeye başlamış ve 'ulan bu karı beni
boynuzladı ama bu çevredeki tek beyaz adam komşu köyün papazı' diye.. kalkmış kiliseye gitmiş, papazın başına silahı dayamış :
kabile reisi : benim karıyı sen mi düzdün ?
papaz : bunu nerden çıkardın evladım ?
kabile reisi : benim son çocuk beyaz doğdu
papaz : bunlar doğal şeyler evlat. bak şu keçilere anneleri beyaz, 3 yavrusu da beyaz ama 4. yavru siyah doğmuş
kabile reisi : papaz efendi ben çocuktan kimseye bahsetmeyeceğim, sen de kimseye keçiden bahsetme.
-
ondan başka hikayem yoktur.. -
- arkadaş, mesela senin iki araban olsa birini bana verir misin?
+ tabii veririm.
- ya iki evin olsa, birini bana verir misin?
+ tabii ki.
- ya iki tavuğun olsa birini bana verir misin?
+ hayır, veremem.
- peki niye veremezsin?
+ var da onun için veremem. -
(bkz: hayatım ) -
Bill Gates bir gün restorana gider.
yemeğini yer ve hesabı öderken 2 dolar bahşiş bırakır.
Garson, efendim Dün oğlunuz geldi ve 100 dolar bahşiş verdi, siz sadece 2 dolar mı veriyorsunuz?der.
Bill Gates garsona bakar, ''O bir milyarderin oğlu, ben ise bir çiftçinin oğluyum.'' -
Teoman'nın Metehan adlı bir veliahtı vardı. Daha sonraları Teoman'nın çok sevdiği hanımından bir oğlu daha oldu. Teoman bundan sonra büyük oğlu Metehan'nın yerine bu küçük oğlunu veliaht yapmak istedi. Böylece Metehan'ı rehine olarak mücadele içerisinde oldukları başka bir devletin başkentine gönderdi. (bu uygulama geleneksel olarak birçok devlet tarafından uygulanırdı). Teoman oğlunu rehin verdiği devlete tüm gücü ile saldırdı bunun üzerine bu devlet Metehan'ı öldürmek istedi. Metehan güzel bir at çalıp Hun topraklarına geri kaçtı. Teoman oğlunun çok cesaretli olduğunu düşünerek komutasına on binden fazla süvari verdi. Metehan daha sonra sesli bir ok icat etti. Süvarilerine ok atma talimi yaptırırken “sesli okun atıldığı hedefe ok atmayan idam edilecektir” emrini verdi. Daha sonra ava çıktılar. Sesli okun atıldığı hedefe ok atmayanlar hemen orada öldürüldüler. Bundan sonra Metehan sesli ok (ıslık çalan veya vızıldayan ok) ile kendi iyi cins atını vurdu. Yanındakilerden ata ok atmaya cesaret edemeyenler hemen öldürüldüler. Bir süre sonra Metehan sesli oku kullanarak kendisini seven bir hanımını vurdu. Yanındakilerden bazıları yine ok atmaya cesaret edemeyince onlarda öldürüldüler. Kısa bir zaman sonra Motun babasının cins atını okladı. Bu kez emrindeki askerler artık hiç tereddüt etmeden hep birlikte ok attılar. Metehan'nın yanındakiler artık onun emrini dinliyorlar ve Metehan onları iyi idare ediyordu. Bir gün babası ile ava çıktılar av esnasında Metehan sesli oku babasına attı. Yanındakilerde sesli okun hedefi olan Teoman'ı oklayarak öldürdüler. Metehan, daha sonra üvey annelerini, kardeşlerini ve itaat etmeyen vezirleri öldürerek kendini “Hun hükümdarı” ilan etti.” Metehan'nın hükümdarlığı ile Asya Hun İmparatorlu kurulmuş oluyordu. -
tam bir erkek
Bir kız gaddar bir babayla yaşar. Babanın borçları vardır ve ihtiyaç kredisi olarak gördüğü kızını zengin bir aileye gelin olarak verip borçlarını ödemeyi planlar. Bu sırada da kız aklı sıra bir başkaldırıya geçer ve balkonunun aşağısında ona hayran hayran bakan erkeklerle sevgili olmaya, onlara kendisini kaçırmaları için ısrar etmeye başlar. Fakat hiçbir erkek bu ciddi kararı alamaz. Kızın güzelliği dillere destan olsa da, böyle gaddar bir babadan korkar, korkmasalar bile maddi açıdan sıkıntılı oldukları için "kaçsak naparız?" diye sorarak, vazgeçerler... Kız erkeklerin bu tip korkaklıklarını görünce erkeklerden nefret etmeye başlar ve babasına bir gün "ben bir adamla sevgiliyim, o, ülkenin zengini hem de!" der, babası önce alay ettiğini zanneder. Çünkü bu adam ülkede birden belirivermiş gibidir. Kimse kim olduğunu, nerden geldiğini bilemez. Sadece hakkında söylentiler dolaşır. Bu zengin şahsiyet kızımız için "onu elde edeceğim" demekle işe başlar ve elde eder.Zengin adam karısının bütün istediklerini yapar, bir istediğini iki etmez, kırmaz, dövmez, onu incitmez. Fakat sevmez de... İşte bu durum kız da müthiş bir boşluk oluşturur. İlk anlardan itibaren başlayan "beni seviyor mu sevmiyor mu" düşüncesi aklını kemirmeye başlar. Bu sorunun cevabını bulmak için birçok şey dener. Mesela bir kontun sevgilisi olur. Onunla gezer tozar, evine gider, kontun kendisi gelir... Kız, beni kıskanıyor musun, deyince de kocasının tek tepkisi ise şu olur, "seni mutlu ediyorsa neden kıskanayım!" Kız çıldırmak üzeredir. Adamın "sen beni aldatamazsın, beni kimse aldatamaz..." laflarıyla iyice siniri bozulan, bir sevgi parçacığı arayan kız zamanla ruh sağlığını bozmaya başlar. Nihayet bunun üzerine hakkında bir dedikodu çıkar ve kont ile olan ilişkileri patlak verir. Bunun üzerine kocası kadını deliler hastanesine kapatmakla tehdit eder. Eğer çocuğunu bir daha görmek istiyorsan, ya beni kıskandırma huyundan vazgeç ya da burada kal, der. Zamanla kendini toplayıp düşüncelerini yatıştırır ve onlara hükmetmeye başlar. Kocasına haber göndertir. O da haberi alınca karısıyla beraber çıkarlar hastaneden.
Yine aynı sorular uç vermeye başlar "beni seviyor mu sevmiyor mu?" Yine aynı delilikler baş gösterir. Fakat bu kez elinde bir kozu vardır, artık ölüm döşeğindedir.Adam karısının dibindedir. Gözyaşlarına hakim olamaz ve inanmadığı tanrısına yalvarır, "onun yerine beni al," der. Bu sınırsız ego sahibi, kibirle dolu adamın iki büklüm olup çaresizce ettiği feryat eder. Ve adamda kendini öldürür... -MİGUEL DE UNAMUNO -
1920'lerde nobel ödüllü hikaye ustası ernest hemingway 'e demişler ki : "sen altı kelimelik bir hikaye yazıp o hikayeyle birkaç insanı ağlatmayı başaramazsın. "
Bahisler açılmış, insanlar ortaya paralar dökmüş.
Sonra hemingway yazmış :
Satılık ilanı : bebek ayakkabısı. Hiç giyilmemiş. -
Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne kadar çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?” Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: İgooooooor!..
Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. İdrar torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte... Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, fermuarımı indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işimi görüyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o... çocuğu! O kirlettiğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!‘ dedi.
İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.” -
matematik dersinde kadın öğretmen öğrencilere sorar:
— bir ağacın dalında beş tane kuş var. taş attım, iki tanesini vurdum. geriye kaç kuş kalır?
öğrencinin biri parmak kaldırır ve cevaplar:
— hiç kuş kalmaz, çünkü diğerleri korkudan uçup gider.
öğretmen gülümser:
— hayır. doğru cevap üç olacaktı ama bakış açını sevdim.
öğrenci duruma çok bozulur ama pek göstermez. ders devam ederken tekrar parmak kaldırır.
— bir soru da ben sorabilir miyim öğretmenim?
öğretmen izin verir:
— sokakta üç kadın dondurma yiyerek yürüyor. biri dondurmasını yalıyor, diğeri ısırıyor, diğeri de emiyor. kadınlardan hangisi evlidir?
öğretmen şaşırır, kızarıp bozarır ama cevap da vermek zorundadır.
— hmm... şey... yalayan?
öğrenci yanıtlar:
— hayır, parmağında alyans olan. ama bakış açınızı sevdim.
-
Hayat hikayemi seve seve bırakıyorum -
Nâzım Hikmet bursa cezaevinde mahkûmdur.
Adalet Bakanlığı'ndan gelen bir müfettiş nâzım Hikmet'in orada olduğunu öğrenince denetimden sonra onu görmek ister. Odaya getirilen nâzım ayakta bekletilmektedir oturması için yer gösterilmediğinden.
nâzım ile kısa bir konuşma sonrasında Müdür koltuğuna mağrurca oturan müfettiş "Gidebilirsiniz" der nâzım'a.
nâzım tam çıkarken "Ömer Hayyam'ı tanır mısınız?" diye sorar müfettişe.
MÜFETTİŞ yine mağrur bir ifadeyle "Kim bilmez Ömer Hayyam'ı, tanırım elbet." der.
nâzım'dan gelen ikinci soru karşısında hayatının dersini alacaktır müfettiş.
ömer Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?
odada Kısa bir sessizlik oluşur. nâzım devam eder, "Görüyorsunuz, sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsayamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanını ve sizi kimse anımsamayacak.” der.
Müfettiş yaptığı nezaketsizliği idrak eder ve nâzım'ı geri çağırır. fakat nâzım çoktan koğuşunun yolunu tutmuştur. -
Üzüldüğüm bütün sözlerini unuttum Hatice. Seni üzdüğüm bütün sözlerimi insanın olmadığı zamanlara gömdüm. Bulanık fotoğraflarını kaldırdım. İçinde olmadığın fotoğrafları kaldırdım. Bir tek kötü gün bırakmadım hayatımızda. İnsan yaşarken ne kadar az seviyor yaşamayı. Mezar taşına bile gülümseyen fotoğrafını koydum. Bütün uzaklardan sana geliyorum yine. Geldin mi, diyor göğsündeki çiçekler. Geldim, diyorum eğilip tek tek. Kalabalıktı, diyorum. Seni okudum insanlara. Emeğini, güzelliğini, merhametini. Yalnızlıkta ot bitmez, dedim. Ayrılığın evi yok, dedim. İnsan ölülerini sevmezse yaşayamaz, dedim.
Herkes, ücrasında bir incinmiş zaman, bir yaşama arzusu, bir sevme korkusu, uzanıp yanındakinin elini tuttu.
Tülbentlerini hazırladım. Fotoğraflarını, ölüm ilanını, saatini, gözlüğünü… gözlerinin boşluğa çizdiği unutmabeni çiçeklerini… Sebahat’ın hediye ettiği terliği bile… gelirken getireceğim. Kimseye bırakmam hatıranı.
Diz çökmüş pencereler içinden yaşadığımız zamanlara bakıyorum. Ben, ölümün mazlumuyum Hatice. Seni sevmenin kapanmaz yarasıyım. Sen, ölümden sonra da kaderimsin benim. -
bugün bir deli gördüm. üstü başı yırtık pırtık kir pas içindeydi.
pantolonunu göbeğinin üzerine kadar çekmiş ve belindeki kemerin toka hizası ortada değil de, belinin yan tarafına kadar kaymıştı. Aslında kayan kemer değil de, adamın hayatı gibi geldi bana.
Aslında Birine deli derken bu sıfatı neye göre yakıştırıyoruz? açıkçası bugün bu deliyi görünce düşündüm.
Çünkü gerçekten herkes bu adama deli gözüyle bakıyordu. Adam ise ''akıllı olup dünya'nın kahrını çekeceğime, deli olurum dünya beni çeksin diyordu.''
Aklın nirvanaya ulaşması ya da başka bir şey midir bu bilemiyorum. Ama adam aslında deli değildi. Belki yaşadıklarından, belki de yaşama ihtimali varken yaşayamadıklarından bu haldeydi.
Deli bu, diye yanından geçip gittiğimiz çoğu insanın belki de derinlerde bilinmeyen bir yarası vardır kim bilir.
-
gerçekten okumanızı istediğim bir hikaye sevgili angrybirdler.
''jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile. Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep.. “Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu… Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni… Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun… Nasıl başarıyorsun bunu? Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var.. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim. Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin… Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım. Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler… Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış. Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim. Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm.. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim. Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !.. Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.. Ne yaptın? diye merakla sordum.. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu.. Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım.. Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil..Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yiei ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim.. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..''
