geceye bir hikâye bırak

  • "Söylenir ki, bir gün Cengiz Han, tüm hanları toplamış, sağ yanına da eşini oturtmuş;
    Cengiz Han hanlarına,

    -- ”Ben Hanlar Han’i Cengiz Han, hepinizin hanıyım”, eşini göstererek;
    -- ”Bu da benim HAN IM” demiş.

    İşte erkeklerin söyledikleri ”hanım” kelimesi
    oradan geliyormuş.. . Ne kadar insanca değil mi? Kadının adı da var, yeri de ve saygınlığı da..." :')
  • Bir gün Büyük İskender şehri gezerken fıçı içinde yaşayan bir adama rastlar. Adam güneşin altında mayışmış bir şekilde yatmaktadır. Tüm serveti bir parça çul-çaput ile günlük olarak kullandığı malzemeleri koyduğu torba olan bu adam Diyojen'dir ve Büyük İskenderi karşısında görmesine rağmen istifini bozmadan güneşlenmeye devam eder. Askerler Diyojen'i bu saygısızlığından ötürü tartaklayacakken Büyük İskender engel olur ve:
    -Herkes Büyük İskender geliyor diye ayağa kalkıyor, kimileri saygısından yerlere kapanıyor, sen neden ayağa kalkmıyorsun , yoksa sen Büyük İskender'i tanımıyor musun, diye sorar.
    Diyojen:
    -Tanıyorum ve iyi biliyorum, diye cevap verir.
    Büyük İskender:
    -Öyleyse söyle bakalım ben kimim?
    Diyojen:
    -Sen benim esirimin esirisin, der.
    Bu söz Büyük İskender'i şaşırtmıştır. Atından iner ve:
    -Ne demek bu, diye sorar.
    Diyojen:
    -Sen toprak için, mal için insan öldürüyorsun. Halbuki bunlar benim değer vermediğim şeyler, benim esirim. Sen ise benim esirime köle olmuşsun. Kim kime ayağa kalkacak?
    Büyük İskender Diyojen'in kimseye minneti olmayan büyük bir filozof olduğunu anlar ve bir soru sorar.
    -Dile benden ne dilersen!
    Diyojen:
    -Güneşimi kesiyorsun, gölge etme başka ihsan istemem! der.

  • Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı... Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:
    - Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?
    Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:
    - Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan...
    Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu... Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu... Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
    - Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.
    Hakim yaşlı adama dönerek:
    - Diyeceğin birşey var mı, baba? dedi.
    Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konustu:
    - Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Yeni evlendiğimizde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim "Çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir" dedi. "Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin" dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde; tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu. Ben ona: "Çiçeği geceleri sularsan geçer" dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki... dedi adam.
    O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
    - Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım... Sesimi çıkartamadım... O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...
    Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukca cimri olalım!...
  • Timur, Bağdat’ı fethettiğinde askerlerine; çok merak ettiği, o dönemin ünlü şairlerinden Şirazi’yi bulup getirmeleri emrini vermiş. Askerler Şirazi’yi bulup getirmişler ama o da ne; üstü başı yırtık, dilenci gibi bir adam. Timur, Şirazi’nin aşağıdaki beyitine ithafen:

    - Şirazi sen misin? demiş. Türk güzelinin bir benine Semerkant ve Buhara’yı verecek şair?
    Şirazi cevap vermiş:
    - Evet sultanım Şirazi benim. Zaten başıma ne geldiyse, bu cömertliğim yüzünden geldi!

    “Eger ân Türk-i Şirâzî be dest âred dil-i mârâ
    Be hâl-i Hinduyeyş bahşem Semerkand u Buhârâ”
    Anlamı:
    “Eğer o Şirazlı Türk güzeli, gönlümüzü hoş ederse
    Onun Hintli gibi kara benine Semerkant ve Buhara feda olsun.”
    (bkz: hafız-i şirazi)
    (bkz: timur ile şirazi)
  • Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek için kanat çırpıp duruyormuş. Hava o kadar soğukmuş ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne düşüvermiş. Çaresiz, soğuk karın üstünde ölümü beklemeye başlamış...

    Bir süre sonra oradan geçen bir inek geçerken kuşun üzerine pislemiş. Kuş öyle sinirlenmiş ki; kanatları donmuş olmasa, kalkıp ineğe saldıracakmış!?. Ancak kuş birden fark etmiş ki; üzerini örten pisliğin sıcaklığı ile kanatlarındaki buzun çözülmesine vesile olmuş. Ve yaşama geri dönmüş.

    Kuş yaşama dönmenin sevinciyle neşe içinde şakımaya başlamış. Yalnız öyle sesli ötüyormuş ki; sesi uzaklardan geçen, günlerce aç kalmış bir kedinin kulağına kadar gitmiş. Kedi pisliği eşeleyerek kuşu çıkarmış. Kuş pislikten kurtulduğuna çok sevinmiş. Tam kediye teşekkür edecekmiş ki; kedi onu yemiş…
    (bkz: kuş, kedi ve inek)

    p.s: hikayeden çıkarılacak ders:
    Üstünüze her pislik atanı düşman sanmayın!
    Sizi pislikten çıkaranı hemen dostunuz sanmayın!
    En önemlisi; pisliğin içinde mutluysanız sesinizi çıkarmayın!
  • Uzak doğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı, kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda ne vurulacak bir tokmak ne çalınacak bir zil vardı.

    Bir süre sonra kapı açıldı... İçerideki budist, kapıda duran yabancıya baktı... Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı...
    (bkz: gül yaprağı)
/ 2