das leben der anderen
-
başrollerinde martina gedeck, ulrich mühe ve sebastian koch vardır.
doğu almanyasında geçen politik bir film olup gizli polis teşkilatı stasi'nin rejim karşıtı olarak şüphelenilen bir çiftin evlerine mikrafonlar yerleştirip dinlemeleri anlatılır.
oyunculukları, konusu, gerçekçiliği, vurgusu çok iyi olan bir filmdi.
"yazarlar ruhun mühendisidir."
"bir duruşun yoksa insan değilsin."
"- hediye paketi mi olacak?
+ hayır bu benim için. " -
otorite, baskıcı yönetim ve yaratıcılık gibi kavramları sorgulayan bir film. bu konuların altından ise başarıyla kalkıyor. özellikle sorgu sahnesinde siz de üstünüzde o baskıyı hissediyorsunuz. -
almanya-fransa yapımı dram/tarih/gerilim/gizem türünde sinema filmidir..
filmin yönetmeni Florian Henckel von Donnersmarck'dır..
başrolde Ulrich Mühe, Martina Gedeck ve Sebastian Koch oynuyor..
Das Leben der Anderen, türkçeye Başkalarının Hayatı olarak çevrilmiştir..
film, 80'li yıllarda henüz soğuk savaşın sona ermediği dönemde geçiyor. sosyalist doğu almanya'nın istihbaratının:stasi tüm yurttaşlarını gözetim altına aldığı, rejime karşı tehlike yaratabileceğini düşündüğü herkesi izlediği ve dinlediği zamanlardır. bu dönemde üst düzey bir devlet yöneticisinin rahatsız olduğu isimlerden biri olan yazar Georg Dreyman'ın her şeyini takip etmesi için görevlendirilen Gerd Wiesler'in yaşadıklarına tanık oluyoruz filmde..
oyunculuklar mükemmeldi. filmin o hüzünlü o gizemli havasını çok iyi yansıtıyordu oyuncular.
Ulrich Mühe'yi Funny Games'ten tanıyorum, harika bir oyuncu. Gerd Wiesler performası takdire şayan. maalesef bu filmden bir yıl sonra kahredici hastalıktan dolayı genç sayılabilecek bir yaşta yaşama veda etmiştir. Martina Gedeck'i ilk defa bu filmde tanıdım. oyunculuğuna hayran kaldım, hatta bayıldığımı söyleyebilirim. o ne kusursuz bir performanstı öyle. Christa-Maria Sieland karakterini muhteşem canlandırmış. christa rolünü oynamamış âdeta yaşamış. mimikleri, duygu durum değişikliği olağanüstüydü. en yakın zamanda diğer filmlerini de izleyeceğim. Sebastian Koch'u da ilk defa bu filmle tanıdım. oldukça klas bir oyuncu. başarılı yazar Georg Dreyman rolünün hakkını kesinlikle vermiş..
müzikleri harikulâdeydi. sahnelerle müziğin uyumu harikaydı. sahnelerde hissedilen duygu müzikle birlikte çok daha derin hisler uyandırıyordu. bu değerli bestelerde emeği geçen Stéphane Moucha, Gabriel Yared, Adam Klemens, Jaromir Klepac, Jaroslav Novák, Joachim-Franz Bartzsch, Ernst-Ludwig Petrowsky, Angelika Mann, Fred Gertz, Frank Schöbel, Dieter Lietz, Hans-Georg Schmiedecke, Bayon, Wolfgang Borchert, Christoph Theusner, Adam Klemens, Hansi Biebl, Kurt Demmler, Karat, Norbert Kaiser, Ulrich Swillms, Silly, Werner Karma'ya ve sayamadığım tüm diğer isimlere ayrıca The City of Prague Philharmonic Orchestra ekibine de bu muhteşem eserlerde pay sahibi olduğu için teşekkürlerimi gönderiyorum..
sinematografisi harikaydı. çekim tekniğini çok beğendim. bazı sahneleri var ki diyalog olmadan duygu ancak bu kadar güzel aktarılabilirdi izleyiciye. Görüntü yönetmeni Hagen Bogdanski'yi bu başarısından dolayı tebrik etmek istiyorum..
filmde iyi mevki sahibi olmak mı yoksa iyi bir insan olmak mı düşüncesi en yalın hâliyle işleniyor..
Das Leben der Anderen, en iyi yabancı film oscar'ı dahil pek çok film şenliğinden önemli ödüllerle dönmüştür. aldığı bütün ödülleri her zerresine kadar hak ettiğine inanıyorum. aday olup da alamadığı diğer tüm ödülleri de kazanmış addediyorum..
Das Leben der Anderen'e basit bir sosyalizm eleştirisi olarak bakmak filme büyük haksızlık olur. filmde sosyalizmden çok daha önemli konular ele alınıyor. filmin alt metninde vicdan, sadakat, merhamet, aşk, hırs, bencillik, aidiyet, kibir, açgözlülük gibi en insani duyguları görüyoruz..
filmdeki diyaloglar harikaydı. özellikle ikili diyaloglar son derece etkileyiciydi..
Das Leben der Anderen'da aksiyon, macera, adrenalini yüksek sahneler yok. bunları arıyorsanız yanlış adrestesiniz. durağan ancak aynı zamanda sürükleyici bir film. festival filmleri tarzını sevmeyenler için biraz sıkıcı olabilir. ancak şunu söylemeliyim ki her saniyesi özel bir film..
filmi çok beğenmeme rağmen ilk yarım saat kırk dakika civarı bu kadar övülen film bu muymuş dedim kendi kendime. tabii ki ilerleyen dakikalarda beni neyin beklediğini bilmiyordum. filmin ikinci yarısı kelimelerle tarif edilemeyecek kadar güzel ve etkileyiciydi. eğer başlarda sıkılırsanız kesinlikle yarıda bırakmayın. asla zaman ayırıp izlendiğine pişman etmeyen bir film..
sosyalizmin özünden koparak giderek totaliterleşen ve polis devleti olma hızla ilerleyen doğu almanya'nın seksenlerde yurttaşlarına uyguladığı muameleye benzer uygulamalar ne yazıkki bugün ülkemizde de uygulanmaktadır. bu bakımdan bazı olaylar izleyicilere tanıdık gelecektir..
dokuz kasım 1989'da berlin duvarı'nın yıkılmasıyla insanların âdeta özgüzlüğüne kavuşma hissi görülmeye değer..
filmle ilgili dikkatimi çeken daha doğrusu beni rahatsız eden bir husus var. o da filmin afişi. yapımcıların filmi sırf daha cazibeli hâle gelsin ve biraz daha fazla gişe yapsın düşüncesiyle afişe sevişme/öpüşme fotoğrafı koymasını yadırgadım. sebebi ise bu fotoğrafın filmin temasının dışına çıkarak sanki erotik bir filmmiş havası vermesidir. filmin süresini göz önüne aldığımızda sevişme sahnesi yok denilecek kadar azdır. olan sahneler de birbirini seven her çiftin ilişkisinde olduğu gibi christa ve Georg'un ilişkisinde de olması gerektiğini düşündükleri kadardır. kesinlikle abartılacak sevişme sahneleri yoktur..
filmi beğenmeyenleri, zaman kaybı, bomboş bir film gibi yorum yapanları anlamak mümkün değil. bu yorumları yapanların en beğendiği filmlerin recep ivedik (bu nadide filmde bunu yazarken bile utanıyorum) filmleri olduğunu düşünüyorum. çünkü başka bir açıklaması olamaz..
izlerken çabuk bitmesini istemediğim ender filmlerdendi..
Filmi görece diğer ülke insanlarına göre daha çok sevmemizin veya filme kendimizi daha yakın hissetmimizin önemli bir nedeninin olduğunu düşünüyorum. ülkemizde de benzer uygulamaları yaşamamızdan dolayı hepimizin özgürlüğe, adalete, vicdana, barışa hasret olduğu son zamanlarda bu kötü günlerin biteceğine dair umut aşılaması filmi sevmemizin en önemli nedeni diye düşünüyorum..
iyi filmleri izledikten sonra o film hakkında yorum yapmayı severim. fakat pek az filmi izledikten sonra hakkında kesinlikle birkaç cümle karalamalıyım dediğim film var. işte Das Leben der Anderen o filmlerden. bu filmi bir kişinin bile izlemesine neden olabilirsem bundan onur duyacağım ve kendimi iyi bir insan olarak addedeceğim..
filmin sonunu henüz başından merak etmeye başlamıştım. dakikalar ilerledikçe bu merak duygum giderek arttı. filmin sonu oldukça anlamlıydı ve son derece etkileyiciydi. beni tatmin ettiğini belirtmek istiyorum. filme yakışır bir final olmuş..
bu muhteşem eseri bu kadar geç izlediğim için hayıflanmadan edemiyorum..
son zamanlarda izlediğim kuşkusuz en etkileyici ve en kaliteli avrupa filmlerindendir..
Florian Henckel von Donnersmarckm bu filmden sonra da filmler çekmiş, fakat bu filmlerde beklentiyi karşılayamamış. çünkü ilk filminde öyle yükseğe koymuş ki çıtayı bence artık bu filmden sonra ne çekerse çeksin bu etkiyi yapamayacak..
filme puan verecek olursam 10 üzerinden 9.8 veriyorum..
bu filmi izleyen ne kazanır bilemiyorum ancak izlemeyen çok şey kaybeder..
Das Leben der Anderen'in bir başyapıt olduğuna inanıyorum. herhangi bir siyasi görüşü olsun veya olmasın tüm sinemaseverlerin izlemesi gerektiğini düşünüyorum..
filmle ilgili bazı anekdotlar paylaşmak istiyorum.
•Yönetmenin 1997 ve 2002 yılları arasında yönetmiş olduğu dört adet kısa filmi bulunuyormuş. Das Leben der Anderen, Florian Henckel von Donnersmarck'ın çektiği ilk uzun metrajlı sinema filmiymiş.
• film, Yabancı Dilde En İyi Film Akademi ödülü, BAFTA, Bodil, César, Avrupa Film Ödülü dahil olmak üzere pek çok film şenliğinden toplamda 76 ödül kazanmış.
• Filmde kullanılan elektronik dinleme ve kayıt cihazları gerçekten de Stasi istihbarat teşkilatı tarafından o tarihlerde kullanılan cihazlarmış. bu cihazlar çekimler için özel olarak müze ve koleksiyonculardan temin edilmiş.
• Das Leben der Anderen, BBC’nin Ağustos 2016 tarihinde yayınladığı ve 36 ülkeden 177 eleştirmenin görüşü alınarak hazırlanan ‘‘21. yüzyılın en iyi filmleri’’ listesinde kendine 32. sırada yer buluyor. 8.5 puan ile imdb’nin En İyi 250 Film Listesinde de 55. sırada bulunuyor.
• Filmin toplam maliyetinin 2 milyon dolarda kalmasının sebebi, oyuncuların gönüllü olarak normalde aldıkları ücretlerinin sadece %20'sini kabul etmelerinden kaynaklanıyormuş.
• 2006 yılında Alman Film Ödülleri komitesi tarafından en çok dalda:11 dal.. ödüle aday gösterilen film rekor kırarak tarihe geçmiş. bu ödüllerden En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu’nun da bulunduğu 7 ödülü kazanmış.
• Dreyman’ın makalesinin yer aldığı Der Spiegel dergisinin kapağı film için özel olarak tasarlanmış.
• Filmde Dreyman tarafından çalınan ve filmin hikâyesi açısından önemli bir dönüm noktası olan piyano sonatı Die Sonate vom Guten Menschen ünlü besteci Gabriel Yared tarafından film için özel olarak bestelenmiş.
• film, 2 milyon dolar bütçesiyle 77 milyon dolar gişe hasılatı elde etmiş.
• rottentomatoes’da hakkında yazılan 153 eleştirinin 143’ünden olumlu yorum almış.
• filmin senaryo yazarı da olan yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck Batı Almanya’da büyümüş ve Berlin duvarı'nın yıkılışında sadece 16 yaşındaymış. tüm bunlara rağmen böyle değerli bir film üretebildiği için büyük övgü kazanmış. ayrıca film, doğu ve batı almanya'da yaşamış yurttaşlardan önemli övgüler almış. Birçok eski Doğu Alman, filmin atmosferinin gerçekçiliğinden dolayı oldukça etkilendiklerini ifade etmiş.
• Dünya çapında büyük başarı kazanan Das Leben der Anderen'ın, ABD’li yönetmen Sydney Pollack tarafından bir Hollywood versiyonunun çekilmesi planlanmış ancak yönetmenin yaşama veda etmesiyle bu proje rafa kalkmış.
• Filmin sonunda Berlin Duvarı’nın yıkıldığını anons eden ses yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck’a aitmiş.
aşağıda filmle ilgili bazı ayrıntılardan bahsedeceğim. eğer buradaki yorumları okuyup izleyecekseniz şu andan itibaren yazılanları kesinlikle okumanızı tavsiye etmiyorum. çünkü aşağıda yazılanları okuyup izlerseniz filmin bütün büyüsü bozulur..
--- spoiler ---
yüzbaşı Wiesler’den o soğuk ve katı duruşundan dolayı tahmin ediyorum ilk başlarda pek çok kişi benim gibi haz etmemiştir. filmin en beğendiğim yanlarından biri tam da buydu. o buz gibi adamı bile zaman geçtikçe izleyiciye sevdirdiler. üstelik bunu zoraki biçimde gözümüze sokarak değil filmin doğal akışına bırakarak yapmaları ayrı güzeldi. buradan senarist ve yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck’i tebrik ve takdir ediyorum. Wiesler kosununda çıkarmamız gereken dersler var. insanlar dışardan göründüğü gibi olmayabiliyormuş. yani tanımadan kimseyi yargılamamamız gerektiğini gösteriyor bize film. bu konuyu Gerd Wiesler üzerinden muhteşem biçimde bize aktarıyor film. yüzbaşı wiesler de tıpkı bizim gibi yani izleyecilerin çoğu gibi ilk başlarda tanımadan bilmeden georg Dreyman’dan hiç haz etmiyordu. ancak zaman geçtikçe dreyman’ın karakterini, hayatını öğrendikçe içten içe dreyman’a karşı bir yakınlık hissetmeye başlamıştı. zamanla dreyman’ın gerçek kimliğini öğrendikçe ona karşı derin olarak saygı ve sevgi duymaya başladı. hayatı boyunca hiç sahip olamadığı aile, aşk, mutluluk gibi değerlerin tamamının dreyman’da olması belki de ona karşı böyle yakın hissetmesini sağlamıştı. bir nevi kendini dreyman’ın yerine koyuyor, yaşayamadığı bütün güzellikleri kendisi adına dreyman'ın yaşamasını istiyordu. kendisinin sahip olamadığı huzurlu mutlu aile ortamını dreyman ile Christa çiftinde görünce ayrıca bu çiftin masum olduğunu sadece sanatlarıyla ilgilendiklerini görünce onların bu mutluluklarının devam etmesini ister ve onlara yardım eder. en azından ben böyle olduğunu düşünüyorum.
Dreyman çok sevdiği dostu jerska'nın yaşama veda haberini aldıktan sonra piyanonun başına geçer ve dostunun hediyesi olan İyi Bir İnsan İçin Sonat adlı eseri çalar. o sırada bu etkileyici müziği dinleyen eşi Christa-Maria'ya şunları söyler.
— lenin, beethoven’ın appassionata sonatını dinlerken ne dedi biliyor musun? ‘‘bunu dinlemeye devam edersem devrimi tamamlayamam.’’
ardından şu sözleri ekler.
bu müziği dinlemiş biri, yani bir kereliğine de olsa bütün kalbiyle dinlemiş biri artık kötü bir insan olabilir mi?
Gerd Wiesler karakterinin değişimi ve dönüşümü son derece gerçekçiydi. klişe filmlerdeki gibi pat diye kafasında farklı bir fikir oluşup birdenbire değişim geçirmez. bu değişim zaman içinde âdeta ilmek ilmek örülmüş gibidir. yüzbaşı wiesler, filmin başında öğrencilere ders verirken son derece katı kurallarla stasi'ye bağlı bir devlet görevlisi olduğunu göserir izleyiciye. ancak zamanla Dreyman'ı dinlediği, izlediği süre içinde bu durum değişmeye başlar. bu değişime örnek vermek istiyorum. Wiesler, asansörde küçük bir çocukla karşılaşır. çocuk Wiesler'e sen stasi'den misin diye sorar. Wiesler de bunun üzerine çocuğa sen stasi'nin ne olduğunu biliyor musun diye sorar. çocuk, babam stasi'de çok kötü adamların olduğunu, insanları hapse attıklarını söylüyor der. bunun üzerine Wiesler adı ne der ve cümlenin devamını getirmeden susar. çocuk neyin adı diye sorunca çocuğun elindeki topu işaret ederek topun adı ne der. çocuk da topların adı mı olur der. işte tam burada Wiesler'in artık o stasi'ye koşulsuz bağlı bir görevli olmaktan uzaklaşmaya başladığını görürüz. eğer öyle olmasaydı Wiesler o konuşmadan hemen sonra o çocuğun babasını bulur rejime itaatsizlikten veya benzer bir sebepten o adama soruşturma başlatır hatta hapse attırabilirdi. peki bu kanıya nasıl varıyoruz. henüz filmin başlarında yazar Dreyman'ın evine dinleme sistemini döşerken karşı komşunun kapı deliğinden gözetlediği fark eden Wiesler hemen o evin zilini çalar ve gördüklerini en yakını dahil herhangi bir kişiye anlatırsa çocuğunun eğitim hayatının biteceğini söyleyerek o kadına tehditte bulunur. işte eski Wiesler olsaydı o çocuğun babası kuvvetle muhtemel hapiste olacaktı. Wiesler'in bu değişimde yazar Dreyman'ın özel hayatının, karakterinin etkisi büyük olsa da Wiesler'in hayatı boyunca hiç yakınlaşmadığı sanatla yakınlaşmasının da etkisi yadsınamaz.
dreyman ile christa-maria arasında geçen diyalog.
— birkaç saatliğine çıkıyorum
— nereye?
— şu anda şehirde olan bir sınıf arkadaşımla buluşacağım.
— gerçekten mi christa? gerçekten mi?
— ne demek istiyorsun?
— biliyorum. nereye gideceğini biliyorum. ne olur oraya gitme. ona ihtiyacın yok! ona ihtiyacın yok! aldığın ilaçları da, sanatına ne kadar az güvendiğini de biliyorum. en azından bana güven. christa-maria! sen büyük bir sanatçısın. bunu biliyorum seyircilerin de biliyor. ona ihtiyacın yok! ona ihtiyacın yok! burada kal. gitme onun yanına.
— yok mu? ona muhtaç değil miyim? bütün bu sisteme muhtaç değil miyim? peki ya sen? öyleyse sen de değilsin, ya da daha az muhtaçsın. ama sen de onlarla düşüp kalkmıyor musun? neden o zaman? çünkü seni de mahvedebilirler. yeteneğine ve inancına rağmen. çünkü hangi oyunun oynanacağını, kimin oynayıp kimin yöneteceğini onlar belirliyor. sonunun jerska gibi olmasını istemiyorsun. ben de istemiyorum. bu yüzden de şimdi gidiyorum.
— haklı olduğun çok şey var. benim de değiştirmek istediğim çok şey var. ama lütfen, yalvarırım gitme.
bir tiyatro oyunu sırasında bakanın dreyman'a söylediği şu söz oldukça anlamlıydı.
"Yazarlar, toplumların mimarlarıdır."
Wiesler'in stasi öğrencilerilerine ders verdiği sahneden.
masum bir tutuklu uğradığı haksızlıktan dolayı gittikçe daha çok öfkelenir, bağırır, asabileşir. suçlu biri ise saatler geçtikçe sakinleşir ve konuşmaz. ya da ağlar. çünkü neden orada olduğunun bilincindedir. birinin suçlu olup olmadığını öğrenmenin en iyi yolu onu gücü tükenene kadar sorguya çekmektir. doğruyu söyleyen biri sözlerini değiştirebilir. yalancı biri ise baskı altında kaldığında hazırladığı cümleleri sürekli tekrar eder.
Wiesler ve christa-maria arasında geçen diyalog.
— hanımefendi?
— lütfen gidin, yalnız kalmak istiyorum.
— bayan sieland.
— tanışıyor muyuz?
— siz tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum. insanlar sizi olduğunuz gibi seviyor.
— bir oyuncu asla olduğu gibi değildir.
— ama siz öylesiniz.
— sizi sahnede izledim. orada daha çok kendiniz gibiydiniz. şimdikine göre.
— nasıl olduğumu nereden biliyorsunuz?
— ben sizin seyircinizim.
— gitmeliyim.
— nereye gidiyorsunuz?
— eski bir sınıf arkadaşımla buluşacağım.
— gördünüz mü? şimdi kendiniz gibi değildiniz.
— değil miydim?
— hayır.
— demek bu christa-maria sieland'ı iyi tanıyorsunuz. öyleyse söyleyin. onu her şeyden çok seven birini kırabilir mi? sanat için kendisini satabilir mi?
— sanat için satmak mı? sanata zaten sahipsiniz. bu kötü bir alışveriş olurdu. siz büyük bir sanatçısınız. bunu zaten bilmiyor muydunuz?
— siz de iyi bir insansınız.
Dreyman ve değerli dostu jerska arasında geçen diyalog.
— bir dahaki hayatımda yalnızca yazar olacağım. sürekli yazabilen mutlu bir yazar. senin gibi. yönetmenlik yapamıyorsa bir yönetmen ne işe yarar ki? filmi olmayan bir makinistten, unu olmayan değirmenciden farkı kalmaz. artık bir hiçtir. tam bir hiç.
Dreyman ve arkdaşı paul arasındaki diyalog.
— öyle acınası bir idealistsin ki neredeyse parti kodamanı olmuşsun. jerska'yı da işte bu tip muhbirler ve sisteme uyan insanlar mahvetti. bir duruşun yoksa insan değilsin!
Wiesler'in dreyman'ı dinleme görevinde yardımcısıyla devir değişimi sırasında geçen diyaloglar dönemin doğu almayası'nı anlamamız adına oldukça manidardı. dreyman ve Christa arasında yaşananları dinleyen yardımcısı, Wiesler'e şu sözleri söyler. Sanatçıları dinlemek işte bu yüzden eğlenceli, rahipleri ve barış savunucularını dinlemek sıkıcı oluyor.
dreyman'ın makalesinden.
diğer tarafa geçmeyi başaran biri hakkında.
hans-beimler caddesindeki devlet istatistik ofisi her şeyi sayıyor, her şeyi biliyor. yılda kaç çift ayakkabı aldığımı(2.3), yılda kaç kitap okuduğumu(3.2), her yıl kaç öğrencinin 5.0 not ortalamasıyla liseyi bitirdiğini(6347). fakat bir şeyi saymıyorlar. belki de bu bürokratları bile üzdüğü için. o saymadıkları da intihar. beimler caddesini arayıp elbe ile oder nehirleri ve baktık deniziyle ore dağları arasında umutsuzluğun kaç kişiyi ölüme sürüklediğini soracak olursanız sayı kahinimiz susar ve muhtemelen adınızı not eder. devlet güvenliği için. ülkemizin güvenliğini ve mutluluğunu temin eden gri adamlar için. 1977'de ülkemiz ihtihar edenleri saymayı bıraktı. "kendini öldürenler" diye adlandırdılar onları. oysa ki bu eylemin cinayetle hiç alakası yok. bu ne kana susamışlık ne de tutkudur, sadece ölümdür. bütün umutların ölmesidir. saymaktan vazgeçtiğimizde avrupa'da insanları daha fazla intihar eden tek ülke vardı; macaristan. ardından biz, yani "sosyalizmin gerçekten var olduğu ülke" geliyordu. sayılmayanların biri de büyük yönetmen albert jerska. bugün ondan bahsetmek istiyorum...
Wiesler'in dreyman'a ait olan brecht kitabını okuduğu sahneden.(bazı almanca kelimelerin tam karşılığı olmadığı için çeviri tartışılsa da yaklaşık olarak aşağıdaki gibidir.)
eylülde mavi bir gündü.
körpe bir erik ağacının altında sessiz
sardım onu, sessiz solgun aşkımı
kollarımda tatlı bir düş gibi
ve üstümüzde güzel yaz göğü
bir bulut dikkatimi çekti uzakta
öylesine beyaz ve öylesine yukarda
sonra gözlerimi kaldırıp ona baktığımda
artık orada değildi.
son olarak
nein, das ist für mich..
--- spoiler ---
