engelleme seçenekleri



usaless kullanıcısı size özel mesaj gönderemez.


usaless kullanıcısının yazdığı hiçbir entryi görmezsiniz.


usaless kullanıcısının açtığı hiçbir başlığı görmezsiniz.
not: bu engelleme türü önerilmez (bkz: #46343)


451· 5· 0· 0· 21 gün önce
Branş belirtmeden Doktora öğrencisi, mühendis, iş güvenliği uzmanı, iş piyasası uzmanı, proje koordinatörü, denetmen, yazar ve eğitim yöneticisi öğretmenim.
Branş belirtmeden Doktora öğrencisi, mühendis, iş güvenliği uzmanı, iş piyasası uzmanı, proje koordinatörü, denetmen, yazar ve eğitim yöneticisi öğretmenim.
entry akışı (yeni)
klasik görünüm
  • kurtuba cami

    Endülüs Emevilerinin başkenti olan, şimdi Cordoba denilen Kurtuba'da 600 caminin en büyüğü ve görkemlisidir.

    Süleyman Ateş’in dilinden okuyalım;

    Kurtuba Camiinde, Kubbe sisteminde üst üste binen kemerlerde kırmızı beyaz mermer kullanılmıştır. Oymalı mermer mihrabı, bütün camiler içinde en güzel mihraplardandır. Duvarlarda kûfi yazılar lacivert zemine altınla yazılmıştır. Minber, pek çok fildişi parçayla, değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır.
    Dünyada en fazla sütuna sahip olan mabet, Kurtuba Camii'dir. Camide 1419 sütun vardı. Sütunlardan oluşan 19 paralel yol, bu doğrultuya dik 36 adet yolu dik açıyla kesmektedir. Sütunların çoğu granitten, bazıları da çeşitli taşlardan yapılmıştır. Sütunlar, tuğlalardan ve beyaz taşlardan meydana gelen kemerleri destekler.
    Kurtuba Camii'nin en güzel kısmı mihrabı ve minberidir. Mihrap at nalı şeklindedir. Mihrap kemerinin dayandığı sütunlar eşsiz güzelliktedir. Bu muhteşem camiin ortasına bir kilise yerleştirmek için 63 adet çok güzel sütun yıkılmış ve buraya çirkin bir kilise yerleştirilmiştir ve Cami 1523'te katedrale çevrilmiştir.

    1894 yılında, Almanya’nın würzburg kentinde yayınlanmış olan ve Prens Salvador, Prof. Graus, Teolog Kirchberger, Baron von Bibra, bayan Threlfall tarafından hazırlanan (Spanien = İspanya) adlı eserde camiin yapılışı ve güzel mimarisi anlatılır:
    Endülüs İslâm devletini kuran birinci Abdurrahman ibn Muaviye, Kurtuba’da çok büyük bir cami' yaptırmak istedi. Bu cami'in Bağdat’ta bulunan cami'lerden daha büyük, daha güzel ve görkemli olmasını istiyordu. Kurtuba’da bu işe en uygun arsayı seçti. Arsa bir Hıristiyan’a ait idi. Adamın istediği yüksek fiyatı ödeyip arsayı satın aldı. Caminin yapılmasına 785 yılında başlandı. Abdurrahman, günde birkaç saat bina inşaatında, bir amele gibi çalışıyordu. Cami, ihtişamlı bir bina halinde yavaş yavaş yükselmeye başladı. 788 senesinde vefat eden I. Abdurrahman’ın ömrü, caminin bittiğini görmeye yetmedi. Ondan sonra hükümdar olan oğlu Hişam ve torunu birinci Hakem, caminin tamamlanmasına gayret ettiler. Cami, 10 senede tamamlandı. Fakat, bundan sonra, her sene bir parça ilâve edilerek, en son şeklini, 990 senesinde, yani ancak 205 yıl sonra aldı.
    Ünlü tarihçi Ahmet el-Makkarî (ölümü: 1632), “Nefhu’t-tîb min-ğusni Endelüsi’r-ratîb” kitabında, bu camiyi aydınlatan lamba ve kandillerin 7425 adet olduğunu, senenin normal günlerinde geceleyin bunların yarısının yakıldığını, Ramazan, bayramlarda ve diğer mübarek gecelerde ise hepsinin yandığını, lâmba ve kandillerin yanması için, senede 24000 okka zeytinyağı sarf edildiğini, ayrıca camiye güzel koku vermek için, her sene 120 okka amber ve öd ağacı yakıldığını yazmaktadır. Minarelerin tepesinde nar şeklinde başlıklar bulunuyordu. Bu başlıklar, mücevherler, inciler, zümrütlerle süslü, taş araları altın parçaları ile örtülmüştü.

    İspanyollar, 1492'de Endülüs devletini yıkıp Kurtuba’ya girince önce, bu camiye saldırdılar, bu çok güzel, haşmetli binaya atlarıyla girdiler. Camiye sığınmış olan Müslümanları, merhametsizce boğazladılar. O kadar ki, caminin kapılarından kan akmaya başladı. Ondan sonra, altın çivilerle bağlanmış minberi parçalayarak altınları aralarında bölüştürdüler. Fildişinden yapılmış rahleleri paylaştılar. Minberde saklanan ve Hz. Osman’ın yazdığı Kur'ân-ı Kerîm’in bir eşi olan inci ve zümrütle işlenmiş nefis mushafı ayaklarının altına alarak çiğnediler. Böylece, minber ve Kur'ân-ı Kerîm, bu iki eşsiz nefîs eser, tamamen yok edildi. Vahşî İspanyollar, bütün Müslüman ve Yahûdîleri kılıç tehdîdi ile zorla Hıristiyan yaptılar. Ellerinden kaçabilen Yahûdîler, Osmanlı devletine sığındılar. Bugün, Türkiye’de bulunan Yahûdîler, bunların torunlarıdır. Hâlbuki müslümânlar, ilk defa bu memleketleri fethettikleri zaman, orada yaşayan Hıristiyan ve Yahûdîlere hiç dokunmamış, onların kendi dinlerine göre ibadet etmelerine engel olmamışlardı.

    Hıristiyan İspanyollar, görülmemiş bir vahşet ile Müslüman ve Yahudileri yok ettikten sonra, bu şaheser camiyi yıkmaya başladılar. Önce minarelerdeki altın ve zümrütle işlenmiş nar şeklindeki başlıkları indirerek yağma ettiler. Bunların yerine adi taştan yapılmış, güya melek şeklinde çirkin başlıklar koydular. Tavandaki o haşmetli, güzel tahta süsleri söktüler. Yerdeki güzel mermerleri kırıp parçaladılar. Yerlerine adi taşlar dizdiler. Duvarlardaki bütün güzel süslemeleri yerle bir ettiler. Sütunları yıkmaya çalıştılar ancak bir kısmını devirebildiler. Geri kalan sütunları adi kireçle badana ettiler. Yıkılan sütunlar, yüzlerce idi ve caminin içinde büyük bir mermer yığını hâlinde serilmiş, kalmıştı. Caminin 20 kapısının çoğu taşlarla örülerek kapatıldı.

    Nihayet, en son bir vahşet eseri olarak, 1523 senesinde caminin içine bir kilise yapmaya karar verdiler. Bunun için, o zaman İspanya ve Almanya imparatoru olan V. Karlos’tan [yani Almanya imparatoru beşinci Charles Quint'den [1500-1558] izin istediler. Charles Quint, bu teklifi önce reddetti. Fakat, mutaassıp kardinaller onu sürekli sıkıştırıyor, din uğruna bu işin muhakkak yapılması gerektiğini söylüyorlardı. Bunların başında çok büyük nüfuzu olan Kardinal Alonso Maurique bulunuyordu. Bu kardinal, aynı zamanda Papayı da bu iş için kandırmıştı. Papanın da caminin kiliseye çevrilmesini arzu ettiğini gören Charles Quint, bu işe muvafakat etmek zorunda kalmıştı. Kilise yapmak için, birçok sütun daha yıkıldı ve cami’de kalan sütun sayısı 812 ye kadar düştü. en az 600 kıymetli mermer sütun yıkıldı. Yapılan kilise, cami’in ortasında haç şeklinde 52x12 metre boyutunda, caminin estetiği ile asla bağdaşmayan çirkin bir yapı olarak ortaya çıktı.
    Bugün bu haşmetli binayı ziyaret edenler, İslâm mimarîsinin bu büyük eserinin güzelliği, büyüklüğü karşısında hayran kalmakta, ortada bir cüce gibi görünen kilisenin yapımına esef etmekte ve üzülmektedirler.

    Mihrabın karşısında ayakta ima ile namaz kılmak istedim. Ellerimi kaldırıp tekbir aldım. Huşu ile gözlerim yumuk Fatiha’yı okuyordum ki gözlerimi açınca tam önümde bir polisin dikildiğini gördüm. Şaşırdım. Adam “No pray!” dedi. Ben de, ellerimi açtım: “Dua ediyorum” dedim.
    İspanyollar, takriben 100 bin insanı alabilecek kapasitede büyük olan camiye sığınmış olan tüm Müslümanları kesmişler, caminin kapılarından oluk gibi kan akmıştır.
    Sonra caminin tabanını tahribetmişler, mermerlerini parçalamışlardır. Daha sonra yakın zamanlarda caminin tabanı onarılıp mermerle döşenmiş ama bu kez de mermer sütunların oturduğu ayaklar taban döşeme taşlarının altında kalmış. Çünkü sütunları taşıyan mermer ayaklar da parçalanmış. Bu yüzden herhalde ayıplarını örtmek için o ayakları mermerlerin altına gömmüşler. Taban yarım metre kadar yükseldiği için caminin asıl yüksekliği de yarım metre kadar küçülmüş. Büyük cinayet işlemişler doğrusu.

    Bir de bizi düşündüm. Ayasofya olduğu gibi bırakılmış, camiye çevrilmek suretiyle aslında bir bakımdan da korunmuş. Yapılan minareler ve istinat duvarlarıyla mabedin günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır.
    Mâbedler ancak mâbed olarak kullanılabilir.
  • ayasofya'nın cami olması

    Her zaman olduğu gibi yine ülkeyi ikiye bölen, hukuk organlarının aldığı bir karardır.

    Karar sonrası iki farklı kutup neden olmalı veya neden olmamalı diye tartışıp durmaktadır. Bir kesim kararın yanlış olduğunu, diğer kesim ise doğru olduğunu savunmaktadır. Bana göre siyasetten bağımsız olarak düşünülürse karar doğrudur. Çünkü müzeye çevrilmiş olması büyük bir hatadır.

    Müze fikrini doğru bulanların argümanları için şunu söylerim, “fatih İstanbul’u aldığında, Ayasofya’da müze olacak bir iz bırakmasaydı ve adını da İstanbul cami yapsaydı, biz de şimdi bu anlamsız tartışmalarla uğraşmak durumunda kalmazdık.”

    Onarım yapılırken oldu bittiye getirtilerek birden bire Müze yapılma kararına çevrilen ve bu kararın Atatürk’ün kararı olması benim için büyük hayal kırıklığıdır. Çünkü Atatürk’ün böylesi bir yanlış yapmasını anlamlandıramıyorum. Tabi kararın Atatürk’ün olmadığı yönünde yusuf Halaçoğlu’nun itirazları var ama kanımca, O dönemde Atatürk’ün haberi olmadan böylesi bir karar sahte imzayla alınamazdı diye düşünüyorum.

    Son söz olarak, Fatih ile başlayan kilisenin tamamen camiye çevrilmemesi (fresklerin sökülüp, mozaikle kaplanmaması) yanlışı durumu bugüne taşımıştır.

    Fresklerin sökülüp mozaik ile kaplanması fikrini acımasız bulanlar için tam da o devirde cereyan eden cordoba katedralini (bkz: Kurtuba cami) örnek gösterebilirim.

    Ah Fatih ah senin o Engin hoşgörün bak neler açtı başımıza.
  • the 100

    7. Sezon 8. Bölüm ile bir çok soru işareti ortadan kalktı. Diziyi izlemekten vazgeçenler neler kaçırdıklarının farkında değil. Ben daha böylesi bir kurgu görmedim.

    Aşağıda ki alıntı da büyük miktarda spoiler vardır.

    --- spoiler ---
    Evet geçen haftadan beri beklediğimiz flashbacklerden oluşacak bir bölümdü. Hype çok yüksekti ve gerçekten dizinin kendi içerisinde efsane bir bölümdü. Kendi adıma ilk 3e kesinlikle koyabilirim. Öncelikle bu prequel dizi bittikten sonra gelecek yan dizi için çok önemli bir yere sahip. Bu bölüme gelen tepkilere göre cw greenlight verecek veya vermeyecek. Bana göre onay alması %99 ihtimal. Çünkü çok geniş ve sıkmayacak bir konuya sahip. Arkta yaşananlar ve grounderslerin başından geçenler. Jason rothemberg yani yapımcı bu bölümü o kadar promote ettirdi ki neredeyse geçmişten bugüne bütün oyunculara tweet attırdı bu bölümle alakalı. ADC bile lexa öldükten seneler sonra ilk defa bu bölümle ilgili tweet yazdı. Lexa bekleyenler geçen hafta dediğim gibi pek sevinmesin çünkü Roan bile tweet attı ben hala bu diziye geri geleceğini düşünmüyorum. Tamamen pr amaçlı bölümü promote etsinki yan dizi onaylansın şeklinde yapımcı tarafından yaptıtıldığını düşünüyorum. Bölüme gelirsek gerçekten efsane bir bölümdü. 7 yıldır öğrenmeyi beklediğimiz şeyleri öğrenmiş olduk. Bu bölümü 1×1 den önce seyrettiğimizi düşünürsek bile sırıtmıyor tam 7 yıl sonra cuk diye yerine oturuyor. İnanılmaz bir senaryo bütünlüğü. Nükleer füzelerden sonra bu klan sistemi nasıl oluştu 7 sezon sonra anlamaya başladık. Callie trikruyu kuruyor. Aslında önceden ağaçları korumak için eylem yapan bir grup ismi ordan geliyor. Konuşulan trigçe ise cal in 10 yaşında kendi kendine oluşturduğu bir dil. Callie ayrıca ilk flamekeeper. 2. Kumandan kim bilemiyoruz ama yüksek olasılık August olmuştur. Callie lincoln veya indranın büyük annesi. Callie trikruyu kurarken peşinden giden Reese de düşman klan Azgeda yani buz halkını kuruyor. O da Roanın büyük babası olabilir. Diğer klanlar nasıl oluştu bilemiyoruz daha belki dışarı çıkan kişiler arasından ayrılanlar veya diğer sığınaklardan kurtulanlar oluşturmuştur. Callienin annesi de mounth weather e giderek hayatına devam ediyor. Zaten sığınağa çok yakın. Bizim karakterlere gelirsek bölüm sonu gördüğümüz üzere dizoya o ve echonun beyni iyice yıkanmış tamamen disciplese dönüşmüşler. Hope da ortada yok ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Clarke ın arkadaşı olmadığı için de gelmemiş olabilir. Bill Clarke ı key sanıyor çünkü flame onda diye düşünüyor. Bu arada key flamenin anomali taşının kodunu çabuk çözmesinden geliyor. Becca geldi adamın senelerce çözemediği kodu 10 saniyede çözdü. Geçen bölüm de kod üzerinde 1000 yıldır çalışıyoruz demişti. Yapay zekayı alıp amacına ulaşmak istiyor. Clarke I key sanmalarının sebebi flame onda diye düşünmeleri. Acaba bunu octavianın hafızası nedeniyle mi düşünüyorlar yoksa farklı bir konu mu? Geçen bölüm Anders key bize geri döndü yani return diyor. Buradan daha önce geldiğini çıkarım yapabiliriz, peki ne zaman geldi? Sezon 4 13. Bölümde Clarke uyduyu yaparken tamamladığı anda ve sonrasında öldürücü radyasyon yiyor bellamy ve raven clarke öldü diyorlar ama sonra bir bakıyoruz biraz yaşlanmış ve hayatta. Raven ve bellamy dünyaya bakarken arkada yeşil ışığı görebilirsiniz bu işte anomali ışığı. Biri taşı çalıştırıyor ve clarke o alıyor sonra geri gönderiyor. Kasksız gidip geldiği için de seyehat hakkında hiçbir şey hatırlamıyor. Bu benim düşüncem doğru olabilir de olmaya bilir de buraya bağlanırsa şaşırmam ama. Şimdi akıllar da 3 soru var. İlki becca ışıkta ne gördü. Sezon 6 da muphy ölüp geldiğinde gördüğü şeyi görmüş olabilir. Veya bardoluları yok eden gen9 u görmüş olabilir ileri ki bölümlerde göreceğiz. İkincisi bu taşları kim gezegenlere yerleştirdi. Uzaylılar koydu gibi bir yere bağlanırsa gerçekten çok büyük hayalkırıklığı olur. Veya raven ve Clarke ekibinin nakaraya giderken neden özel kıyafetleri giymedikleri gibi havada kalırsa yine hayal kırıklığı olur. Üçüncüsü ise dünyadaki taşı kim etkisiz hale getirdi. Octavia ve onekru kaç sene durdular sığınakta hiçbiri taşı görmedi. Başka bir sığınak desek aynısı gibi duruyor gösterimde. Aynısı olmasa bile codogan onca yıl flame I kızından geri almak için taşı kullanıp geri gelirdi. Gelmediğine göre biri etkisiz hale getirmiş nasıl getirdiyse. Umarım diğer diziye kalmadan bu dizide bunun da flashbackini görebiliriz. Sonraki bölümleri heyecanla bekliyorum.
    --- spoiler ---
  • kadınların kendilerini güzel bulma oranları

    yapılan bir araştırmada, ülkelere göre şöyle değişmektedir.

    KADINLARIN kendilerini GÜZEL BULMA oranları:

    ?? Hindistan: %96
    ?? Türkiye: %91
    ?? Rusya: %81
    ?? Çin: %73
    ?? ABD: %65
    ?? Güney Kore: %61
    ?? Almanya: %53
    ?? Fransa: %41
    ?? Polonya: %40
    ?? İngiltere: %29
    ?? Japonya: %26

    Kaynak: Philips Global Beauty Index 2017

    Araştırmanın eski olduğu düşünüldüğü için başlık açılmasını yadırgayanlar için girilen edit: üç yılda oranlar çok fazla değişmemiştir sanırım.

    Sözlükte açılan başlık güncel değil diye sitem etmek, bilemedim.
  • anne babanın mesleğini soran öğretmen

    sınıfın ortalama gelir düzeyi ve öğrenciler arasındaki sosyo-kültürel farklılıkları tespit etmeye veya değerlendirmeye çalışmaktadır.

    Ayrıca öğrencilerin birbirlerini tanımasını sağlamaya da çalışır.

    Sadece baba mesleği de sorulmaz, anne-baba mesleği, adı-soyadı, hedefleri-amaçları, geldiği okul ve aldığı puan gibi bilgiler ile öğrencinin kendini hem sınıfa hem arkadaşlarına hem de öğretmenine tanıtması istenir.

    Böylece öğrenci kendisi hakkında brifing vererek ilk iş görüşmesini yapar. Bunu birçok öğretmen, karşısında ki öğrencileri ile birbirine yakınlaşmak amacıyla da yapar.

    Gereksiz veya yanlış değildir. Aksine yapılması gerekli ve önemlidir. Yukarıda sıraladığım faydaların yanı sıra her şeyde olduğu gibi sıkıntılı yanları da vardır. Bu sıkıntıların önüne geçmek için tanıtım başlamadan önce, “anne-baba mesleğini söylemek istemeyenler, bu soruyu atlayabilir” denir. Diğer bir sıkıntı anne ve/veya babasını kaybetmiş öğrencilerin duygulanmasıdır. Bunu belirten öğrenciye “başın sağolsun” diyerek teselli edilir ve her zaman yanında olunacağı söylenir.

    Allah aşkına bunu öğretmenler yapmasa sınıflarını nasıl tanıyacaklar. Siz öğretmenlik mesleğinin robotik mi olduğunu düşünüyorsunuz. Öğretmen ve öğrencisi arasında diğer tüm mesleklerden farklı olarak duygusal bir ilişki vardır. Kimi öğretmen bunu belli eder, kimisi de hiç fark ettirmez. Bu öğretmenin tarzıdır.

    Yeni öğretmen olacak arkadaşıma başarılar dilemekle birlikte, okul biter bitmez beş seneden önce tam bir öğretmen olunamadığını da hatırlatırım. En az bir kere mezun verip o hazzı yaşamanız gerekir öğretmen olduğunuzu hissetmek için. Şimdi bu cümlem nedeniyle bana kızacaksınız ama beş sene sonra eminim aynı noktada buluşacağız.

    Bu günlük eğt-101 dersinin sonuna geldik gençler. Haftaya ki derse gelirken ödevimiz; bir öğretmeninizi arayacak ve onun halini hatırını soracaksınız. Yaptığınız görüşmeyi, burada sınıfta bizimle paylaşacaksınız.

    Öpüyorum hepinizi.
  • okullar için açıklanan covid-19 direktifi

    Bugün itibariyle sosyal medyada yayılan basın organları aracılığıyla, sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan direktiflerdir.

    Sağlık Bakanlığı Okullarda Alınması Gereken Önlemleri Yayımladı.

    ?COVID-19’dan sorumlu bir okul yöneticisi görevlendirilmelidir.

    ?Okulların açılmasıyla velilere özel olarak hazırlanmış bir bilgi notu ekte yer alan “Bilgilendirme Formu ve Taahhütname” şeklinde ve iki nüsha halinde velilere imzalatılmalı ve bir nüshası kendilerine verilmelidir.

    ?Okullarda en az 4 metrekareye bir kişi düşecek şekilde personel ve öğrenci planlaması yapılmalı, içeriye alınması gereken kişi sayısı buna göre düzenlenmelidir.

    ?COVID-19 kapsamında alınacak önlemler okulun varsa web sayfasında
    yayımlanmalı; okul açılmadan önce veliler e-okul, e-posta, SMS vb. iletişim kanalları ile bilgilendirilmelidir.

    ?Sınıf, çalışma salonları, işlikler, yemekhane, kantin vb. toplu kullanım alanları
    bulunması durumunda kişiler arasındaki sosyal mesafe en az 1 metre olacak şekilde düzenlenmelidir.

    ?Okula giriş/çıkış saatlerinde öğrenciler veliler tarafından okul dışında teslim
    alınıp bırakılmalıdır.

    ?Okulun giriş ve çıkışlarına öğrencilerin el hijyenini sağlayabilmeleri için el
    antiseptiği konulmalıdır.

    ?Okulda bulunan öğretmen, öğrenci ve diğer çalışanlar maske takmalı ve maskesi olmayanlar için bina girişinde maske bulundurulmalıdır.

    ?Sınıflara, koridorlara, giriş ve çıkışa yakın alanlara el antiseptikleri yerleştirilmelidir.

    ?Anasınıfındaki öğrencilere el yıkama sırasında yardım edilmeli, yardım edildikten sonra tekrar eller yıkanmalıdır.

    ?Lavaboların yakınına el yıkama adımlarını açıklayan posterler yerleştirilmelidir.

    ?Sık dokunulan kapı kolları, merdiven korkulukları, elektrik düğmeleri gibi yüzeylerin temizliği ve dezenfeksiyonu sık sık yapılmalıdır.

    ?Okullara salgın döneminde mümkünse ziyaretçi kabul edilmemelidir.

    ?Okullarda öğretmen, yönetici, personel toplantıları gibi idari toplantılar temastan kaçınmak amacıyla mümkün oldukça telekonferans yöntemiyle yapılmalıdır.

    ?Hem öğrenciler hem de personel arasındaki okula devamsızlıklar takip edilmeli,devamsızlıklardaki artışlar İl/ilçe sağlık müdürlüğü/toplum sağlığı merkezlerine bildirilmelidir.

    ?Okulun ilk haftasındaki başlangıç derslerinde öğrencilere COVID-19’un bulaşma yolları ve korunma önlemleri hakkında bilgi verilmelidir.

    ?Okulda iken semptomu başlayan öğrencilerin en kısa sürede ailesi ile iletişime geçilmeli ve hasta öğrenci ayrı bir yerde izole edilmelidir.

    ?Öğrenciler ile 1 metreden yakın temas olasılığı olan öğretmen ve diğer çalışanların tıbbi maskeye ek olarak yüz koruyucu da kullanması
    sağlanmalıdır.

    ?Dersler sırasında öğretmen ile öğrenciler arasında en az 1 metre mesafe olacak şekilde oturma düzeni oluşturulmalı ve maske takılmalıdır.

    ?Damlacık oluşturması nedeniyle sınıf içinde yüksek sesle yapılan aktiviteler yapılmamalıdır.

    ?Temaslı takibi için sınıflarda aynı öğrencinin aynı yerde oturmaları sağlanmalıdır.

    ?Öğrencilerin günlük grup etkinliklerinde hep aynı grup ile etkinliğin yapılması sağlanmalıdır.

    Maalesef okulların durumundan bihaber kişilerce hazırlandığı belli olan bu direktifi milli eğitim bakanlığı açıklamaya yüzü tutmamış ki sağlık Bakanlığı açıklamış.

    Bir de velilere taahhütname imzalatacaklarmış. Tam doktor zihniyeti.