geceye bir hikâye bırak

  • Uzak doğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı, kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda ne vurulacak bir tokmak ne çalınacak bir zil vardı.

    Bir süre sonra kapı açıldı... İçerideki budist, kapıda duran yabancıya baktı... Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı...
    (bkz: gül yaprağı)
  • Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek için kanat çırpıp duruyormuş. Hava o kadar soğukmuş ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne düşüvermiş. Çaresiz, soğuk karın üstünde ölümü beklemeye başlamış...

    Bir süre sonra oradan geçen bir inek geçerken kuşun üzerine pislemiş. Kuş öyle sinirlenmiş ki; kanatları donmuş olmasa, kalkıp ineğe saldıracakmış!?. Ancak kuş birden fark etmiş ki; üzerini örten pisliğin sıcaklığı ile kanatlarındaki buzun çözülmesine vesile olmuş. Ve yaşama geri dönmüş.

    Kuş yaşama dönmenin sevinciyle neşe içinde şakımaya başlamış. Yalnız öyle sesli ötüyormuş ki; sesi uzaklardan geçen, günlerce aç kalmış bir kedinin kulağına kadar gitmiş. Kedi pisliği eşeleyerek kuşu çıkarmış. Kuş pislikten kurtulduğuna çok sevinmiş. Tam kediye teşekkür edecekmiş ki; kedi onu yemiş…
    (bkz: kuş, kedi ve inek)

    p.s: hikayeden çıkarılacak ders:
    Üstünüze her pislik atanı düşman sanmayın!
    Sizi pislikten çıkaranı hemen dostunuz sanmayın!
    En önemlisi; pisliğin içinde mutluysanız sesinizi çıkarmayın!
  • Timur, Bağdat’ı fethettiğinde askerlerine; çok merak ettiği, o dönemin ünlü şairlerinden Şirazi’yi bulup getirmeleri emrini vermiş. Askerler Şirazi’yi bulup getirmişler ama o da ne; üstü başı yırtık, dilenci gibi bir adam. Timur, Şirazi’nin aşağıdaki beyitine ithafen:

    - Şirazi sen misin? demiş. Türk güzelinin bir benine Semerkant ve Buhara’yı verecek şair?
    Şirazi cevap vermiş:
    - Evet sultanım Şirazi benim. Zaten başıma ne geldiyse, bu cömertliğim yüzünden geldi!

    “Eger ân Türk-i Şirâzî be dest âred dil-i mârâ
    Be hâl-i Hinduyeyş bahşem Semerkand u Buhârâ”
    Anlamı:
    “Eğer o Şirazlı Türk güzeli, gönlümüzü hoş ederse
    Onun Hintli gibi kara benine Semerkant ve Buhara feda olsun.”
    (bkz: hafız-i şirazi)
    (bkz: timur ile şirazi)
  • Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı... Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:
    - Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?
    Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:
    - Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan...
    Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu... Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu... Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
    - Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.
    Hakim yaşlı adama dönerek:
    - Diyeceğin birşey var mı, baba? dedi.
    Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konustu:
    - Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Yeni evlendiğimizde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim "Çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir" dedi. "Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin" dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde; tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu. Ben ona: "Çiçeği geceleri sularsan geçer" dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki... dedi adam.
    O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
    - Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım... Sesimi çıkartamadım... O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...
    Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukca cimri olalım!...
  • Bir gün Büyük İskender şehri gezerken fıçı içinde yaşayan bir adama rastlar. Adam güneşin altında mayışmış bir şekilde yatmaktadır. Tüm serveti bir parça çul-çaput ile günlük olarak kullandığı malzemeleri koyduğu torba olan bu adam Diyojen'dir ve Büyük İskenderi karşısında görmesine rağmen istifini bozmadan güneşlenmeye devam eder. Askerler Diyojen'i bu saygısızlığından ötürü tartaklayacakken Büyük İskender engel olur ve:
    -Herkes Büyük İskender geliyor diye ayağa kalkıyor, kimileri saygısından yerlere kapanıyor, sen neden ayağa kalkmıyorsun , yoksa sen Büyük İskender'i tanımıyor musun, diye sorar.
    Diyojen:
    -Tanıyorum ve iyi biliyorum, diye cevap verir.
    Büyük İskender:
    -Öyleyse söyle bakalım ben kimim?
    Diyojen:
    -Sen benim esirimin esirisin, der.
    Bu söz Büyük İskender'i şaşırtmıştır. Atından iner ve:
    -Ne demek bu, diye sorar.
    Diyojen:
    -Sen toprak için, mal için insan öldürüyorsun. Halbuki bunlar benim değer vermediğim şeyler, benim esirim. Sen ise benim esirime köle olmuşsun. Kim kime ayağa kalkacak?
    Büyük İskender Diyojen'in kimseye minneti olmayan büyük bir filozof olduğunu anlar ve bir soru sorar.
    -Dile benden ne dilersen!
    Diyojen:
    -Güneşimi kesiyorsun, gölge etme başka ihsan istemem! der.

  • "Söylenir ki, bir gün Cengiz Han, tüm hanları toplamış, sağ yanına da eşini oturtmuş;
    Cengiz Han hanlarına,

    -- ”Ben Hanlar Han’i Cengiz Han, hepinizin hanıyım”, eşini göstererek;
    -- ”Bu da benim HAN IM” demiş.

    İşte erkeklerin söyledikleri ”hanım” kelimesi
    oradan geliyormuş.. . Ne kadar insanca değil mi? Kadının adı da var, yeri de ve saygınlığı da..." :')
  • gerçekten okumanızı istediğim bir hikaye sevgili angrybirdler.
    ''jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile. Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep.. “Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu… Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni… Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun… Nasıl başarıyorsun bunu? Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var.. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim. Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin… Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım. Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler… Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış. Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim. Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm.. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim. Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !.. Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.. Ne yaptın? diye merakla sordum.. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu.. Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım.. Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil..Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yiei ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim.. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..''
  • bugün bir deli gördüm. üstü başı yırtık pırtık kir pas içindeydi.
    pantolonunu göbeğinin üzerine kadar çekmiş ve belindeki kemerin toka hizası ortada değil de, belinin yan tarafına kadar kaymıştı. Aslında kayan kemer değil de, adamın hayatı gibi geldi bana.

    Aslında Birine deli derken bu sıfatı neye göre yakıştırıyoruz? açıkçası bugün bu deliyi görünce düşündüm.
    Çünkü gerçekten herkes bu adama deli gözüyle bakıyordu. Adam ise ''akıllı olup dünya'nın kahrını çekeceğime, deli olurum dünya beni çeksin diyordu.''

    Aklın nirvanaya ulaşması ya da başka bir şey midir bu bilemiyorum. Ama adam aslında deli değildi. Belki yaşadıklarından, belki de yaşama ihtimali varken yaşayamadıklarından bu haldeydi.

    Deli bu, diye yanından geçip gittiğimiz çoğu insanın belki de derinlerde bilinmeyen bir yarası vardır kim bilir.




  • Üzüldüğüm bütün sözlerini unuttum Hatice. Seni üzdüğüm bütün sözlerimi insanın olmadığı zamanlara gömdüm. Bulanık fotoğraflarını kaldırdım. İçinde olmadığın fotoğrafları kaldırdım. Bir tek kötü gün bırakmadım hayatımızda. İnsan yaşarken ne kadar az seviyor yaşamayı. Mezar taşına bile gülümseyen fotoğrafını koydum. Bütün uzaklardan sana geliyorum yine. Geldin mi, diyor göğsündeki çiçekler. Geldim, diyorum eğilip tek tek. Kalabalıktı, diyorum. Seni okudum insanlara. Emeğini, güzelliğini, merhametini. Yalnızlıkta ot bitmez, dedim. Ayrılığın evi yok, dedim. İnsan ölülerini sevmezse yaşayamaz, dedim.
    Herkes, ücrasında bir incinmiş zaman, bir yaşama arzusu, bir sevme korkusu, uzanıp yanındakinin elini tuttu.
    Tülbentlerini hazırladım. Fotoğraflarını, ölüm ilanını, saatini, gözlüğünü… gözlerinin boşluğa çizdiği unutmabeni çiçeklerini… Sebahat’ın hediye ettiği terliği bile… gelirken getireceğim. Kimseye bırakmam hatıranı.
    Diz çökmüş pencereler içinden yaşadığımız zamanlara bakıyorum. Ben, ölümün mazlumuyum Hatice. Seni sevmenin kapanmaz yarasıyım. Sen, ölümden sonra da kaderimsin benim.
  • Nâzım Hikmet bursa cezaevinde mahkûmdur.

    Adalet Bakanlığı'ndan gelen bir müfettiş nâzım Hikmet'in orada olduğunu öğrenince denetimden sonra onu görmek ister. Odaya getirilen nâzım ayakta bekletilmektedir oturması için yer gösterilmediğinden.

    nâzım ile kısa bir konuşma sonrasında Müdür koltuğuna mağrurca oturan müfettiş "Gidebilirsiniz" der nâzım'a.

    nâzım tam çıkarken "Ömer Hayyam'ı tanır mısınız?" diye sorar müfettişe.

    MÜFETTİŞ yine mağrur bir ifadeyle "Kim bilmez Ömer Hayyam'ı, tanırım elbet." der.

    nâzım'dan gelen ikinci soru karşısında hayatının dersini alacaktır müfettiş.

    ömer Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?

    odada Kısa bir sessizlik oluşur. nâzım devam eder, "Görüyorsunuz, sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsayamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanını ve sizi kimse anımsamayacak.” der.

    Müfettiş yaptığı nezaketsizliği idrak eder ve nâzım'ı geri çağırır. fakat nâzım çoktan koğuşunun yolunu tutmuştur.
  • Hayat hikayemi seve seve bırakıyorum
  • matematik dersinde kadın öğretmen öğrencilere sorar:

    — bir ağacın dalında beş tane kuş var. taş attım, iki tanesini vurdum. geriye kaç kuş kalır?

    öğrencinin biri parmak kaldırır ve cevaplar:

    — hiç kuş kalmaz, çünkü diğerleri korkudan uçup gider.

    öğretmen gülümser:

    — hayır. doğru cevap üç olacaktı ama bakış açını sevdim.

    öğrenci duruma çok bozulur ama pek göstermez. ders devam ederken tekrar parmak kaldırır.

    — bir soru da ben sorabilir miyim öğretmenim?

    öğretmen izin verir:

    — sokakta üç kadın dondurma yiyerek yürüyor. biri dondurmasını yalıyor, diğeri ısırıyor, diğeri de emiyor. kadınlardan hangisi evlidir?

    öğretmen şaşırır, kızarıp bozarır ama cevap da vermek zorundadır.

    — hmm... şey... yalayan?

    öğrenci yanıtlar:

    — hayır, parmağında alyans olan. ama bakış açınızı sevdim.
  • Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne kadar çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?” Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: İgooooooor!..
    Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. İdrar torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte... Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, fermuarımı indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işimi görüyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o... çocuğu! O kirlettiğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!‘ dedi.
    İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”
  • 1920'lerde nobel ödüllü hikaye ustası ernest hemingway 'e demişler ki : "sen altı kelimelik bir hikaye yazıp o hikayeyle birkaç insanı ağlatmayı başaramazsın. "

    Bahisler açılmış, insanlar ortaya paralar dökmüş.

    Sonra hemingway yazmış :

    Satılık ilanı : bebek ayakkabısı. Hiç giyilmemiş.
  • tam bir erkek
    Bir kız gaddar bir babayla yaşar. Babanın borçları vardır ve ihtiyaç kredisi olarak gördüğü kızını zengin bir aileye gelin olarak verip borçlarını ödemeyi planlar. Bu sırada da kız aklı sıra bir başkaldırıya geçer ve balkonunun aşağısında ona hayran hayran bakan erkeklerle sevgili olmaya, onlara kendisini kaçırmaları için ısrar etmeye başlar. Fakat hiçbir erkek bu ciddi kararı alamaz. Kızın güzelliği dillere destan olsa da, böyle gaddar bir babadan korkar, korkmasalar bile maddi açıdan sıkıntılı oldukları için "kaçsak naparız?" diye sorarak, vazgeçerler... Kız erkeklerin bu tip korkaklıklarını görünce erkeklerden nefret etmeye başlar ve babasına bir gün "ben bir adamla sevgiliyim, o, ülkenin zengini hem de!" der, babası önce alay ettiğini zanneder. Çünkü bu adam ülkede birden belirivermiş gibidir. Kimse kim olduğunu, nerden geldiğini bilemez. Sadece hakkında söylentiler dolaşır. Bu zengin şahsiyet kızımız için "onu elde edeceğim" demekle işe başlar ve elde eder.Zengin adam karısının bütün istediklerini yapar, bir istediğini iki etmez, kırmaz, dövmez, onu incitmez. Fakat sevmez de... İşte bu durum kız da müthiş bir boşluk oluşturur. İlk anlardan itibaren başlayan "beni seviyor mu sevmiyor mu" düşüncesi aklını kemirmeye başlar. Bu sorunun cevabını bulmak için birçok şey dener. Mesela bir kontun sevgilisi olur. Onunla gezer tozar, evine gider, kontun kendisi gelir... Kız, beni kıskanıyor musun, deyince de kocasının tek tepkisi ise şu olur, "seni mutlu ediyorsa neden kıskanayım!" Kız çıldırmak üzeredir. Adamın "sen beni aldatamazsın, beni kimse aldatamaz..." laflarıyla iyice siniri bozulan, bir sevgi parçacığı arayan kız zamanla ruh sağlığını bozmaya başlar. Nihayet bunun üzerine hakkında bir dedikodu çıkar ve kont ile olan ilişkileri patlak verir. Bunun üzerine kocası kadını deliler hastanesine kapatmakla tehdit eder. Eğer çocuğunu bir daha görmek istiyorsan, ya beni kıskandırma huyundan vazgeç ya da burada kal, der. Zamanla kendini toplayıp düşüncelerini yatıştırır ve onlara hükmetmeye başlar. Kocasına haber göndertir. O da haberi alınca karısıyla beraber çıkarlar hastaneden.
    Yine aynı sorular uç vermeye başlar "beni seviyor mu sevmiyor mu?" Yine aynı delilikler baş gösterir. Fakat bu kez elinde bir kozu vardır, artık ölüm döşeğindedir.Adam karısının dibindedir. Gözyaşlarına hakim olamaz ve inanmadığı tanrısına yalvarır, "onun yerine beni al," der. Bu sınırsız ego sahibi, kibirle dolu adamın iki büklüm olup çaresizce ettiği feryat eder. Ve adamda kendini öldürür... -MİGUEL DE UNAMUNO
  • Teoman'nın Metehan adlı bir veliahtı vardı. Daha sonraları Teoman'nın çok sevdiği hanımından bir oğlu daha oldu. Teoman bundan sonra büyük oğlu Metehan'nın yerine bu küçük oğlunu veliaht yapmak istedi. Böylece Metehan'ı rehine olarak mücadele içerisinde oldukları başka bir devletin başkentine gönderdi. (bu uygulama geleneksel olarak birçok devlet tarafından uygulanırdı). Teoman oğlunu rehin verdiği devlete tüm gücü ile saldırdı bunun üzerine bu devlet Metehan'ı öldürmek istedi. Metehan güzel bir at çalıp Hun topraklarına geri kaçtı. Teoman oğlunun çok cesaretli olduğunu düşünerek komutasına on binden fazla süvari verdi. Metehan daha sonra sesli bir ok icat etti. Süvarilerine ok atma talimi yaptırırken “sesli okun atıldığı hedefe ok atmayan idam edilecektir” emrini verdi. Daha sonra ava çıktılar. Sesli okun atıldığı hedefe ok atmayanlar hemen orada öldürüldüler. Bundan sonra Metehan sesli ok (ıslık çalan veya vızıldayan ok) ile kendi iyi cins atını vurdu. Yanındakilerden ata ok atmaya cesaret edemeyenler hemen öldürüldüler. Bir süre sonra Metehan sesli oku kullanarak kendisini seven bir hanımını vurdu. Yanındakilerden bazıları yine ok atmaya cesaret edemeyince onlarda öldürüldüler. Kısa bir zaman sonra Motun babasının cins atını okladı. Bu kez emrindeki askerler artık hiç tereddüt etmeden hep birlikte ok attılar. Metehan'nın yanındakiler artık onun emrini dinliyorlar ve Metehan onları iyi idare ediyordu. Bir gün babası ile ava çıktılar av esnasında Metehan sesli oku babasına attı. Yanındakilerde sesli okun hedefi olan Teoman'ı oklayarak öldürdüler. Metehan, daha sonra üvey annelerini, kardeşlerini ve itaat etmeyen vezirleri öldürerek kendini “Hun hükümdarı” ilan etti.” Metehan'nın hükümdarlığı ile Asya Hun İmparatorlu kurulmuş oluyordu.
  • Bill Gates bir gün restorana gider.

    yemeğini yer ve hesabı öderken 2 dolar bahşiş bırakır.

    Garson, efendim Dün oğlunuz geldi ve 100 dolar bahşiş verdi, siz sadece 2 dolar mı veriyorsunuz?der.

    Bill Gates garsona bakar, ''O bir milyarderin oğlu, ben ise bir çiftçinin oğluyum.''
  • (bkz: hayatım )
  • - arkadaş, mesela senin iki araban olsa birini bana verir misin?
    + tabii veririm.
    - ya iki evin olsa, birini bana verir misin?
    + tabii ki.
    - ya iki tavuğun olsa birini bana verir misin?
    + hayır, veremem.
    - peki niye veremezsin?
    + var da onun için veremem.
  • ondan başka hikayem yoktur..
/ 2