geceye bir hikâye bırak

8 entry daha

  • Uzak doğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı, kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda ne vurulacak bir tokmak ne çalınacak bir zil vardı.

    Bir süre sonra kapı açıldı... İçerideki budist, kapıda duran yabancıya baktı... Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı...
    (bkz: gül yaprağı)
  • "Söylenir ki, bir gün Cengiz Han, tüm hanları toplamış, sağ yanına da eşini oturtmuş;
    Cengiz Han hanlarına,

    -- ”Ben Hanlar Han’i Cengiz Han, hepinizin hanıyım”, eşini göstererek;
    -- ”Bu da benim HAN IM” demiş.

    İşte erkeklerin söyledikleri ”hanım” kelimesi
    oradan geliyormuş.. . Ne kadar insanca değil mi? Kadının adı da var, yeri de ve saygınlığı da..." :')
  • Üzüldüğüm bütün sözlerini unuttum Hatice. Seni üzdüğüm bütün sözlerimi insanın olmadığı zamanlara gömdüm. Bulanık fotoğraflarını kaldırdım. İçinde olmadığın fotoğrafları kaldırdım. Bir tek kötü gün bırakmadım hayatımızda. İnsan yaşarken ne kadar az seviyor yaşamayı. Mezar taşına bile gülümseyen fotoğrafını koydum. Bütün uzaklardan sana geliyorum yine. Geldin mi, diyor göğsündeki çiçekler. Geldim, diyorum eğilip tek tek. Kalabalıktı, diyorum. Seni okudum insanlara. Emeğini, güzelliğini, merhametini. Yalnızlıkta ot bitmez, dedim. Ayrılığın evi yok, dedim. İnsan ölülerini sevmezse yaşayamaz, dedim.
    Herkes, ücrasında bir incinmiş zaman, bir yaşama arzusu, bir sevme korkusu, uzanıp yanındakinin elini tuttu.
    Tülbentlerini hazırladım. Fotoğraflarını, ölüm ilanını, saatini, gözlüğünü… gözlerinin boşluğa çizdiği unutmabeni çiçeklerini… Sebahat’ın hediye ettiği terliği bile… gelirken getireceğim. Kimseye bırakmam hatıranı.
    Diz çökmüş pencereler içinden yaşadığımız zamanlara bakıyorum. Ben, ölümün mazlumuyum Hatice. Seni sevmenin kapanmaz yarasıyım. Sen, ölümden sonra da kaderimsin benim.
  • Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek için kanat çırpıp duruyormuş. Hava o kadar soğukmuş ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne düşüvermiş. Çaresiz, soğuk karın üstünde ölümü beklemeye başlamış...

    Bir süre sonra oradan geçen bir inek geçerken kuşun üzerine pislemiş. Kuş öyle sinirlenmiş ki; kanatları donmuş olmasa, kalkıp ineğe saldıracakmış!?. Ancak kuş birden fark etmiş ki; üzerini örten pisliğin sıcaklığı ile kanatlarındaki buzun çözülmesine vesile olmuş. Ve yaşama geri dönmüş.

    Kuş yaşama dönmenin sevinciyle neşe içinde şakımaya başlamış. Yalnız öyle sesli ötüyormuş ki; sesi uzaklardan geçen, günlerce aç kalmış bir kedinin kulağına kadar gitmiş. Kedi pisliği eşeleyerek kuşu çıkarmış. Kuş pislikten kurtulduğuna çok sevinmiş. Tam kediye teşekkür edecekmiş ki; kedi onu yemiş…
    (bkz: kuş, kedi ve inek)

    p.s: hikayeden çıkarılacak ders:
    Üstünüze her pislik atanı düşman sanmayın!
    Sizi pislikten çıkaranı hemen dostunuz sanmayın!
    En önemlisi; pisliğin içinde mutluysanız sesinizi çıkarmayın!
  • Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne kadar çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?” Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: İgooooooor!..
    Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. İdrar torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte... Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, fermuarımı indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işimi görüyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o... çocuğu! O kirlettiğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!‘ dedi.
    İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”
  • bir satranç ustası maç esnasında dokuz saattir hamle yapmayan rakibine içerleyerek "ne zaman oynayacaksınız?" diye sorar. rakibinden basit görünen ancak o gergin sürecin asıl nedeni olan muhteşem cevap gelir; "sıra sizde değil mi?" işte hayat da böyledir. bir şey yapmak için sıranın sizde olduğunu sanırsınız ama sıra sizde değildir. aynı şekilde bir şey yapmak için sıranın size bir türlü gelmeyeceğini düşünürsünüz, aslında sıra size çoktan gelmiştir, fakat siz bunun farkında değilsinizdir.
  • Bir gün Büyük İskender şehri gezerken fıçı içinde yaşayan bir adama rastlar. Adam güneşin altında mayışmış bir şekilde yatmaktadır. Tüm serveti bir parça çul-çaput ile günlük olarak kullandığı malzemeleri koyduğu torba olan bu adam Diyojen'dir ve Büyük İskenderi karşısında görmesine rağmen istifini bozmadan güneşlenmeye devam eder. Askerler Diyojen'i bu saygısızlığından ötürü tartaklayacakken Büyük İskender engel olur ve:
    -Herkes Büyük İskender geliyor diye ayağa kalkıyor, kimileri saygısından yerlere kapanıyor, sen neden ayağa kalkmıyorsun , yoksa sen Büyük İskender'i tanımıyor musun, diye sorar.
    Diyojen:
    -Tanıyorum ve iyi biliyorum, diye cevap verir.
    Büyük İskender:
    -Öyleyse söyle bakalım ben kimim?
    Diyojen:
    -Sen benim esirimin esirisin, der.
    Bu söz Büyük İskender'i şaşırtmıştır. Atından iner ve:
    -Ne demek bu, diye sorar.
    Diyojen:
    -Sen toprak için, mal için insan öldürüyorsun. Halbuki bunlar benim değer vermediğim şeyler, benim esirim. Sen ise benim esirime köle olmuşsun. Kim kime ayağa kalkacak?
    Büyük İskender Diyojen'in kimseye minneti olmayan büyük bir filozof olduğunu anlar ve bir soru sorar.
    -Dile benden ne dilersen!
    Diyojen:
    -Güneşimi kesiyorsun, gölge etme başka ihsan istemem! der.

  • Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı... Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:
    - Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?
    Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:
    - Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan...
    Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu... Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu... Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
    - Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.
    Hakim yaşlı adama dönerek:
    - Diyeceğin birşey var mı, baba? dedi.
    Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konustu:
    - Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Yeni evlendiğimizde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim "Çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir" dedi. "Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin" dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde; tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu. Ben ona: "Çiçeği geceleri sularsan geçer" dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki... dedi adam.
    O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
    - Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım... Sesimi çıkartamadım... O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...
    Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukca cimri olalım!...
  • gerçekten okumanızı istediğim bir hikaye sevgili angrybirdler.
    ''jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile. Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep.. “Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu… Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni… Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun… Nasıl başarıyorsun bunu? Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var.. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim. Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin… Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım. Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler… Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış. Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim. Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm.. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim. Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !.. Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.. Ne yaptın? diye merakla sordum.. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu.. Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım.. Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil..Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yiei ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim.. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..''
  • matematik dersinde kadın öğretmen öğrencilere sorar:

    — bir ağacın dalında beş tane kuş var. taş attım, iki tanesini vurdum. geriye kaç kuş kalır?

    öğrencinin biri parmak kaldırır ve cevaplar:

    — hiç kuş kalmaz, çünkü diğerleri korkudan uçup gider.

    öğretmen gülümser:

    — hayır. doğru cevap üç olacaktı ama bakış açını sevdim.

    öğrenci duruma çok bozulur ama pek göstermez. ders devam ederken tekrar parmak kaldırır.

    — bir soru da ben sorabilir miyim öğretmenim?

    öğretmen izin verir:

    — sokakta üç kadın dondurma yiyerek yürüyor. biri dondurmasını yalıyor, diğeri ısırıyor, diğeri de emiyor. kadınlardan hangisi evlidir?

    öğretmen şaşırır, kızarıp bozarır ama cevap da vermek zorundadır.

    — hmm... şey... yalayan?

    öğrenci yanıtlar:

    — hayır, parmağında alyans olan. ama bakış açınızı sevdim.
  • - arkadaş, mesela senin iki araban olsa birini bana verir misin?
    + tabii veririm.
    - ya iki evin olsa, birini bana verir misin?
    + tabii ki.
    - ya iki tavuğun olsa birini bana verir misin?
    + hayır, veremem.
    - peki niye veremezsin?
    + var da onun için veremem.
  • Birkaç müzik linki bırakacağım, dinleyince otomatik hikayenizi hayal ediyorsunuz zaten.
    ...
    ...
    ...
  • 1920'lerde nobel ödüllü hikaye ustası ernest hemingway 'e demişler ki : "sen altı kelimelik bir hikaye yazıp o hikayeyle birkaç insanı ağlatmayı başaramazsın. "

    Bahisler açılmış, insanlar ortaya paralar dökmüş.

    Sonra hemingway yazmış :

    Satılık ilanı : bebek ayakkabısı. Hiç giyilmemiş.
  • Bill Gates bir gün restorana gider.

    yemeğini yer ve hesabı öderken 2 dolar bahşiş bırakır.

    Garson, efendim Dün oğlunuz geldi ve 100 dolar bahşiş verdi, siz sadece 2 dolar mı veriyorsunuz?der.

    Bill Gates garsona bakar, ''O bir milyarderin oğlu, ben ise bir çiftçinin oğluyum.''
  • Günlerdir aynada yüzüme bakmadım, kalkıp içime baktım bugün.

    Neyim ben dedim, insan kalmayı başabilmiş bir canlı mı?
    Yoksa insan kalmaya çalışırken insanlıktan çıkmış bir varlık mı?
    Kimim ben dedim Leyla'sını kaybetmiş bir Mecnun mu?
    Yoksa hülyalarda gezen bir Meczup mu?

    Evlerin çoğunda doğalgaz kullanılan bir kentte, böyle bir devirde nerden geldiğini bilmediğim bir tutam kömür buldum yerde ve kocaman bir daire çizdim kendi etrafıma, sivri köşeleri olmayan. Sonra simsiyah bir "DUR!" yazdım dairenin tam ortasına, sonra da kalkıp oturdum içine...

    Burası senin dedim kendi kendime, şimdi dur, dur ve düşün. Düşünme diyenlere inat düşün, sen insansın düşünmek senin fıtratında var, düşün ki gidecek yolun olsun, düşün ki yiyecek aşın olsun, düşün ki yaşayacak aşkın olsun dedim kendime, sonra sustum.

    Sonra arada bir sus dedim kendi kendime, sus ki dinlen, arada bir sus ki demlen dedim. Müzikte es'ler olmasa müzik gıda olur muydu ruha diye düşündüm sonra, güzel bir melodiye döndürmek için hayatımı, küçüklü büyüklü es'ler çizdim kömürden. Büyüklerine uyku dedim, küçüklerine isim vermedim. Usulca perdeyi çektim, yatağıma girdim, kedime sarıldım.

    Uyumasam bile dinlenirim belki dedim, belki dinlenirim, kim bilir...
  • Teoman'nın Metehan adlı bir veliahtı vardı. Daha sonraları Teoman'nın çok sevdiği hanımından bir oğlu daha oldu. Teoman bundan sonra büyük oğlu Metehan'nın yerine bu küçük oğlunu veliaht yapmak istedi. Böylece Metehan'ı rehine olarak mücadele içerisinde oldukları başka bir devletin başkentine gönderdi. (bu uygulama geleneksel olarak birçok devlet tarafından uygulanırdı). Teoman oğlunu rehin verdiği devlete tüm gücü ile saldırdı bunun üzerine bu devlet Metehan'ı öldürmek istedi. Metehan güzel bir at çalıp Hun topraklarına geri kaçtı. Teoman oğlunun çok cesaretli olduğunu düşünerek komutasına on binden fazla süvari verdi. Metehan daha sonra sesli bir ok icat etti. Süvarilerine ok atma talimi yaptırırken “sesli okun atıldığı hedefe ok atmayan idam edilecektir” emrini verdi. Daha sonra ava çıktılar. Sesli okun atıldığı hedefe ok atmayanlar hemen orada öldürüldüler. Bundan sonra Metehan sesli ok (ıslık çalan veya vızıldayan ok) ile kendi iyi cins atını vurdu. Yanındakilerden ata ok atmaya cesaret edemeyenler hemen öldürüldüler. Bir süre sonra Metehan sesli oku kullanarak kendisini seven bir hanımını vurdu. Yanındakilerden bazıları yine ok atmaya cesaret edemeyince onlarda öldürüldüler. Kısa bir zaman sonra Motun babasının cins atını okladı. Bu kez emrindeki askerler artık hiç tereddüt etmeden hep birlikte ok attılar. Metehan'nın yanındakiler artık onun emrini dinliyorlar ve Metehan onları iyi idare ediyordu. Bir gün babası ile ava çıktılar av esnasında Metehan sesli oku babasına attı. Yanındakilerde sesli okun hedefi olan Teoman'ı oklayarak öldürdüler. Metehan, daha sonra üvey annelerini, kardeşlerini ve itaat etmeyen vezirleri öldürerek kendini “Hun hükümdarı” ilan etti.” Metehan'nın hükümdarlığı ile Asya Hun İmparatorlu kurulmuş oluyordu.
  • bugün bir deli gördüm. üstü başı yırtık pırtık kir pas içindeydi.
    pantolonunu göbeğinin üzerine kadar çekmiş ve belindeki kemerin toka hizası ortada değil de, belinin yan tarafına kadar kaymıştı. Aslında kayan kemer değil de, adamın hayatı gibi geldi bana.

    Aslında Birine deli derken bu sıfatı neye göre yakıştırıyoruz? açıkçası bugün bu deliyi görünce düşündüm.
    Çünkü gerçekten herkes bu adama deli gözüyle bakıyordu. Adam ise ''akıllı olup dünya'nın kahrını çekeceğime, deli olurum dünya beni çeksin diyordu.''

    Aklın nirvanaya ulaşması ya da başka bir şey midir bu bilemiyorum. Ama adam aslında deli değildi. Belki yaşadıklarından, belki de yaşama ihtimali varken yaşayamadıklarından bu haldeydi.

    Deli bu, diye yanından geçip gittiğimiz çoğu insanın belki de derinlerde bilinmeyen bir yarası vardır kim bilir.




  • Timur, Bağdat’ı fethettiğinde askerlerine; çok merak ettiği, o dönemin ünlü şairlerinden Şirazi’yi bulup getirmeleri emrini vermiş. Askerler Şirazi’yi bulup getirmişler ama o da ne; üstü başı yırtık, dilenci gibi bir adam. Timur, Şirazi’nin aşağıdaki beyitine ithafen:

    - Şirazi sen misin? demiş. Türk güzelinin bir benine Semerkant ve Buhara’yı verecek şair?
    Şirazi cevap vermiş:
    - Evet sultanım Şirazi benim. Zaten başıma ne geldiyse, bu cömertliğim yüzünden geldi!

    “Eger ân Türk-i Şirâzî be dest âred dil-i mârâ
    Be hâl-i Hinduyeyş bahşem Semerkand u Buhârâ”
    Anlamı:
    “Eğer o Şirazlı Türk güzeli, gönlümüzü hoş ederse
    Onun Hintli gibi kara benine Semerkant ve Buhara feda olsun.”
    (bkz: hafız-i şirazi)
    (bkz: timur ile şirazi)
8 entry daha