engelleme seçenekleri



ohen kullanıcısı size özel mesaj gönderemez.


ohen kullanıcısının yazdığı hiçbir entryi görmezsiniz.


ohen kullanıcısının açtığı hiçbir başlığı görmezsiniz.
not: bu engelleme türü önerilmez (bkz: #46343)


508· 0· 0· 0· 87 gün önce
dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük ve en değerli lider..

ATATÜRK BENZERSİZ BİR KAHRAMANDIR..

zekası, BİLGİSİ, KÜLTÜRÜ ve ileri görüşlülüğü ile 100 yıl önceki söylemlerini bugün çok daha iyi anlayabiliyoruz..
...devamını oku
dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük ve en değerli lider..

ATATÜRK BENZERSİZ BİR KAHRAMANDIR..

zekası, BİLGİSİ, KÜLTÜRÜ ve ileri görüşlülüğü ile 100 yıl önceki söylemlerini bugün çok daha iyi anlayabiliyoruz..

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ANLATMAYA NE SATIRLAR NE SAYFALAR NE DE ansiklopediler YETER..

çok özlüyorum son büyük liderimi, son büyük öğretmenimi, son büyük kumandanımı..
entry akışı (yeni)
klasik görünüm
  • the remains of the day

    ingiltere-amerika birleşik devletleri ortak yapımı dram/romantik/tarih türünde sinema filmidir.

    başrollerde üstad Anthony Hopkins’e Emma Thompson eşlik etmiştir. diğer önemli rollerde, James Fox, Christopher Reeve, Peter Vaughan ve Hugh Grant rol almıştır.

    filmin yönetmen koltuğunda James ivory oturmaktadır.

    The Remains of the Day, Kazuo ishiguro’nun Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarlanmıştır.

    filmin uyarlama Senaryosunu Ruth Prawer Jhabvala kaleme almıştır.

    filmin görüntü yönetmenliğini Tony Pierce-Roberts, Prodüksiyon tasarımını Luciana Arrighi, kurgusunu Andrew Marcus, kostüm tasarımını Jenny Beavan ve John Bright, set dekorasyonunu Ian Whittaker, yapımcılığını İsmail Merchant, John Calley ve Mike Nichols, sanat yönetmenliğini ise John Ralph üstlenmiştir.

    bu muhteşem film ülkemizde Günden Kalanlar adıyla gösterime girmiştir.

    filmde ikinci dünya savaşının öncesinde 1930’ların ingiltere’sine gidiyoruz. Lord Darlington malikânesi’nde kâhya olan james Stevens’ın ve müdire Miss Kenton’ın hayatlarına konuk oluyoruz.

    oyunculuklar son derece başarılıydı. Anthony Hopkins, profesyonel ve soğukkanlı kâhya James Stevens rolünde çok gerçekçiydi. bu karakteri harika oynamış. Emma Thompson ise müdire Miss Kenton rolünde olağanüstü bir performans sergileyerek rolünü muhteşem canlandırmış. soylu Lord Darlington karakterini ise James Fox mükemmel oynamış. baba Stevens rolünde Peter Vaughan inanılmaz gerçekçiydi. Darlington malikânesi’nin yeni sahibi gıcık amerikalı Jack Lewis rolünde Christopher Reeve:süpermen gayet iyiydi. Cardinal rolünde ise Hugh Grant’ın performansı gayet başarılıydı. yan roller dahil oyunculukları beğendiğimi belirtmek isterim.

    filmin müzikleri harikulâdeydi. bu büyüleyici bestelerin yaratıcısı değerli bestekâr Richard Robbins’tir.

    filmde gururun insan hayatını ne kadar etkileyebileciğine, koca bir ömrü nasıl şekillendirdiğine tanıklık ediyoruz.

    The Remains of the Day’de aristokrasinin yavaş yavaş avrupa’daki gücünü, etkisini kaybetmeye başladığını, yerine kapitalizmin geçtiğini görüyoruz.

    film, sanatsal açıdan muhteşemdi. mekânlar, kostümler, tablolar, dekorlar, eşyalar ve aklınıza gelebilecek her şey büyük bir özenle hazırlanmış.

    The Remains of the Day’de tam bir görsel şölen izliyorsunuz. mekân çekimleri, yakın plan çekimleri, manzara çekimleri mükemmeldi. görselliği her anlamda büyüleyiciydi. izlerken sizi de otuzların ingiltere’sine götürüyor film. buradan sanat yönetmeni, kostüm tasarımcısı ve görüntü yönetmeni başta olmak üzere emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

    filmin otuzlu yıllarda geçmesi zaten beni filmi izlemeden cezbetmeyi başarmıştı. ayrıca doksan üç yapımı olması filme ayrı bir güzellik katıyor. eğer aynı film iki binli yıllarda çekilseydi izleyiciye bu zarif etkiyi veremezdi diye düşünüyorum.

    filmin pek çok alt mesajı vardı. “herkes bildiği en iyi işi yapmalı ve bunu da en iyi şekilde yapmalı” vurgusunu da bu alt mesajlardan biri olarak yorumluyorum.

    The Remains of the Day’de beni en çok etkileyen şey, yaşanmışlıklar değil, yaşanmamışlıklardı.

    film ağır ağır ilerliyor. yüksek tempolu film severlerin sıkılması kuvvetle muhtemel. bu yüzden The Remains of the Day herkese hitap eden bir film değil.

    The Remains of the Day, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu:Anthony Hopkins, En İyi Kadın Oyuncu:Emma Thompson ve En İyi Uyarlama Senaryo:Ruth Prawer Jhabvala dahil olmak üzere sekiz Akademi Ödülü’ne aday gösterilmiştir. BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, David di Donatello En İyi Yabancı Kadın Oyuncu Ödülü, DFWFCA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, KCFCC En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ve En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, ALFS yılın oyuncusu ödülü ve yılın yönetmeni ödülü, LAFCA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, SEFCA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü dahil olmak üzere pek çok prestijli ödül kazanmıştır. aldığı ödülleri kesinlikle hak ettiğine inanıyorum.

    kitabını okumadığım için uyarlama konusunda ne kadar başarılı olduğuna dair yorum yapamayacağım. fakat bir sinema eseri olarak son derece başarılı bir yapımdı. kitabını okuyanlar arasında uyarlamanın çok başarılı olduğunu söyleyen çoğunlukta. bu harikulâde filmi izlemek isteyenlere önce kitabını okumayı öneririm. filmden sonra kitabı okumak, kitaptan sonra filmi izlemekle kesinlikle bir olmuyor.

    filmle ilgili anekdotlar

    * Sir Anthony Hopkins, konuk olduğu inside the Actors Studio programında Buckingham Sarayı’nda elli yıl görev yapan gerçek hayattaki uşak Cyril Dickman’dan bir uşağın nasıl oynanacağına dair dersler aldığını söylemiştir.

    * The Remains of the Day, 1999’da İngiliz Film Enstitüsü tarafından 20. yüzyılın En İyi 64. İngiliz Filmi seçilmiştir.

    * James ivory’nin yönettiği, Anthony Hopkins ve Emma Thompson’ın oynadığı iki filmden biridir. diğeri:*

    * filmin uyarlandığı aynı adlı Roman, 1989’da Booker Ödülü’nü kazanmıştır.

    * filmimiz, Entertainment Weekly Dergisi tarafından hazırlanan “En Büyük 50 Bağımsız Film” listesine seçilmiştir.

    * Anthony Hopkins’in Merchant ivory Productions şirketiyle yaptığı dört filmden biridir. Diğerleri: Howards End, Surviving Picasso, The City of Your Final Destination

    * ünlü aktör Ben Chaplin’in ilk sinema filmidir.

    * miss Kenton rolü, Meryl Streep’in “reddedildiği” üç sinema rolünden biridir.

    * The Remains of the Day filmi, romanının yayınlanmasından dört yıl sonra vizyona girmiştir.

    * The Remains of the Day, The Sopranos dizisinin 1. sezon 5. bölümünde* , Tony Soprano ile kızı Meadow soprano kolejleri incelerken aynı gece Carmela Soprano ve Peder Phil intintola tarafından izlenmiş, Carmela Soprano’nun bunalım yaşamasına ve günahlarını baba’ya* itiraf etmesine neden olmuştur.

    * Lord Darlington’ın kütüphanesi ve yemek odası bölümleri Corsham Court’ta çekilmiştir.

    * Kardinal rolündeki aktör Hugh Grant, bir konuşmasında The Remains of the Day’in oynadığı en iyi film olduğunu söylemiştir.

    aşağıya film hakkında bazı ayrıntılardan bahsedeceğim. izlemeden önce detayları öğrenmekten hoşlanmıyorsanız aşağıda yazılanları okumanızı önermem.

    --- spoiler ---

    baba Stevens yaşlanmıştır. artık işini eskisi gibi iyi biçimde icrâ edememekte ve sorunlar yaşamaktadır. oğlu kâhya Stevens babasının bu durumunu görür ve ona yeni çalışma planı hazırlar. baba Stevens ise huysuz bir ihtiyara dönüşmüş, yaşlılığın getirdiği kabiliyet düşüklüğünü hiddetle reddetmektedir. işte baba Stevens ile oğul Stevens arasındaki o sarsıcı diyalog.

    — günaydın.

    — günaydın.

    — bugün için kalkıp hazır bulunacağını bilmeliydim.

    — iki saat önce kalktım.

    — yeterince uyumamışsın.

    — fazlasına ihtiyacım yok.

    — seninle konuşmaya geldim.

    — konuş o hâlde, fazla vaktim yok.

    — derhâl konuya gireceğim.

    — gir ve bitir. bazılarımızın yapacak işleri var.

    — gelecek hafta bu evde çok önemli bir konferans olacak. çok değerli insanlar lordumuzun konuğu olacak. hepimiz en iyi hizmeti vermeliyiz. geçirdiğin kaza nedeniyle artık masa servisi yapmaman gerektiği önerildi.

    hiç beklemediği bu sözleri işiten baba Stevens öfkelenir ve;

    — son 54 yıldır her gün masa servisi yaparım.

    — artık ağır tepsi taşımaman gerektiğine de karar verildi. bu da yeni görevlerinin listesi.

    — dinle! o kaldırım taşları yüzünden düştüm. yerinden çıkmışlar. başka kimse düşmeden onları yaptırsana.

    — yeni görev listeni okuyacak mısın?

    — o taşları düzelttir. o “değerli beyefendilerin” takılıp düşmesini istemezsin.

    — hayır, istemem tabii.

    kâhya Stevens, öyle profesyonel, öyle işine sadık, öyle disiplinli bir idareciydi ki babasının yaşama veda haberini dahi büyük bir soğukkanlılıkla karşılamıştı. işte müdire Kenton ile arasındaki o sahneden.

    — Miss Kenton.

    — evet. bay Stevens, çok üzgünüm. babanız dört dakika önce öldü.

    — anlıyorum.

    — başınız sağ olsun. keşke yapabileceğim bir şey olsaydı. gelip onu görecek misiniz?

    — şu anda çok meşgulüm. belki biraz sonra.

    — bu durumda gözlerini kapamama izin verir misiniz?

    — size minnettar kalırım. teşekkürler.

    ardından müdire Kenton, baba Stevens’ın yanına gitmek üzere ayrılırken kâhya Stevens, müdire Kenton’a seslenir.

    — Miss Kenton. babam işime devam etmemi isterdi. onu düş kırıklığına uğratamam.

    — hayır, elbette.

    kâhya Stevens, malikânelerine gelen misafirlerden birinin personeliyle kısa bir sohbet eder. o sohbette kâhya Stevens’tan etkileyici sözler işitiriz.

    — burayı hoş bir yuvaya çevirmişsiniz. hayatından memnun biri gibi görünüyorsunuz.

    — benim felseme göre bay benn, insan işverenine hizmet vermek için elinden gelen her şeyi yapmadan hayatından memnun olduğu söylenemez. bunun için o işverenin yalnız mertebe ve servet olarak değil, ahlâki açıdan da üstün olması gerekir.

    kâhya Stevens’ın içten içe müdire Miss Kenton’a duyduğu aşk hepimizi nasıl da etkilemişti. müdire Miss Kenton’a aşk beslemesine rağmen içine kapanıklığını, profesyonelliğini bir türlü yenip sevgisini, ilgisini gösterememesi hepimizi üzmüştü. beni en çok etkileyen şey kâhya Stevens ile müdire Miss Kenton’ın “yaşanamayan aşk”ıydı. keşke kâhya Stevens, Miss Kenton’ın yaktığı ışıklarına cevap verseydi. sonradan yaşanmamışlıklarına kendi de görece pişman oldu, fakat artık her şey için çok geçti.

    müdire Kenton, Darlington malikânesi’nde yeni işe alınan yahudi asıllı alman iki genç kadının sırf yahudi olduğu için işten atılmalarına hiddetle karşı çıkar. göçmen personeller işten çıkarsa ben de burayı terk ederim diyerek tepki koyar. daha sonra kâhya Stevens, lord Darlington’ın emri üzerine göçmen kadınların işine son verir. ardından kâhya Stevens, müdire Kenton ile yeni personel alımı için başvuranları değerlendirir. o sırada müdire Kenton’ın unutulmaz tiradı gelir.

    — o uygun değil.

    — tam tersi. onu istiyorum. benim denetimimde olacak.

    — uygun değil.

    — iyi çalışır. bunu sağlarım.

    — o hâlde tamamen sizin sorumluluğunuzda.

    der, kâhya Stevens. ve devam eder;

    — almaz kızlar yüzünden ayrılmayacak mıydınız?

    ardından müdire Kenton’dan o yaralayıcı, can yakan tiradı gelir.

    — gitmiyorum. gidecek yerim yok. bir ailem yok. ben bir korkağım. evet, evet. korkağım. gitmekten korkuyorum. gerçek bu. dışarıdaki dünyada gördüğüm tek şey yalnızlık ve bu beni korkutuyor. işte yüksek ilkelerim bu kadar değersiz. kendimden utanıyorum.

    kâhya Stevens öteden beri duygularını ve zaaflarını gizleyen bir adamdır. özellikle işinde dikkatini dağıtan hiçbir şey olmasını istemez. hatta altında çalışan genç ve güzel personelleri sırf dikkat çekici oldukları için pek istemez. müdire Kenton’ın işe aldırdığı yeni genç kadın da kâhya Stevens’ın dikkatini dağıtabilecek güzellikte bir kadındır. fakat işini iyi yaptığı için kâhya Stevens çalışan o güzel kadından memnun kalır. müdire kenton, kâhya Stevens’taki bu özellikleri fark eder ve aralarında şu hoş diyalog geçer.

    — size şapka çıkarıyorum miss kenton. bu kız gayet iyi çalışıyor. haklıydınız, ben yanıldım.

    — yüzünüzdeki tebessüme bakın.

    — ne tebessümü?

    — içinde farklı bir hikâye barındırıyor. sizce de öyle değil mi bay Stevens?

    — neden bahsediyorsunuz, ne hikâyesi?

    — sizce o güzel bir kız, öyle değil mi?

    — öyle mi?

    — personelde güzel kızlar istemiyorsunuz bunu fark ettim. bay Stevens’ımız dikkatinin dağılmasından mı korkuyor? bay Stevens da bir insan ve kendine güvenmiyor olabilir mi?

    — ne yapıyorum biliyor musunuz Miss Kenton? siz konuşurken düşüncelerimi başka yere yönlendiriyorum.

    — o zaman niçin o suçlu tebessüm hâlen yüzünüzde?

    — bu suçlu bir tebessüm değil. sadece bazen saçmalamanız beni eğlendiriyor.

    — bu suçlu bir tebessüm. ona bakmaya dayanamıyorsunuz. onu istemediniz. fazla güzeldi.

    — haklı olmalısınız Miss Kenton. her zaman haklısınız.

    Miss Kenton, kendisine aşık bay benn ile buluşmaya gider. ardından gece saatlerinde kolluk kuvvetleri tarafından malikâneye getirilir. kâhya Stevens, Miss Kenton’ı kapıda karşılar, içeri girerler. kâhya Stevens her ne kadar belli etmemeye çalışsa da Müdire Kenton’ın bay benn ile görüşmesinden hoşnut değildir. çünkü Müdire Kenton’a karşı kendisine bile itiraf edemediği yüce duygular beslemektedir. işte o sırada aralarındaki o müthiş diyalog başlar.

    kâhya Stevens gergin bir şekilde Müdire Kenton’a;

    — umarım iyi bir gece geçirmişsinizdir! evet, iyi bir gece geçirdiniz mi?

    — evet, teşekkürler.

    — güzel.

    ardından miss kenton;

    — neler olduğunu bilmek ister misiniz?

    — üst kata geri dönmeliyim. bu gece bu evde oldukça önemli şeyler oluyor.

    — ahh! ne zaman olmuyor ki.

    der miss kenton. ardından kâhya Stevens üst kata doğru yürümeye başlar. müdire kenton arkasından seslenir;

    — teklifini kabul ettim.

    der müdire kenton.

    — miss kenton!

    diyerek biraz da şaşkın bir ifadeyle seslenir kâhya Stevens.

    — bay benn’in evlenme teklifini kabul ettim.

    — sizi tebrik ederim.

    — istifamı sunmaya hazırım. ama beni daha erken bırakırsanız minnettar kalırım. bay benn iki hafta içinde batı kesimine gitmeyi planlıyor.

    — elimden geleni yaparım. şimdi, izninizle lütfen.

    der ve üst kata gitmeye niyetlenir kâhya Stevens.

    ardından miss kenton, kırgın bir ifadeyle;

    — bay Stevens! burada geçirdiğim bunca yıldan sonra bana diyecek başka bir sözünüz yok mu?

    der.

    — en içten dileklerimle tebriklerimi sunarım.

    diye cevap verir kâhya Stevens.

    — bay benn ve benim için önemli bir figür olduğunuzu biliyor muydunuz?

    — hangi açıdan?

    — ona sizin hakkınızda her türlü şeyi anlatırım. hakkınızda öyküler anlatıyorum. alışkanlıklarınız hakkında, tavırlarınız hakkında, kişisel özellikleriniz hakkında. özellikle yemeğinize biber ekerken burnunuzu nasıl kastığınızı gösterince çok komik buldu. bu bizi her zaman çok güldürür.

    — gerçekten öyle mi?

    der kâhya Stevens hüzünle gözleri dolmuş bir şekilde. ve devam eder;

    — lütfen bana izin verin miss kenton. iyi geceler.

    der kâhya Stevens ve uzaklaşır.

    ardından müdire kenton’ın o aşk, kırgınlık, hüzün dolu bakışları eşliğinde sahne sona erer.

    filmde pek çok etkileyici sahne vardı. beni en çok etkileyen sahne ise filmin sonlarında kâhya Stevens ile müdire miss kenton’ın son buluşmalarıydı. ne kadar da hüzünlüydü. hele o son vedalaşmalarından sonra miss kenton’ın otobüse bindiğinde kâhya Stevens ile birbirlerine attıkları o son bakışı unutmak mümkün mü?

    --- spoiler ---

  • sosyaliize

    blog sözlük’ün en önemli yazarlarındandır.

    sözlüğe ilk geldiğim zamanlarda, onun öncesinde ve bugün de sözlüğe değer katan bir arkadaşımızdır.

    sosyaliize’nin blog sitesinde okunmaya değer birbirinden önemli, farklı ve güzel çok kıymetli yazıları bulunuyor. pek yorum yapmayan biri olsam da ara ara bloğuna göz atıyorum.

    kendisini epey zamandır sözlükte görmüyordum. açıkçası bu kadar ara verdiği için biraz endişelenmedim değil.* çünkü sözlükte görmeye, yazılarını okumaya en çok alıştığım yazardır. neyse ki iyi bir şekilde sözlüğe dönmüştür. çünkü o sözlüğün
    daimi müdavimi”dir ( :

    yazılarından samimi, dürüst, eğlenceli, iyi niyetli biri olduğunu hemen anlayabilirsiniz. kendinden küçüklerine ablalık ettiğini gözlemlersiniz. ayrıca sözlüğe yeni katılanlara da yardımcı olmuşluğu çoktur.

    değerli yazar sosyaliize’nin en beğendiğim ve takdir ettiğim özellikleri öz güvenli, kararlı, çalışkan, disiplinli, ne istediğini bilen ve en önemlisi de yaşama sevinci yüksek. yazılarından tanıdığım kadarıyla içinde bulunduğu olumsuz durumlardan çabucak kurtulabilen birisi. bu yönünü de takdir ediyorum.

    bazen moralim bozuk sözlükte dolaşırken kendisinin bazı samimi, eğlenceli paylaşımlarını görüyorum ve bundan hoşnut oluyorum. bunun için de teşekkür ediyorum.

    sosyaliize ile aramızda geçen kısa bir diyalogtan da anladığım kadarıyla nezaket sahibi saygılı birisi.

    şahsi görüşümce dünyanın en kutsal mesleği olan öğretmenlik mesleğini icra ettiği için kendisine ayrıca saygı duyuyorum. umarım ülkemize, kurucu önderimiz Atatürk’e ve cumhuriyet değerlerimize layık aydınlık nesiller yetişmesinde önemli katkıları olur.

    yazar arkadaşımın mahlasını da sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.

    son olarak sosyaliize’nin olmadığı bir blog sözlük tahayyül edemiyorum.

    sevgili yazar sosyaliize, sana sevdiklerinle birlikte sağlıklı, huzurlu, neşeli, başarılı güzel bir yaşam diliyorum. iyi bak kendine..

    ekleme

    ne kadar özel bir insan olduğunu bir kez daha kanıtlamış güzel insan ( : ayağına taş değmesin..
  • yedi numara

    bir zamanlar trt’de yayınlanan yolları yedi numara’da kesişen üniversiteli gençlerin ve çevresindekilerin hayatlarının anlatıldığı harikulâde televizyon dizisidir.

    dizinin başrollerinde; şebnem sönmez, engin alkan, gülden güney, nuray uslu, ayça mutlugil, tuba erdem, volkan girgin, okan selvi oynuyor. diğer önemli rollerde ise; ruhi sarı, özlem türkad, olgun şimşek, sedef pehlivanoğlu, Çağlar Çorumlu, aşkın şenol, Taner Ertürkler oynamıştır.

    dizinin senaristliğini ve yapımcılığını oya yüce üstlenmiştir. yazar ekibinde oya yüce dışında nuray uslu, volkan girgin, ayça mutlugil, alev toprakoğlu ve bulunmaktadır.

    yönetmen koltuğunda Sadullah Celen ve Haluk Bener oturmaktadır.

    dizi tarihimizin en güzel, en doğal, en samimi, en sıcak, en tatlı, en yalın, en hoş, en harika, en muhteşem dizilerindendir.

    senaryosu harikulâdedir. diyaloglar doğal, samimi, zekice ve mizah ayarı mükemmel. küfür etmeden yeri geldiğinde keskin zekâyla yapılan diyaloglarla güldürebilen, yeri geldiğinde insanı derin hüzne boğan çok özel bir diziydi.

    Zeliha yenge’nin her şeye saçını süpürge etmesi ve içinde bir sızı olarak dinmeyen çocuk hasreti, haydar emmi’nin bakkal ve mantıcı maceraları, rüya’nın umursamazlığı, Ayten’in aklı bir karış havada oluşu, Armağan’ın genç yaşta annesinin rolünü üstlenip kız arkadaşlarını bir anne edasıyla koruyup kollaması, cansu’nun muziplikleri ince zekâsıyla yaptığı espirileri. haydar’ın sayısal dehası, recep’in müsriflik yakınmaları, satılmış’ın ticarete atılıp erken yoldan köşeyi dönme maceraları, sabit’in ilerde bir gün cüneyt arkın, tarık arkın gibi büyük aktör olma hevesleri, asiye’nin açık sözlülüğü, berat’ın küçük üçkağıtçılıkları, yusuf güdük’ün nevi şahsına münhasır tavırları, meryem’in saflıkları ve daha fazlası. Tüm detayları çok gerçekçi çok samimi çok doğal bir şekilde yansıtılmıştı.

    yedi numara’ya sıradan bir televizyon dizisi demek büyük haksızlık olur. komedi süsü altında ülkenin en önemli sorunları eğitim, siyaset, sosyal çevre gibi konuları ince ince bir nakış gibi nasıl da işliyorlar. ülkemiz kadınlarının her durumda, her koşulda mutlaka eğitim alması gerektiği en yalın hâliyle işleniyor. kadınların kimseye muhtaç olmamasının, kendi iradesiyle hareket edebilmesinin, ekonomik bağımsızlığını kazanmasının ancak ve ancak eğitim alarak gerçekleşebileceğinin altını ne güzel çiziyorlardı.

    yedi numara’yı günümüz dizilerinden ayıran çok değerli bu husus var. o da hiçbir karakterin ön plana çıkmaması ve hiçbir karakterin arka plana atılmaması. oya yüce’nin ve diğer senaristlerin bu konudaki hakkâniyetini takdir ediyorum.

    zeliha yenge ile vahit emmi’in çocuklarının olmayışı ne kadar hüzünlüydü. bu eksikliğini zeliha yenge haydar, recep, satılmış, rüya, armağan, cansu ve ayten'i sanki kendi çocuklarıymış sevmesi, sahiplenmesi, özel alâka göstermesi ne kadar da naifti. zeliha yengenin vahit emmi ile bu üç erkek yeğenler ve dört kız kiracıyla atedâ bir evcilik oyunu oynamasını onlara öz anneleriymiş gibi davranmasını, hayâller kurmasını hatırladıkça hüzünlenirim.

    bölümlerde sürekli aynı konuların işlenmemesi, her bölüm farklı heyecanlar, hüzünler, neşeler ortaya çıkması bölümlerin büyük çoğunluğunun birbirinden bağımsız olması güzel bir detaydı.

    cansu, rüya, armağan ve ayten’in pazar sabahları kahvaltıdan sonra pek çok farklı gazeteyi okuyarak hasbihâl etmeleri, dedikodu yapmaları ne hoştu.

    dizi baştan sona senaryosuyla, oyunculuğuyla, yönetmenliğiyle, görselleriyle harikulâdeydi. tek bir olumsuz yönü vardı o da arka plandaki kahkaha efektleri. keşke o gülme sesleri hiç kullanılmasaydı.

    dizideki espriler son derece zekice kurgulanmıştır. güncel ve siyasi konular üzerine ince espriler yapılırdı.

    dizi başlarken jenerik sırasında müzik eşliğinde arka planda olayların akışını göstermesi hoş bir detaydı.

    öyle içten, öyle doğal, öyle gerçek bir diziydi ki hâlen jenerik müziğini duysam içim huzurla, neşeyle dolar, ruhum hoşnut olur.

    vahit emmi’nin dizi boyunca önemli olaylardan sonra bir bilge edasıyla yaşam deneyimlerini aktarması, gençlere nasihatler vermesi takdire şayandı.

    yedi numara, komedi türü görünümünün altında aslında büyük hüzünler, büyük aşklar, büyük acılar barındıran bir diziydi.

    yedi numara’da dikkatimi çeken şeylerden biri de aynı oyuncuları farklı karakterlerle faklı zamanlarda diziye dahil olmasıydı. ve bu oyuncular bu karakterleri başarıyla icra ediyordu.

    recep ile ayten’in atışmaları bazen hoş, bazen ise sinir bozucu olurdu. dizi boyunca birbirlerine fırsat buldukça sataşsalar da yardıma ihtiyaç duyduklarında da hemen birbirlerinin yardımına koşmaları çok değerliydi benim için.

    trt yapımlarının en sevdiğim özelliklerinden biri de dizileri tadında bırakmasını biliyor. yedi numara da o yapımlardan biriydi.

    yedi numara sayesinde kelime dağarcığım inanılmaz gelişmişti. yerli ve yabancı o kadar çok yeni kelime öğreniyordum ki onları bir an önce zihnime yerleştirip cümle içinde kullanmak istiyordum. meğer anadolu’da kullanılan ve benim hiç duymadığım ne kadar çok kelime varmış yedi numara sayesinde öğrendim.

    bu muhteşem senaryonun, hassas konuların, harika diyalogları ancak bir kadın yazar bu kadar mükemmel yazabilirdi diye düşünüyorum. çünkü kadınlar erkeklere kıyasla daha derin düşünürler.

    dizinin bazen eğlendiren bazen ise düşündüren zekâ dolu ince mizahi esprilerini çok seviyordum.

    oyuncuların hepsi rolünün hakkını veriyordu.

    zeliha yenge’nin kızamamaları ne kadar da nahifti.

    yedi numara’da oynayan konuk oyunculardan bahsetmek istiyorum şimdi. bugün ülkemizde kaliteli oyunculuklarıyla hatırı sayılır yetenekler olan bu oyuncular yedi numara’nın tedrisatından geçmiştir. bu isimler yedi numara’dan sonra çıkış yakalayan oyunculardı. yedi numara için bir nevi oyuncu yetiştirme merkezi diyebiliriz. işte o isimlerden bazıları.

    Demet Evgar
    Çağlar Çorumlu
    Ali Atay
    Ahu Türkpençe
    İlker Ayrık
    Mustafa Üstündağ
    Engin Hepileri

    yedi numara, ailemizin dizisiydi.

    yedi numara’nın bölümlerini trt’nin internet sitesinden izleyebilirsiniz. bu konuda bir eleştirim olacak. yobaz iktidar devletin bağımsız olması gereken ve halktan vergi alan kanalı trt’ye nasıl nüfuz ettiyse içki bardaklarını buğulandırarak sansür uyguladığı yetmemiş gibi sarhoş, içki, şarap, şerefe, sigara hatta iyice abartıp içmek gibi kelimeleri dahi yasaklayarak son derece yersiz bir sansür uyguluyor ve dizinin tüm doğallığını bozuyor ne yazık ki.

    şimdi önemli karakterlerimize kısaca değinelim.

    zeliha ballıoğlu: yedi numara’nın olmazsa olmazıdır. gurbette öğrencilik yapan piliçlerinin ve koçlarının kan bağı olmadan anasıdır. şöyle ki yıllarca bıkmadan usanmadan piliçlerine ve koçlarına tüm yemeklerini hazırlar, çamaşırlarını yıkardı. hatta her gece bıkmadan yedi numara’daki evlatlarına gece sütü içirirdi. yüreği sevgi ve şevkat doludur. vahit’ine sonsuz bir sadakat ile aşıktır. vahit’ine olan sevdası her zaman örnek olmuştur. evliliğinde ve mantıcıda arka planda gibi gözükür fakat her başarılı şey onun sayesinde gerçekleşir. vahit ballıoğlu’nu vahit ballıoğlu yapan kişidir.

    vahit ballıoğlu: recep, haydar, satılmış ve sabit’in öz emmisidir. recep kadar olmasa da kendisi pintidir. para harcamayı sevmez, sadece sevdikleri için para harcamaktan çekinmez. zeliha yenge ile arada bir ince mizah yaparak tartışırlar. bu tartışmalardan her zaman kendisinin galip çıktığını sanır fakat her mevzunun sonunda zeliha yenge galip gelir.

    Ayten Mutlugil: Ankara Pilici’dir. Bakımına ve güzelliğine aşırı önem verir. şıpsevdi bir karakterdir. dizi boyunca çok fazla sevgilisi olmuştur. tartışmalarda en çok sesi çıkan karakterdir. recep ile atışmaları meşhurdur. mimiklerini ve ses tonunu olağanüstü kullanır. dizinin en yetenekli oyuncularındandır.

    Rüya Uslu: İzmir Pilici’dir. aşırı duygusal bir karakterdir. pek çok şeyden korkar. cansu’nun dizi boyunca en çok uğraştığı karakterdir. sürekli ağlayarak bunalıma girmesi meşhurdur. etrafında biri bunalıma girecekse ona severek eşlik eder. “ya armağan ya” repliğiyle bilinir. başlarda doktor deniz denen gıcık bir tiple beraber olsa da ilerleyen bölümlerde hayatının aşkı evren’ini bulur. en sevdiğim karakterlerdendir.

    Cansu Güney: Antalya Pilici’dir. dizinin en şakacı, en esprili karakteridir. arada yaptığı eşşek şakaları yüzünden yedi numara sakinleri tarafından cephe alındığı olmuştur. rüya’yı korkutma şakaları meşhurdur. başlarda mustafa abisiyle kötü sonuçlanan bir aşk hikâyesi olmuştur. ilerleyen bölümlerde yusuf güdük ile gerçek aşkı bulmuştur. dizideki en sevdiğim karakterlerdendir.

    Armağan Erdem: Bursa Pilici’dir. Kızlar arasında strateji üretme, karar verme, kararı anında uygulama gibi özelliklerinden dolayı lider konumdadır. duygularından çok mantığına önem verir. yedi numara’da her zaman ve her durumda en mantıklı kararları veren kişi olarak bilinir. uzun aforizmalar içeren cümleleriyle meşhurdur. ayrıca haydar ile olan aşkı dillere destandır.

    Haydar Ballıoğlu: Kendisi matematik konusunda üstün zekâya sahip bir dâhidir. şöyle ki beş basamakları sayıları bile birkaç saniye içinde kalem dahi kullanmadan çarparak doğru sonuca ulaşır. “Yanlış bir şey söyledim herhalde, galiba, sanırsam” sözü meşhurdur. armağan’a olan aşkı o kadar derin o kadar güçlüdür ki bu sevdadan dolayı dağları bile delebilir.

    Recep Ballıoğlu: dizinin en pinti karakteridir. Haydar’a kıyasla uyanıktır. Parayı çok sever ve az para harcamak için alışverişleri çorlu’daki ucuzcu marketten yapar. “müsrifliğin lüzumu yok” repliği meşhurdur. ayten ile yıldızları bir türlü barışmaz. ayten’le dizi boyunca atışırlar. en önemli özelliklerinden biri de gideceği yerleri bulmak için sırtını daima aksaray’a verir. çünkü bu eskiden babasıyla hal’e meyve sebze indirirken geliştirdiği bir stratejidir. meryem ile sevgilidir ve mutlu sonları vardır.

    Satılmış Ballıoğlu: Haydar ile Recep’in emmi oğludur. onların peşine takılıp İstanbul’a gelmiştir. her zaman üstün bir ticari zekâya sahip olduğunu düşünür. istanbul’da iş kurmanın hayâlini kurar. “Akarı yok, kokarı yok, temiz iş” sözüyle meşhurdur. dizide ilk on üç bölümde yer alır.

    Sabit Ballıoğlu: Recep’in ağabeyidir. Diziye sonrada dahil olan ve en sevilen karakterlerdendir. Aktör olmak için köydeki odun deposunu bırakarak İstanbul’a gelir. Kendisini Tarık Arkın olarak tanıtır. Bu, sanatçı duruşudur ve normal sözü meşhurdur. herkesle iyi geçinir. kimseyle bir derdi yoktur. yaptığı başarılı taklitlerle yedi numara halkını güldürmüşlüğü çoktur. yanık sesiyle çok güzel türküler söyler. diziye geç katılıp erken veda edenlerdendir. en sevdiğim karakterlerdendir.

    meryem:ballıoğlu adayı: dizideki en saf karakterdir. her şeye inanır. isimleri sürekli yanlış telaffuz etmesiyle meşhurdur. mantı şiparişleri için adres sorarken kilometrelerce yürümüşlüğü bile olmuştur. bir iki kere adları doğru söylediği olmuştu ve herkesi çok şaşırtmıştı. mantıcıda zeliha yengenin yardımcısı ve recep’in yavuklusudur. recep ile mutlu sonları vardır.

    Yusuf Güdük: yedi numara tayfasına sonradan katılanlardandır. nevi şahsına münhasır bir katakterdir. Kendisine özgü gülüşü meşhurdur. recep gibi cimridir. fakat mevzubahis cansu olunca akan sular durur. Nokta, bitti sözü meşhurdur. merttir. kimseden korkmaz. sevdikleri için her şeyi göze alır. aşık olduğu kadın dahil herkese aslanım ön adıyla hitap eder. Cansu’nun tatlı belasıdır ve uzun emekleri sonunda muradına erer. ayrıca çağlar çorumlu’nun büyük oyuncu olacağı daha o zamandan belliymiş.

    asiye: diziye satılmış’tan dolayı katılmıştı. rolü gelip geçici sanmıştık fakat kalıcı oldu. karadenizlidir. zeki ve uyanık bir karakterdir. yedi numara’nın kızlarıyla ve zeliha yengeyle arası hep iyi olmuştur. kızlara hayat tecrübelerini aktarıp pek çok konuda yardımcı olmuştur. zeliha yengeye de mantıcıda yardım eder. ilerleyen zamanlarda berat ile evlenir, bir de bebekleri olur.

    berat çolağangiller: diziye sonradan katılmıştır. cingöz ve iş bitiricidir. başlarda çoğu izleyici gibi ben de kendisinden hiç haz etmemiştim. daha sonra karakterindeki iyileşmeden dolayı izleyici kendisine alışmış ve görece sevmişti.

    evren: diziye sonrada dahil olanlardandır. rüya’nın arayıp da bulamadığı aşkıdır. rüya gibi duygusal bir çocuktur. rüya’yla birbirlerine aşk mektupları yazıp özlü sözler söylemeyi severler. dizide sevdiğim karakterlerdendir.

    doktor deniz: yedi numara’nın en sinir bozucu karakteridir. espri yapamamasıyla meşhurdur. rüya ile ilk bölümlerde sevgilidir. neyse ki rüya daha fazla düşmeden kendisinden kurtulmuştu.

    ~yedi numara’yla ilgili anekdotlar~

    * Yedi Numara’nın ilk mekânı Üsküdar’dadır. ilk on üç bölüm Kandilli Derman Sokak Numara 1’deki tarihi köşkte çekilmiştir. Kandilli iskelesinden yukarı çıkan yokuşu takip ederseniz o yol sizi bu tarihi ahşap binaya götürecektir. İlk on üç bölüm çekimlerinin ardından bu zarif ahşap konakta çekimler sona erer. artık yeni yedi numara’lı sıcak yuvamız Beyazgül Caddesi No:55 Arnavutköy Beşiktaş adresinde bulunan tarihi ahşap binadır. dizi bitene kadar çekimler bu binada gerçekleşmiştir.

    * yetmiş beşinci bölüm senarist oya yüce tarafından final bölümü olarak yazılır. zaten başta on üç bölüm olarak planlanmış fakat dizi tutunca iki sezona uzatılır. oya yüce yetmiş beş bölüm tadında kalması için yeterli, daha da uzatılırsa kalitesi bozulabilir, dizinin tadı kaçabilir düşüncesiyle yedi numara hikâyesini yetmiş beşinci bölümle unutulmaz bir final yaparak sonlandırır. daha sonra izleyicilerden devam etmesi için telefonlarla, mektuplarla, e postalarla müthiş bir talep olur. oya yüce kafasındaki yedi numara’yı bitirdiği için uzatmak istemez. daha sonra oyuncu ekibinden rüya, ayten ve recep yeni senaryo yazarak yaklaşık yarım sezon -on yedi bölüm- daha diziyi uzatırlar. iyi ki de uzatmışlar. tadı damağımızda kalmıştı.

    oya yüce’nin yedi numara’nın bitmesine dair açıklaması

    “sevgili 7 numaracılar,

    tartışmaları önleyecek, merakları giderecek o cümleyi kurmak, sanırım dizinin yazarı ve yapımcısı olarak bana düşüyor.

    evet, 7 numara 75. bölümüyle veda edecek…

    forum’da okuduğum kadarıyla, “bitiş” fikrine çeşitli nedenler aranmakta, tahminler yapılmakta. oysa iki yıllık 7 numara serüveninin bir tek bitiş nedeni var: ben…

    öyküler de tıpkı aşk gibi; eğer gelişmiyorsa geri gidiyor demektir. 7 numara benim kurguladığım bir öykü, bir düştü, o’nun aracılığıyla ve sınırları dahilinde duygularımı, yaşama bakışımı, inançlarımı gerek ekibimle gerekse de sizlerle paylaştım.

    belki fark etmediniz ama siz benim dünyamı seyrederken, verdiğim tepkiler ölçüsünde ben de sizin dünyalarınızı, düşlerinizi, beklentilerinizi seyrettim. sonuçta kurmaca bir öykü, bir dizi üzerinden iletişim kurduk. böylece yüzlerini bile görmediğim binlerce tanıdığım oldu. belki sizlerle hiç karşılaşmadık ve karşılaşmayacağız ama biz tanıştık…

    iki yıl sonunda, 7 numara benim içimdeki yolculuğunu tamamladı. sırf tutulduğu için onu daha fazla uzatmak, hepimizi tanıdık kılan bir anlamın içini boşaltmak, 7 numara’yı; tadını tükettiği ama para getirdiği için sürdürülen bir dizi olarak görmek istemiyorum. tanışıklığımıza duyduğum inançla; kalitesini yitireceği anı kestiremeyip artık gitmesi gerektiğini anlayamayanların bönlüğüne düşmeden; dizimizi bitirme kararını benim kadar savunacağınızdan eminim. bırakalım ortak yaşadığımız bir aşk, en ateşli hâliyle anılarımızda kalsın. o’nun zaman içerisinde yıpranıp eskiyişini yaşamak, bana olduğu kadar size de acı verecektir.

    her bitiş, yeni başlangıçlara gebedir… ben ve yol arkadaşlarım bundan böyle yeni başlangıçlara imza attıkça, sizlerle tanışıklığımız kaldığı yerden devam edip gelişecek, hatta dostluğa dönüşecek umudundayım.

    ekip olarak kendi aramızda yakaladığımız 7 numara ruhunu bizimle paylaştığınız için, bir dizi aracılığıyla birbirimize dokunabildiğimiz için çok mutluyum.
    hoşçakalın ve merheba...”

    oya yüce

    07.07.2002

    * senarist oya yüce* ve yönetmen sadullah celen* dizide kısa süreli konuk oyuncu olarak görünmektedir.

    * recep ile meryem dizi çekimlerinde tanışıp gerçek hayatta evlenmişler.

    * zeliha yenge* ile sabit* gerçek hayatta evliymiş.*

    * ayten* ile evren* de gerçek hayatta evlidir. ayça mutlugil ile taner ertürkler sanıldığı gibi yedi numara’da tanışıp evlenmemişler, aralarındaki aşk lise yıllarına dayanıyormuş. tanışma öykülerini Ayça Mutlugil'den dinleyelim.
    “Taner ile lisede tanıştık. Taner o dönem okulun en popüler ve en yakışıklı genciydi. Hatta arkadaşlarımla Taner’i elde edip edemeyeceğime ilişkin iddiaya bile girdik. Neticede ikna ettim. Taner okul nöbetçisi olduğu gün bacağımı sahte alçıya alıp benimle ilgilenmesini sağladım. O sayede tanışıp arkadaş olduk. Sonra Sonra da birbirimize aşık olduk.”

    * yedi numara sakinlerinden kimsenin cep telefonu olmamıştır. bu durum da dikkatimi çeken bir detaydı.

    yedi numara bir televizyon dizisinden çok daha fazlasıdır.

    aşağıda yedi numara hakkında uzun ve detaylı bir yazı yazacağım. izlemeden önce ayrıntıları öğrenmekten hoşlanmıyorsanız aşağıda yazılanları okumanızı önermem.

    --- spoiler ---

    zeliha yenge ile vahit emmi arasındaki diyaloglar çok güzel çok özeldi. hatırımda kalanlardan bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum.

    on ikinci bölümde zeliha yenge satılmış ile meryem’i evlendiremedikleri için komşusu behiye’ye mahcubiyet hisseder ve bu mahcupluğu gidermek için haydar’la recep’ten birini komşusu behiye’nin akrabası meryem ile evlendirmeyi düşünür ve bunu kocası vahit’e söyler. ve diyaloğumuz başlar.

    — olmaz zeliha! başımıza ne dertler geldiğünü bilüyon. biz burada meryem’e koca yetiştirme çiftliği değilüz.

    — beni düşünmüyorsan, behiye’yle meryem’i düşünmüyorsan bari oğlanları düşün vahit’im. bir daha meryem gibisini nerden bulacaklar.

    — haklısun. onun için gönlüm rahat ya.

    — meryem kız gamlara düşsün, behiye yüzüme bakmasın, benim için parım parım paralansın, bir sen sözünden dönme.

    — zeliha! ben duygu sömürgesi miyüm sömürüp sömürüp duruyon.

    — asıl sen benim duygularımı sömürüyon, şahsiyetimi kemiriyon, semirdikçe semiriyon.

    — son kısmın kafiyesi fena değildü, ama duruma pek uymadu. üstersen bir de serbest hece dene.

    — iyi bak serbestçe heceliyom. ben çok ü zü lü yom.

    — seni de serbest bırakmaya gelmiyor be.

    şimdi de zeliha yenge ile vahit emmi arasındaki ince mizah içeren bir diyaloğu paylaşmak istiyorum.

    on üçüncü bölümde vahit emmi yedi numara’ın müze yapılacağı haberini telefonla ağabeylerine bildirir ve zeliha yenge’le arasında şu sıcacık ince espiriler barındıran şahane diyalog başlar.

    — ee ne diyorlar vahit’im?

    — evin parası ödenince abülerime paylarını yolluyucaz. haydar’la recep’e de ev tutacaz.

    — e piliçler, piliçler n’olacak?

    — onlar da kiralik bir ev bulurlar elbet.

    — ya bulamazlarsa, ya karda kışta ayazda sokakta kalırlarsa, ya kötü adamların ellerine düşerlerse, ya kötü adamlar bunları sağda solda dilendirirlerse?

    kibritçi kız yazıldı, artık başka bir konu bul üstersen.

    — vah benim koçlarım vah benim piliçlerim! bir şeyler yap vahit’im!

    — istersen oğlanlarla kızları komple nüfusuma geçüreyim zeliha.

    — e geçir.

    — nüfusumda izdiham mı yaratmak istiyon zeliha. daha mantıklu bir teklifte bulun.

    — iyi. hepsini bizim eve alalım.

    yedi numara’nın müze olacağı için ev sakinleri eşyalarını toplamak zorunda kaldığı gün ne hüzünlüydü. hele eşyalarını toplarken birlikte yaşamış oldukları iyi-kötü anıları gözlerinin önünden film şeridi gibi geçirmeleri beni derinden etkilemişti.

    zeliha yenge’nin çocuk hayâli dizi boyunca beni en çok etkileyen hususlardan biriydi. etrafta annelik duygusundan yoksun, anne olmaması gereken pek çok kadın varken o kadar anaç, kalbi o kadar sevgi, şevkat dolu bir insanın çocuğu olamamasını bir türlü kabul edemiyordum. keşke zeliha yengem ile vahit emmimin çocukları olsaydı be sözlük.

    yirmi altıncı bölümde zeliha yenge hayâl dünyasında hamile oluyordu. bu durumu bütün yedi numara sakinleri neşeyle karşılıyordu. daha sonra gebe kalmadığı gerçeğiyle yüzleştikleri sahnede vahit emmi’mle birbirlerini teselli ederlerken ki sahne son derece duygusaldı. o sahnede vahit emmi’min zeliha yenge’me söylediği şu sözler hâlen hatırımdadır.

    — bana uyanıkken tatlı rüyalar gördündün ya zeliha’m. rüyaların en güzeli senin olsun. sen sabah uyan ama bırak ben bu rüyadan hiç uyanmayayım.

    haydar ile armağan arasında yedinci bölümde aşk/sevda üzerine geçen muhteşem bir diyaloğu paylaşmak istiyorum şimdi.

    — hava mı alıyorsun?

    — hı hı sıkıldım biraz. sabahtan beri aynı mevzu.

    — nasıl?

    — bizim kızlar. akılları fikirleri aşkta meşkte. başka hiçbir şey düşündükleri yok. oysa hayatta daha ciddi şeyler de var. bunları niye sana anlatıyorum ki. belki seni de kendime benzetiyorum da ondan. senin de önceliğin okuyup adam olmak. aşk, meşk bunların benim için değeri sıfır.

    — sıfır bir değer değildir. bir sayı bile değildir. anca başka bir sayının yanına gelince değer yaratır. tıpkı sevda gibi. sevdanın da tek başına bir değeri yok. ille de biri olmalı. sıfır ne kadar çoksa sevda o kadar çoğalır. sevda ne kadar çoksa insan o kadar çoğalır büyür.

    — sen ne kadar güzel şeyler söylüyorsun böyle haydar.

    — biri dese ki sevdamı al kendine ekle, bir ömürle çarp, sonra sonsuza eşitle. yine değeri sıfır mı olur senin için?

    — bilmem ki. bana daha önce kimse böyle bir şey söylemedi.

    — bugün söylüyor işte.

    armağan, rüya’nın kafaya taktığı ressam Adviye Hulusi hakkında ayten’in sanat tarihi konusunda donanımlı sevgilisinden bilgi aldıktan sonra hüzünlenir ve bahçeye çıkar. kendini ve ülkemizdeki kadınların durumunu düşünür, hüzünlenir. o sırada müştemilattan gelen haydar ile rastlaşırlar ve aralarında geçen hüzünlü, yaralayıcı, insanı derinden etkileyen diyalogları başlar.

    — neyin var?

    — hiç. düşünüyordum.

    — neyi düşünüyorsun?

    — kadın olmak ne zor diye. kendimi, kızları, asiye’yi, zeliha yenge’yi, meryem’i düşünüyordum. biz de varız diyebilmek için ne çok mücadele ettiğimizi düşünüyordum. adliye hulusi yaşarken de böyleymiş, bugün de değişen hiçbir şey yok. o hep bu değişmeyen kadın yüzlerini çizmiş işte.

    — o da kim?

    — o bulduğunuz resimlerin sahibi.

    ahh armağan ahh! bu sözlerinin üzerinden yirmi iki yıl geçti. kadınların durumunun daha iyi olması beklenirken bağnaz iktidar yüzünden daha da kötüleşti. ancak inanıyorum ki yakında güzel ülkemizin güzel yürekli kadınları “güneşli güzel günler” görecek.

    yetmişinci bölüm en güzel en keyifli hoş en samimi en naif bölüm sonlarından biriydi. o sahneyi izlerken içime huzur, neşe dolmuştu.

    on birinci bölümde asiye’nin yedi numara kızlarına anlattığı hayat hikâyesi ne de üzmüştü hepimizi. o sahneden.
    “okuma yazmam yok benim. istedim, kız çocuk okumaz dediler. hemen evlendirdiler. beş çocuk ettim. sonra kocam öldü. uşakları koca tarafım aldı. beni de yolladılar yine baba evine. dul kadın dediğin iki kat eksik. daha bir eğildi boynum. okusaydım ya, hiç evlenmezdim. kadın dediğin zaten adamdan sayılmaz, bir de elinde mesleği yoksa uyy iyice erkeğin oyuncağı. erkek ondan sonra ister atar, ister satar, ister kandırır. kalmaz beş paralık değerin. söyleyin ona evlenmesin. okusun önce. kendine sahip çıkamayan kadın başkasından sahiplik aranır çünkü.”

    emmi oğulları mor koyun meler gelir türküsünü ne çok severdi. hatta arada bir söyledikleri amanini mor koyun türküsünü kızlara da öğretmişlerdi, birlikte söyemişlikleri de vardı. ne güzeldi.

    armağan ile haydar arasında diyaloglar beni hep etkilemişti. aralarında geçen konuşmalardan hatırımda kalanları paylaşmak istiyorum şimdi.

    dördüncü bölümde haydar, armağan’ların fatura parası çıkışmadığı için doğduklarından beri yanından ayırmadığı kadim dostları, can yoldaşları paskal ile ferit’i* satmak durumunda kalarak armağan ve arkadaşları üzülmesin diye fatura paralarının eksik olan kısmını tamamlaması ne erdemli bir davranıştı. hâlen hatırımdadır o sahne. haydar ile armağan arasında geçen o harikulâde diyalog.

    — faturaları ödemişsin ama bizim biraz eksiğimiz vardı.

    — ay başında verirsiniz. arkadaşların sevindi mi?

    — çok.

    — ya sen?

    — hem de çok. peki ama eksik parayı nerden buldun?

    — iki eski arkadaşımdan.

    zeliha yenge’yle vahit emmi’nin tartışmalarında vahit emmi her defasında zeliha yenge’ye karşı çıkardı, senin dediklerin olmayacak derdi, fakat günün sonunda hep zeliha yenge’min dediği olurdu. bu da hatırımda kalan hoş bir ayrıntıydı.

    ikinci finali* ilk finalden* daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

    ellinci bölümde bayram vardır. yedi numara’nın piliçlerle koçları bayrama ailelerinin yanlarına gidince zeliha yenge ile vahit emmi koca evde başbaşa kalırlar. zeliha yenge koçlarla piliçlerinin bayramdan erken dönüp vahit emmi’yle kendisine sürpriz yapacağını düşünür. daha doğrusu içinden hep öyle olmasını ister. ve bayramın ikinci gününün gecesi koçlarla piliçleri asiye ve berat’la birlikte plan yapıp zeliha yengeleriyle vahit emmilerine muhteşem bir bayram sürprizi yaparlar. eski zaman bayramlarındaki hacivat ve karagöz oyunları, bu bekarlıktan bıktım usandım kantosu, geleneksel türk tiyatrosu’nun seyirlik oyunlarını oynayarak zeliha yenge’ye vahit emmi’ye unutamayacakları bir bayram yaşatmışlardı. aynı zamanda izleyiciye de unutulmaz anlar yaşatmışlardı.

    cansu’yla haydar’ın yedi numara halkıyla yaptığı çatıdan düşme şakasına en çok armağan içerlemişti. hatta haydar’a o kadar çok darılmıştı ki onu bir türlü affedemiyordu. haydar’ın armağan’a olan aşkla dolu yüreği bu küslüğe dayanamıyordu. bu süreçte beni en çok etkileyen sahneyi paylaşmak istiyorum şimdi. haydar, öz güvenini toplayarak bir demet papatya almış af dilemek için armağan’ın okuluna gitmişti. hem de bunu -bir kadına çiçek almayı- hayatında ilk defa yapıyordu. tüm cesaretini topladı, zemheri ayında edindiği papatyaları alıp armağan’ın karşısına çıkıp, “son bir kez özür dilesem affeder misin?” demişti. armağan ise gururuna yenik düşerek haydar’ı affetmemişti. haydar ızdırapla masanın üstündeki papatyaları aldı, kapıya doğru yöneldi ve armağan’ın kabul etmediği cıvıl cıvıl papatyaları çöp kutusunun üzerine bırakarak ağır ağır adımlarla ilerleyerek oradan uzaklaşmıştı. bu sahne hâlen hatırımdadır ve hâlen yüreğime dokunur.

    sabit’in ve cansu’nun arada seyircilere göz kırpması alışık olduğumuz bir burum değildi, fakat benim hoşuma giderdi.

    elli dördüncü bölümde yedi numara halkı hafta sonu evde sağlam bir temizliğe girişmişti. bu özenli temizliğin ödülü ise hafta sonunun kalan zamanında herkes istediği şeyi yapacak, istediği yere gidecek, istediğini alacaktı. fakat ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. dışarı çıkan herkes hayat palalılığından şikâyetçiydi. recep ile meryem sinemaya gitmek için biletlerin, mısır patlağının pahalılığından, haydar market fiyatlarının artmasından, alt tarafı çay şeker gibi gıda maddeleri alayım derken market kasasında vurgun yediğinden, ayten ile rüya giyim ve kozmetik ürünlerinin pahalılığından, yüzde elli indirime giren ürünlerin sadece yüzde yüz kârla satılanlar olmasından, cansu’yla armağan bilet bulamadığı için üzgündü ve boşuna yol parası verdikleri için ve dışarıda yedikler sandiviçin pahalılığından şikâyetçiydi. onları böyle üzgün gören asiye eğlencelerinin kursaklarında kaldığı için üzülmüştü. armağan, ot gibi yaşarsan sorun yok diyordu. rüyâ, okumazsan, eğlenmezsen gezmezsen, cansu ise yemezsen, içmezsen gelişmezsen sorun yok diye hoşnutsuzluklarını belirtiyordu. ahh çocuklar ahh. iyi ki bu dönemde öğrenci değildiniz. o zamanlar da hayat pahalı olsa da üniversite öğrencileri veya diğer gençler harçlıklarıyla bir şekilde eğlenebiliyordu. alım gücü vardı. bugün gençler harçlıklarıyla değil eğlenmek sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar ne yazık ki. siz bu iktidardaki zamları hayat pahalılığını görseydiniz yaşama sevincinizi kaybederdiniz. neyse efendim konumuza dönelim. bu karamsar havayı kırmak için armağan, “madem eğlenmeye gidemiyoruz, eğlenceyi eve getirelim.” önerisinde bulunmuştu ve eğlencenin maliyetini en aza indirerek evde eğlenceli bir hafta sonu geçirmişlerdi. harika bir sunumla adetâ sinemayı eve getirmişlerdi.

    on ikinci bölümde recep, meryem’in kendisine uygun olup olmadığını ilk buluşmada test etmek ister. ilk buluşmalarını dışarıda müsriflik olmasın diye evde gerçekleştirirler. asiye’nin demlediği çayı içip yanında da meryem’in yaptığı poğaçaları yerler. o sıra aralarında geçen harika diyaloğa bakalım şimdi.

    — kaç şekerli içiyon?

    — hh şeker kullanmam.

    — güzel. şeker sağlığa ve keseye zararlıdır. keseye zarar gelirse sağlık bozulur. sağlık bozulursa keseye zarar verir.

    — poğaçaları beğendin mi?

    — güzel, eline sağlık ama malzemeyi biraz bol tutmuşun.

    — yoo behiye yengemin artan unundan yaptım. peyniri de kalıbın kırıntılarından toplayıverdim.

    ardından recep hayatının kadınını bulmuşçasına gülümseyerek

    — kıyafetin pek yakışmış. hangi mağazadan?

    — sağ ol. hırkayı kendim ördüm. elbiseyi de behiye yengemin artan kumaşlarından diktiydim.

    bu sözleri duyan recep sevinçten elindeki çayı kafasına diker ve

    — benimle evlenir misin meryem?

    meryem de heyecandan çayı fondip yapar ve

    — olur recai.

    işte böyle neşeli bir sahhneydi.

    günümüzde aynı evde kalan dört kız üç erkek öğrenci olsa yobaz iktidar tarafından topa tutulur, çirkin iftiralara maruz bırakılırdı. neyse ki bu mükemmel dizi gününüzde yayınlanmadı. bu dizi o kadar içten, o kadar temizdi ki o dönem bu durumdan kimse rahatsız olmuyor şikâyet etmiyordu.

    otuz dördüncü bölümde recep çarşıya erzak almaya çıkmıştı. erzakları aldıktan sonra eve döneceği sırada yolda iki kişi kendisine adres sordu. recep her zamanki gibi aksaray’a sırtını verdiği tarifini yaptı. ardından çok yorulduğu ve susadığı için markete su almaya girdi. o sırada cüzdanının üzerinde olmadığını fark etti. yana yakıla o az önce adres soran o kişileri aradı, ancak nafile. isyan ede ede eve geldi. o sırada da ev sakinleri kendi dertleriyle uğraştığı için recep’in derdini kimse dinlemiyordu. mutfağın kapısına oturdu ve köyünden gelen erzağını hüzünle koklamaya başladı. o sırada ağabeyi sabit eve geldi ve ağabeyine içini dökmeye başladı. işte o buruk sahneden.

    — ne yapıyon burda sansar?

    — memleketi düşünüyom.

    — nerden çıktı şimdi bu?

    — bu istanbul öyle bir istanbul ki sabit abi, sokaklar korku filmi gibi. insanlar kan emiyor, betonların altında kalıyon. paran yoksa susuzluktan ölüyon. iteleniyon, kakalanıyon, soyuluyon. bizim memlekette herkesin birbiriyle selamı vardır. nereye baksan yeşillik sudur. ben memlekette hiç korktuğumu bilmem. burda korkuyom, bazen dönesim geliyor.

    onuncu bölümde recep, kızlara çok içerlemişti. çünkü recep’e göre kızlar haydar’ı okuldaki kızlarla tanıştırarak haydar’ı başka biri yapmaya çalışıyorlardı. ayrıca okuldaki kızların bu ilgisi haydar’ı kendinden ve satılmış’tan uzaklaştırdığını düşünmesine neden oluyordu. yine bir akşam haydar’ı kızlar çağırmış ve haydar onların yanına gitmişti. recep bu duruma çok bozulmuştu. o sırada recep, armağan’la karşılaşmıştı. işte o sarsıcı sahneden.

    — haydar gitti mi?

    — gitti! ne yapacaktın? ders almak isteyen başka arkadaşların mı var?

    — neyin var recep?

    — arkadaşların vizelerden sonra haydar’ı savurup atacaklar. ama eski haydar’ın yerinde yeller esecek.

    — ben mi suçluyum yani?

    — sen de suçlusun, öbürleri de! çünkü siz şehir demeksiniz de ondan. örfünüz, adetiniz yok. olanı da hor görüyonuz! medeniyet medeniyet dediğiniz acayip karmakarışık bir şey. ama renkli. satılmış’la haydar’ın gözünü boyadı. boyası akınca altından çıkacak hiçbir şey yok.

    — sakin ol recep.

    — biz memleketteyken bu şehir hayatını hiç bilmezdik. satılmış’la uçurtma uçururduk, haydar’la sığırcık kovalardık. beraber tarla sürdük, beraber hasat kaldırdık. hiç ayrılmadık. ama şimdi nerdeler? bak... yoklar. siz aldınız onu benden! şehir aldı!

    yetmiş üçüncü bölümde rezzan hoca’nın kızı hiclâl yedi numara’dan gizlice kaçar. herkes hiclâl’i aramaya koyulur. haydar’la armağan’ın hiclâl’i buldukları o yağmurlu gecede haydar, armağan’a karşı beslediği hisleri, uzun zamandır içinde biriktirdiklerini yağan yağmurla birlikte toprağa bırakır. gündöndünün güneşe, güneşin de gündöndüye aşık olduğu o unutulmaz sahneden.

    — ben, seni seviyom armağan.

    — ne?

    — seni seviyom dedim. seni doğduğum, nefes aldığım günden beri, toprağın sıcağı avuçladığından beri, ağacın dibine oturup yaktığım türkülerden beri seviyom. hiç görmeden bildiğim, görünce tanıdığımsın. yanımda yokken sen bende varsın. yanımda varken ben sende yok oluyom. işte söyledim armağan. iki yıllık sessizliğimin mührünü söküp attım. gerisi sana kalmış.

    ardından armağan gitmeye kalkar, haydar armağan’ın elinden tutar ve...

    — dur. bir şey demeden yollamam seni.

    — sana ne diyim bilmiyorum.

    — bana neden kızgın olduğunu söyleyeceksin.

    — söyledim ya, hiclâl’e acı çektirdin.

    — hiclâl benim onu kardeş gibi sevdiğimi biliyordu.

    — sana duyduğu aşk hoşuna gidiyordu. sana dokunması, sana sarılması, sana sığınması.

    — hayır. rezzan hocam içindi. peki sen niye beni hiclâl’e doğru ittin?

    — ben vicdanımın sesini dinledim!

    — diğer bacılar dururken niye en çok sen bağrına bastın?

    — çünkü çok çaresizdi.

    — sen hiclâl’i kıskandın.

    — madem böyle düşünüyordun onu niye eve getirdin?

    — söyle armağan hiclâl’i kıskandın değil mi?

    — hayır!

    — kıskandığın için vicdanın seni ayıpladı değil mi?

    — hayır!

    — kendinden sakladığın hayâletler hiclâl gelince hortlamadı mı?

    — hayır! evet! evet kıskandım! evet kıskandım! evet kıskandım!

    — niye peki?

    — çünkü sen benimdin. sen benim parçamdın, onun değil.

    — sana son defa soruyom. bir daha da sormayacağım. benim bir parçamsın ne demek armağan?

    ardından armağan yine gitmek ister ve haydar, armağan’ı yine bırakmaz ve..

    — ne demek armağan?

    — kabul etmekten deliler gibi korktuğum için kırk kilide vurup sakladığım her şey demek. yitirdiğim çocukluğumdan saklı kalan masumiyet demek, bir türlü yol bulup da yüreğimden dilime gelmeyen o cümle demek! ben de seni seviyorum haydar demek. ben de seni seviyorum demek!

    ardından yağan yağmurda birbirlerine sırılsıklam sarılırlar. daha sonra taksiye binip yedi numara’ya giderler. kapının önünde yaşanan nahif diyaloğa bakalım şimdi de.

    — haydar. bu geceden sonra yedi numara’da daha farklı yaşansın istemiyorum.

    — bizi yalnız yağmur duydu zaten. peki ama yağmurun duyduklarını ara sıra ben de duymak istersem.

    — konuşmak için illa konuşmamız gerekmez.

    ardından armağan, haydar’ın elini tutar ve haydar’ın avucuna tıpkı hiclâl’in yaptığı gibi işaret diliyle yazar. armağan’ın işaretle yazdığı cümle, “seni seviyorum”dur. bunu gören haydar tebessümle armağın’ın elini tutar ve o da aynı işaret diliyle armağan’ın avuç içine, “ben de seni...” yazar ve bu harika sahne sona erer.

    ilk önce satılmış’ın vedası, daha sonra ise sabit’in vedası beni olumsuz etkilemişti. iki karakteri de ayrı severdim. volkan girgin’in 2005’teki söyleşisine göre satılmış* kişisel tercihinden dolayı, sabit* ise başka projelere katılacağı için diziden ayrılmış.

    elli dokuzuncu bölümde vahit emmi’nin memlekete gitmesi gerekiyordu. vahit’ini köye gönderen zeliha yenge sürekli onu düşünüyordu. hatta vahit’i rüyalarına giriyordu. fakat gelin görün ki vahit emmi zeliha yenge’yi değil de sürekli dükkânını düşünüyordu. maalesef arap kültürü o kadar nüfuz etmişti ki toplumumuza kadınları her zaman yüce ve değerli gören türk kültürünün yerini kadını aşağılayan ve yetersiz gören arap kültürü alıyordu. bu durum dizide de ne yazık ki kendine yer buluyordu. ben bu durumu o gün de bir türlü kabullenemiyordum, bugün de kabullenemiyorum, bundan sonra da kabullenemeyeceğim. neyse efendim konumuza dönelim. vahit emmi her telefon konuşmalarında zeliha yengeyi onu yapma bunu yapma diye tembihliyordu. fakat bu durumun zeliha yenge’yi üzeceğini/üzdüğünü düşünemiyordu. vahit emmi’nin bu konuşmaları zeliha yenge’yi yetersizmiş gibi, sanki vahit olmadan hiçbir şey yapamayacakmış gibi hissettirip yaralıyordu. vahit’ine, “bana güvenmiyon mu?” diyerek içerliyordu. ve devam ediyordu, “korkma sen” diyordu. “kadın aklım yetmese bile yanımda iki tane aslan gibi elçilerim* var evelallah. onlar erkek, benim kadın aklımın ermediği yerde onlar her şeyi halleder.” diyerek ne kadar alındığını gösteriyordu. telefonu kapatmadan önce de tıpkı kendisi gibi vahit’ine beni rüyanda gör diyordu. zeliha yenge vahit’inin kendisine karşı güvensiz tavırlarına o kadar alınıyordu ki kadir bebeği uyutmaya giderken recep’in, “noldu yenge? yüzün döndü.” sözüne, “yok bir şey. gideyim de kadir’i uyutayım. benim aklım erse erse anca buna erer, neye erecek!” diyerek kırıldığını onlara da belli ediyordu. o kadar darılmıştı ki vahit’ine kadir bebeği uyuturken bebeğe, “seni kız istediydim ama iyi ki de erkek olmuşun. kız olaydın kocan bile yarım insan diye bakacaktı sana. kendin de korkacaktın kendinden. ya tabii, camcı dükkânındaki fil gibi ay bir yanlış yapar mıyım, ay her şeyi berbat eder miyim diyerekten ya.” sözlerini söyleyerek kadir bebekle dertleşiyordu. zeliha yenge’nin bu durumu içime dert olmuştu. sizinle de paylaşmak istedim.

    altmış birinci bölümde recep, haydar ve yusuf birbirlerine sevdiği kadınların onlara olan tavırlarından, onları bir türlü anlamadıklarından yakınırlar. ardından vahit emminin de bu tayfaya katılıp zeliha yengeden yakınması eklenince hep birlik fena hâlde üzülmüşlerdi. recep, “filmin resimlerine bakarken elini bilem tuttum. yine de bana küstü yav” diyordu. haydar, “hem projesine yardım ettim hem suçlu ben oldum. sabahtan beri beş karış surat asıyor.” diyordu. yusuf ise “o çiçekleri eminönü’ndeki en pahalı nayloncudan aldıydım. toptan fiyatına versin diye de bir saat de pazarlık ettim. fakat kraliçam neye kızdı anlamadım ki. acaba paraya kıyıp bir düzine mi alaydım?” diyordu. o sırada haydar’dan şu harika replik gelir. harhubet* denklemini yarım günde çözdüm, armağan’ı iki senedir çözemedim.”

    recep’in arada hovardaluk yapıp taksi tutması veya tatlı, simit gibi yiyecekler alması ne kadar güzeldi.

    otuz dördüncü bölümde yeni mantı dükkânı açma fikrine soğuk bakan vahit emmi’yi zeliha yenge’nin ikna ettiği sahne muhteşemdi. ikinci dükkânı aklından bile geçirmeyen vahit emmi’yi zeliha yenge nasıl ikna etmeyi başarmıştı bir hatırlayalım. mesai sonrası dükkânı kapamaya hazırlanırken zeliha yenge’yle başbaşa kalan vahit emmi hasılatı sayar ve sahne başlar.

    — hasılat galiba güzel vahit’im.

    — nazar değmesin zeliha, bu hafta iyi gittik.

    — aman, berat’ın aklına uyup ikinci dükkânı istememekle çok iyi ettin vahit’im.

    — iyi yaptım tabii. başımıza dert açacaktı zıpır oğlan.

    — tabii canım. şimdi orası böyle güzel iş yapacaktı mesela.

    — işin yoksa otur bir saat deste deste para say. aman, kim uğraşacak değil mi?

    — yok canım sayılmasına sayılır da.

    — yok yok. o bankalarda tırr tırr diye para sayan makinalar yok mu, onlardan almak lazım. ama onlar da dünyanın parasıdır şimdi. durup dururken masraf. berat sen mi canım, toy daha düşünemiyor işte.

    — he cücük kadar beyniyle. zaten ikinci dükkânın iş yapacağı ne malum?

    — bir şeyin şubesini açtın mıydı millet rağbet eder, orası burdan fazla işler de. aman, yok yok nemize gerek. dediğin doğru.

    — elbet ya.

    — sen şimdi parayı bol bulunca araba da almaya kalkacaksın hem de en bir gıcırından. şimdi böyle ikimiz kurulup gezinirken aha küt!

    — n’oldu?

    — geldi çarptı adam. hayda! şimdi kavga ettiğine mi yanacaksın arabanın masrafına mı yanacaksın. berat bunları düşünemiyor ki işte.

    — körün taşı gibi koca istanbul’da bula bula bizim arabayı mı buldu herif?

    — olur olur. sonra parayı bulunca çoluğun çocuğun başında da duramaz insan. almanya senin japonya benim gezmelere de kalkarız biz. eyvah hadi bakalım buyurun.

    — n’oldu şimdi?

    — elin memleketinde kalabalıkta birbirimizi kaybettik!

    — japonya’ya gidersek kaybetmeyiz birbirimizi. kalabalıkta seni hemen ayırt ederüm.

    — bana bak. ben o dondurmalı kadın heykelini de görmek istiyorum.

    — o japonya’da değil amerika’da zeliha. ayrıca kadın dondurma değil meşale tutuyor. özgürlük anıtı diyorlar.

    — aman canım neyse. bak gördün mü? çok para kazanınca insanın başına ne dertler çıkıyor. berat bunları hesap edemiyor, çocuk işte. o sen mi?

    — canım, o kadar da değil. kafası işliyor oğlanın.

    — yok yok. sen onun aklına uyma. bak biz ne güzel kıt kanaat geçinip gidiyoruz böyle. bak, bir iki bir iki. hiç zenginlik lazım değil, yeter bunlar bize.

    — ya dur be kadın. kadın aklınla sen ticarete karışma bir kere. hadi bakalım. ben gidip şu oğlanla bir konuşayım bakalım. hakkaten devir parası istemiyorlar mıymış?

    — yok.

    — hesabı kitabı iyi yaparsak neden zengin olmayacakmışız. karışma sen, karışma sen, her şeye karışma.

    seksen sekizinci bölüm sonu harikulâdeydi. cansu ile yusuf adına çok sevinmiştim.

    finalden sonra yayınlanan bölümlerde vahit emmi’nin oyunculuğunda düşüş gözlemledim. o eski bölümlerdeki içtenliği sanki biraz azalmıştı. yetmiş altıncı bölümden sonra vahit emmi’yle birkaç karakter daha bana bazı sahnelerde biraz zoraki oynuyormuş gibi geldi.

    yetmiş altıncı bölümde ayten’in o unutulmaz tiradı bihter ziyagil’in tiradından çok daha uzun ve çok daha etkiliydi. ayten’in o muhteşem sahnesinin tek seferde çekildiği söylenmektedir.

    işte ayten’in o uzun ve soluksuz efsane tiradı.

    “hikâyede durmadan inandırıcılık arayarak, bencil meraklarını tatmin etmeye çalışacağına; bari, berat’ın yardım ihtiyacına cevap vermeye çabalayan ve maalesef senin gibi kendi egosunun gölgesinde yaşadığı hâlde, etrafını bencillikle suçlayıp durmayan insanların yolunu tıkamasan, ayrıca, üstelik bir de sencil havalarda ortalıkta dolaşmasan daha iyi olmaz mı rüya?”

    sahneyi hatırlamak isteyenler ve merak edenler için unutulmaz sahneye giden yol..

    altmışıncı bölümde ayten, recep’in bağlama hocasına aşık olur. recep, hocasıyla sevgili olmak isteyen ayten’i uyarmasına rağmen ayten aldırış etmez. ayten bir gün lokalde hocayla görüşmeye gittiğinde hocanın kötü niyetini anlar ve aralarında tartışma çıkar. bu sırada hoca ayten’e tokat atar ve ayten oradan hızla uzaklaşır. dışarı çıktığında recep’in oraya geldiğini görür. ayten’i ağlarken gören recep içeri girip hocaya ayten’e attığı tokatın diyetini ödetmek ister. fakat ayten buna engel olur. ardından bir kafede oturup dertleşmeye başlarlar. işte o hüzünlü sahneden.

    — ben bunu hak ettim. ismet ne de olsa anadolu erkeği. sen de öyle düşünüyorsundur mutlaka.

    — bizim memlekette erkekler kadınları döver. daha sekiz yaşında falandım. babam gözümün önünde anneme bir yumruk vurunca kendimi dışarı attım. etrafıma baktım. tavuklar, köpekler, koçlar, sığırlar. hiçbir hayvanın erkeği dişisine kuvvetini denemiyor. o zaman dedim ki dişisine vuran erkeğe hayvan bile demek yanlış. hayvanlara haksızlık.

    sabit’in yanık sesiyle ara ara türküler söylemesi nahif bir ahı olarak hatırımdadır.

    kırk sekizinci bölümde recep, yusuf güdük’e; “sana cansu’dan hayır gelmez.”, haydar’a da “sana da armağan’dan hayır gelmez, ikiniz de hayâl kuruyonuz.” demişti. yusuf güdük de cevap olarak, “bana o senin kuruntun gibi geliyor.” demişti ve “sen şehirden korkuyon herhalde” diye eklemişti. recep de; “şehirden korkulur. taşından, toprağından, havasından, suyundan hatta kızından bile korkulur.” diyordu. recep’in bu sözlerine ise yusuf güdük, “ne korkacağım aslanım, şehir benden korksun!” diyordu. recep yine bir başka bölümde onlar şehir kızları, bizim gibi taşralı değil. onlarla aynı melekette yaşıyoz, aynı havayı soluyoz ama aynı dili konuşmuyoz diyordu. kültürümüz, örfümüz, adetimiz her şeyimiz farklı, bu sevdadan vazgeç diyordu. fakat yusuf güdük sevdasından vazgeçmiyordu ve hiçbir zaman da vazgeçmedi. en sonunda da mükâfat olarak cansu’nun gönlünü kazanmıştı.

    on üçüncü bölümde yedi numara’yı müze yapmak için bakanlığın gönderdiği yetkililer evi kontrol etmeye, ölçüler almaya gelir. yetkili bir kadın haydar’la recep’in odasına girer, arkadan tabii bizimkiler de gelir. görevli kadın, küçümser bakışlarıyla evi süzer ve yetkili kadın ile asiye arasındaki kısa ama eğlenceli diyalog.

    — burası sizin mi?

    — içeri buyursaydınız.

    — ıyy bundan daha berbat bir şey görmedim.

    — dur ben sana bir ayna getireyim.

    aynı bölümde asiye ile yetkili kadın arasındaki başka bir sahneye geçelim. görevli kadın evi kontrol ederken asiye merdivenleri süpürür ve tozları bilerek kadının üzerine doğru süpürür ve keyifli şu diyalog başlar.

    — çek kızım şunu!

    — pisliği atmayalım mı ablacığım da.

    — bırak şimdi pislik kalsın.

    — buyur kal. başım üstüne.

    yedi numara’nın yetmiş altıncı bölümde bitmemesine en çok sevinenlerdenim. her ne kadar senaryo eskisi kadar güçlü olmasa da birkaç bölüm de olsa uzaması güzel olmuştu. çünkü tadına doyum olmuyordu. ayrıca finalden sonraki bölümlerde yusuf güdük’ü görünce sevindim. özlemişiz, iyi ki askerliği bitmiş. nevi şahsına münhasır tavırlarına kaldığı yerden devam etmişti.

    haydar ile recep masum saf köy çocukları olduğu için istanbul’a gelmeden köy ahâlisine istanbul’u sormaları köy sakinlerinin kimisi tecrübelerini kimisiyse kulaktan dolma bilgilerini haydar ve recep’le paylaşması çok nahifti.

    sekseninci bölümü başka sevmiştim. o bölümün sonu harikulâde bölüm sonlarından biriydi. kapanışta atamızın en sevdiği bestelerden birini* çalarak atamızın ruhunu yâd etmeleri ne kadar da anlamlıydı.

    elli altıncı bölümde bir sahne vardı. ayten’i okuldan bir arkadaşı doğum günü partisine bara davet etmişti. ayten de rüya, armağan, cansu, recep ve haydar ile birlikte davete icabet ederek bara gitmişti. ardından meryem ile yusuf güdük de sürpriz yapıp mekâna gelmişti. hep birlik eğlenirlerken birkaç serseri gelip ortamın huzurunu kaçırmış kadınlara sarkıntılık yapmıştı. recep ile haydar beklediğimiz gibi kız arkadaşlarını ve diğer kadınları savunmuşlardı. aynı sahnede yusuf güdük ise öne atılarak yüreğini ortaya koyup sevdalısı olduğu cansu’yu ve diğer kız arkadaşlarını korumak için bu gangsterlere meydan okumuştu, hem de serserilerden birinin elinde sustalı varken. bu sahneden yusuf güdük’ü takdir etmiş ve sevmiştim. mert çocukmuş, bıçaklanmayı göze alarak serserilere yiğitçe meydan okumuştu. bu olaylardan sonra polisin mekâna gelmesiyle huzurla eve dönmüşlerdi. mekândan çıkarken rüya’nın mekândaki erkeklere dönüp, “sizi sosyal kahramanlar sizi!” diyerek tepki göstermesi, oradaki erkeklerden biri, “neyse geçmiş olsun, benim tadım kaçtı, hadi buradan başka bir yere gidelim ayten” demesi üzerine ayten’in dönüp, “size iyi eğlenceler biz evimize gideceğiz. zaten eğlence anlayışlarımız da pek uymuyor öyle değil mi? çok iyi dans ediyorsunuz ama hiçbiriniz halay çekmeyi beceremiyorsunuz!” diyerek tepki göstermesi önemli mesajlar içeriyordu. bu da hatırımda kalan kıymetli sahnelerdendi.

    seksen birinci bölümde cansu’nun senaristlerin acemiliğine gönderme yapması ne kadar içten bir dizi olduğu bir kez daha gösterdi.

    ellinci bölümde recep, yusuf güdük’e, onlar şehir kızları, bizim gibi taşralı değil. onlarla aynı melekette yaşıyoz aynı havayı soluyoz ama aynı dili konuşmuyoz. kültürümüz örfümüz adetimiz her şeyimiz farklı. bu sevdadan vazgeç gibi söylemlerle kendince haklı olduğu zerzenişte bulunuyordu.

    seksen yedinci bölümde haydar’la yusuf güdük’ün sahildeki çay bahçesinde sevda üzerine sohbeti ne etkileyiciydi. haydar’ın söyledikleri hem yusuf’u hem de beni derinden etkilemişti. işte o sahneden.

    — insanın her zaman istediği olmuyor.

    — neden olmasınmış? iş ki istemeyi bilesin, iş ki kendine hak göresin.

    — bizim aha şu gençlerden -arka masadaki çifti göstererek- ne eksiğimiz var?

    — eksiğimiz değil yusuf, farkımız var. bazen düşünüyom da sevmek, hem de canından çok sevmek neye yeter ki.

    — iki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş. öyle mi?

    — ben onu demiyom. yani, bir kere sen köyde yetişmişsin, o şehirde. geleneklerin, alışkanlıkların farklı. onun ailesinde yeri geldi mi herkes söz söyler. bizde baba ne derse o olur. biz abimizin bile elini öperiz, onlar tokalaşır. onun anası askılı entari giyer, seninki yemenisiz kapıdan adımını dışarı atmaz. bizim derdimiz mahsuldür, topraktır. yağmur bizim karnımızı doyurur. şehirlinin ise paçasının kiridir.

    — sevdalı adam hiç korkar mı haydar kardeş?

    — ya cansu bacının karşısına başka biri çıkarsa? ya başkasına sevdalanırsa? o zaman ne yapacaksın hiç düşündün mü?

    ardından hüzünlenen yusuf elindeki zarları atar, düşeş gelir, sahne sona erer.

    yusuf güdük’ün her zaman her şeyin farkında olması fakat çoğu zaman anlamamazlıktan gelerek saf ayağına yatması dikkatimi çeken ayrıntılardan bir tanesiydi.

    elli dördüncü bölümde haydar’a michigan üniversitesi’nde tam burs çıkar. rezzan hoca haydar’a bu fırsatı kaçırmaması için telkinlerde bulunur. başta bu fikre soğuk bakan haydar, yaptığı üzücü şakadan sonra armağan’la araları bozulunca gitmeye karar verir. haydar gitme kararı verdiği gece armağan’la bir kez daha konuşur ve araları düzelir. gitmekten vazgeçtiğini rezzan hoca’ya telefonla bildirir. rezzan hoca şaşırır ve bunun doğru olup olmadığını anlamak için yedi numara’ya gelir. haydar’la rezzan hoca arasında geçen diyalogta haydar’ın harika replikleri unutulmazlarım arasındadır. işte o sahneden.

    — haydar, oğlum. yarım saat önce beni arayıp söylediğin şey doğru muydu?

    — evet. doğruydu hocam.

    — ama daha dün akşam amerika’ya gitmek istediğini söylemiştin. niye fikir değiştirdin?

    — eğer kendime anlatabilseydim size de anlatabilirdim hocam. kusuruma bakmayın.

    — çok üzüldüm. büyük bir balık kaçırdın.

    — balıklar her zaman bulunur hocam. ben galiba deniz olmak istiyorum...

    henüz lost’un esamesi okunmazken yedi numara finaliyle lost’a göz kırpmıştı.

    böyle harikulâde bir diziyi unutmak mümkün mü?

    --- spoiler ---
  • hiroshima mon amour

    fransa-japonya ortak yapımı sinema filmidir..

    filmin yönetmen koltuğunda Fransız Yeni Dalgası’nın önemli temsilcilerinden Alain Resnais oturmaktadır..

    başrollerde Emmanuelle Riva ve Eiji Okada oynuyor..

    filmimiz türkçeye Hiroşima Sevgilim olarak çevrilmiştir..

    Film, Hiroşima’ya barış üzerine bir filmde oynamaya gelen otuzlu yaşlarındaki bir Fransız kadının ülkesine dönmeden bir gün önce Japon bir mimarla tanışması üzerine kuruludur. bu ilişki üzerinden hiroşima’daki felaket ve ikinci dünya savaşı tasvir edilir..

    oyunculuklar oldukça başarılıydı. başroldeki kadın rolünde Emmanuelle Riva muhteşem bir performans ortaya koymuş. başroldeki erkek rolünde ise Eiji Okada gayet iyi bir oyunculuk sergilemiş..

    filmin müziklerini anlatmak gerekirse tek kelimeyle harikulâdeydi. orijinal film müzikleri, nostaljik besteler, japonya’ya özgü uzak doğu ezgileri... tamamı enfesti..

    filmi sinematografik olarak mükemmel buldum. özgünlüğü, konusu, kurgusu beni çok etkiledi. görüntü yönetimi harikaydı. yakın ve uzak plan çekimleri olağanüstüydü. hiroşima’dan hem üzücü hem de büyüleyici manzaralar beyaz perdeye müthiş bir şekilde yansıtılmış..

    Hiroşima Sevgilim, insan belleği üzerine yapılmış bir filmdir. İnsanın neyi unutup unutamayacağına, unutabilmenin insan hayatında taşıdığı öneme ilişkin çok güçlü bir filmdir. insanların en büyük kâbusunun da, en büyük mutluluğunun da kendi hafızasında olduğuna tanıklık ediyoruz..

    Hiroshima mon amour savaş karşıtı bir filmdir. hatta en önemlilerindendir. filmde savaşın yıkıcılığını, kahrediciliğini, kalıcı etkilerini en yalın hâliyle görüyoruz. izlerken dahi ızdırap çekebiliyoruz. oradaki insanların acısını hiçbir kelime, hiçbir söz anlatamaz..

    Film, “Geçmişten bize kalan nedir? Unuttuklarımız mı, hatırladıklarımız mı? Unutmak mı gerekir yoksa hatırlamak mı?” soruları üzerinden derin bir felsefi tartışmaya girer. Unutmak insanı iyileştirir mi? yoksa hatırladıkça mı iyileşiriz? bu derin sorulara cevap ararız film boyunca..

    Hiroshima mon amour, bizlere geçmişe dair hatırlamayı, sorgulamayı gösterir. ne kadar kaçarsan kaç geçmişinden kurtulamazsın der..

    filmin en önemli özelliklerinden biri de bireysel birtakım olaylardan yola çıkarak evrensel sorunları anlatmasıdır..

    Hiroshima mon amour, dönemine göre pek çok açıdan sıra dışı bir filmdir. konusuyla, kurgusuyla, tekniğiyle daha önceki filmlerden ayrılır. film aynı zamanda kendinden sonra gelen pek çok yönetmeni ve yazarı etkilemiştir..

    Hiroshima mon amour, sadece fransız yeni dalgası’nda değil çağdaş anlatı sinemasında da kendine kalıcı bir yer bulmuş önemli filmlerindendir..

    uzun zamandır aklımda olan fakat bir türlü fırsat bulup izleyemediğim filmdi. bu enfes filmi bu kadar geç izlediğim için hayıflanmadan edemiyorum..

    Hiroshima mon amour, şimdiye dek seyrettiğim filmler arasında en etkileyici açılış sahnelerinden birine sahiptir..

    filmin sonunu başından beri merak ediyordum. beklediğime değen, beni tatmin eden bir son oldu..

    izlediğim en değerli, en etkileyici, en unutulmaz filmlerden biri olmayı başardı Hiroshima mon amour..

    Hiroshima mon amour, sinema sanat mıdır, değil midir? sorusuna, “sinema sanattır” diyen film..

    filmle ilgili anekdotlar

    * filmde atom bombası sonrası hiroşima’nın içler acısı durumunu birebir anlatabilmek için gerçek görüntüler kullanılmıştır. atom bombası sonrası insanların ne kadar kötü duruma düştüğü tüm dünyaya bütün çıplaklığıyla gösterilmiştir.

    * Film, 1959’da Cannes Film Festivali tarafından geri çevrilmiştir. sebebi ise soğuk savaş döneminde fransa’nın amerika birleşik devletleri’nden çekinmesi* olarak değerlendirilmektedir.

    * Hiroshima mon amour, pek çok film eleştirmeni ve sinemacı tarafından fransız yeni dalgası’nın başlangıcı ve en önemli filmi olarak kabul edilmektedir.

    * Yönetmen Alain Resnais filme başlamadan önce, senaryoyu yazacak olan dönemin başarılı, yetenekli, meşhur yazarı Marguerite Duras’a şunları söyler: “Edebiyat yap, bir roman gibi yaz! Beni düşünme ve kamerayı unut.” Duras da tam olarak böyle yapar ve “Sen Hiroşima’ya dair hiçbir şey görmedin” cümlesiyle başlar filmimiz. Bu cümle, büyük travmaların bütün temsilleri olanaksız kıldığının tespitidir.

    yararlanılan kaynaklar

    kaynak 1, kaynak 2, kaynak 3, kaynak 4

    aşağıda film hakkında ayrıntılardan bahsedeceğim ve bazı alıntılar paylaşacağım. izlemeden önce detayları öğrenmekten hoşnut olmuyorsanız aşağıda yazılanları okumanızı önermem..

    --- spoiler ---

    kadın, erkekle yaşadığı günübirlik ilişkiyi kafasında farklı yere konumlandırıyordu. erkeğe karşı fiziksel çekim duysa da duygusal olarak çekim duyamıyordu. yeni tanıştığı bu erkeği gözünde canlanan birkaç hatıra üzerine eski aşkının yerine koyuyor ve hafızası silikleşiyordu. bu adamla beraber bir günlük ama uzun yıllar sürecek bir zaman tüneline giriyordu âdeta. bu süreçte yaşadıkları beni çok etkilemişti.

    kadın ve erkeğin arasında geçen o unutulmaz diyalogtan.

    kadın: Ben de senin kadar biliyorum unutmanın ne demek olduğunu.

    Erkek: Hayır, unutmanın ne olduğunu bilmiyorsun sen.

    Kadın: Benim de bir belleğim var senin gibi. Biliyorum unutmanın ne olduğunu. Senin gibi ben de var gücümle çırpındım unutmak için. Senin gibi unuttum ben de. Senin gibi avunmak bilmez bir belleğim olsun istedim, gölgelerden, taşlardan bir belleğim.

    Erkek: Hayır, belleğin yok senin.

    kadın: Senin gibi ben de var gücümle çırpındım, unutmamak için. Senin gibi, unuttum. Senin gibi ben de, avunmak bilmez bir belleğim olsun istedim; gölgelerden, taşlardan bir belleğim. Kendi adıma her gün savaştım var gücümle, anıların nedenlerini anlayamamanın korkunçluğuna karşı. Senin gibi, unuttum ben de. Neden yadsımalı apaçık gerekliliğini belleğin? Dinle beni. Bildiğim başka bir şey daha var. Yeniden başlayacak bütün bunlar.

    filmde kadın ve erkeğin mesleklerinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. kadın bir oyuncu, erkek ise bir mimar. filmde kadın, bir oyuncu olarak dünyada hiroşima’ya bomba atılmamış gibi sessiz sakin kalanları rol yapanları temsil ederken, erkek ise mimar olarak hiroşima’nın yarattığı yıkımdan sonra tekrar şehrin inşa edilmesini, küllerinden doğmasını temsil ettiğini düşünüyorum. iki karakter arasındaki tutkulu aşk ve tezatlıklar ise tüm insanlığı temsil ediyordu. bu da bana göre filmin en önemli mesajlarından biriydi.

    kadının unutulmaz repliklerinden bazılarını paylaşacağım şimdi.

    — “Fotoğraflar, fotoğraflar… Birleştirilen kalıntılar arasında… Başka bir şey olmadığı için… Bilgi veren yazılar arasında… Başka bir şey olmadığı için… Dört kez müzede, Hiroşima’da, insanlara baktım. Dikkatle demire baktım. Yanık demire. Kırık, et ve kemikmiş gibi yara alabilen demire. Demet biçimi almış şişe kapaklarına; kimin aklına gelirdi? Çiçeği burnunda acısıyla, diriliğini yitirmeden yüzen insan derisine. Taşlara. Yanık taşlara. Parçalanmış taşlara. Bir sabah uyanıp da saçlarının döküldüğünü gören, kimlikleri seçilemeyen Hiroşimalı kadınların başlarına. Sıcaktan yanıyordum Barış Alanı’nda. Barış Alanı’nda 10 bin dereceydi ısı. Biliyorum. Güneşin kaç derece olduğunu Barış Alanı’nda. İnsan nasıl bilmez?”

    — “Seni daha az hatırlamaya başlıyorum. Unutmaya başlıyorum seni. Ürperiyorum bunca sevgiyi unuttuğumu düşündükçe. Ellerini bile doğru dürüst hatırlamıyorum. Acıyı hala hatırlıyorum biraz. Bu gece hatırlıyorum. Ama bir gün hatırlamayacağım. Hiçbir şeyi…”

    filmde kafama takılan, canımı sıkan ve bir türlü anlamlandıramadığım bir husus vardı. kadın da erkek de mutlu bir evliliği olduğunu hatta kadın çocukları olduğunu belirtiyordu. fakat birbirleriyle eşlerini aldatıyorlardı. ikisinin de ya sevgi ve saygı üzerine bir evlilikleri yoktu ya da birbirlerine yalan söylüyorlardı. bence ikincisiydi.

    9lib.net’te film üzerine yazılmış yazıdan alıntılar paylaşacağım şimdi de.

    “Filmin sonunda bir kez daha seslenirler birbirlerine Nevers ve Hiroşima diye. Aslında artık hiç kimse değildirler. Birbirilerinin gözünde şehir adı olmuşlardır. Nevers’de saçları kazınan kadının yıkımı tam karşılığını Hiroşima’nın yıkımında bulur. Kadın adama “Hiroşima, senin adın bu” der. Mimar “Senin adın da Nevers, Fransa’da Nevers” diyerek ona karşılık verir ve film son bulur...

    Filmin sonunda kadının erkeğe “Hiroşima, senin adın bu” demesiyle, erkeğin de kadına “senin adın da Nevers” demesiyle iki şehrin sadece isimleştiğini görürüz. Böylece, filmde iki isim ortak bir bellekte birleşmiş olmaktadır. Resnais’in, filmde Hiroşima’ya atılan bombanın görüntüleriyle işe başlaması, Fransız ve Japon sevgililerin belleğine ortak bir bellekten yöneldiğini daha baştan göstermektedir. Deleuze bunu bir kişi için bir bellek ya da birkaç kişi için bir bellek keşfetme paradoksu olarak ifade eder: Yani, geçmişe ait farklı zaman dilimleri artık tek bir karakter, tek bir aile, tek bir grupla ilişkili değil, farklı olan ( mekan, zaman, millet, yaşam… ) fakat bir dünya belleğine sahip tüm karakterlerle bağlantılıdır.122 Dolayısıyla, Resnais, Hiroşima Sevgilim adlı filminde birlikte varolan geçmiş ve şimdiyi yaşanmakta olan zamanları geliştirerek yeni bir sinema diline ulaşmaktadır...

    Resnais’in bu filmdeki amacı, bellek mekanizmasıyla geçmişe ait belli bir anı hatırlatmak değil, geçmişin şimdinin içinde yaşadığını göstermektir. Resnais sinemasında farklı iki zaman, karakterlerle veya karakterlerden bağımsız biçimde sırasıyla özümsenerek, tek bir süreklilik ortamına çekip dönüştürülür. Olaylar sadece birbirini izlemekle veya art arda gelmekle kalmamakta; geçmişe ait bir sayfaya ya da bir dönemle ilgili bir süreklilik ortamına ait olup olmadıklarına bağlı olarak sürekli düzenlenmektedir. Hiroşima ve Nevers’de olanların karakterlerin bize anlattığı gibi olup olmadığı, Hiroşima ve Nevers’i kimin ne kadar gördüğü, kime inanmamız gerektiği, tüm bunlar geçmişe ait sayfalar arasında üzerinde kesin karar kılınamayan noktalardır.123 Çünkü, filmde her şey bulunulan sayfaya göre gerçeklik kazanmaktadır. Bu yüzden, Resnais’de zamanların birlikte dönüşümlerinin ve dağılmalarının sürekli bir parçalanması söz konusudur.”

    filmin başındaki sevişme sahnesinde vücudun sadece belli kısımlarını gösteriliyor. yine aynı sahnelerde kadın ve erkeğin bedenlerinin küllerle kaplanması hiroşima’nın yıkıcı etkilerine çarpıcı göndermelerde bulunuyor. bu sahneler sinema tarihinin en unutulmaz sahneleri olarak tarihe geçmiştir.

    bakiniz.com’daki Buğra M. Alkayalar’ın filmle ilgili yazısından önemli bulduğum şu sözleri paylaşmak istiyorum.

    “Elle, Lui ile tanışıp aşk yaşamaya başlayınca geçmişi, yani Nevers’de yaşadığı yıkımı tekrar hatırlamaya başlar böylece rol yapma yetisini kaybeder. Aynı şekilde Lui de Elle ile tanışıp aşk yaşamaya başlayınca karşısındaki kişinin içten parçalanmışlığını gördükçe yapıcı, inşa edici özelliğini kaybetmeye başlar. Birbirleri arasındaki zıtlıkla gelip giderler. Hiroshima Mon Amour bizlere gerçekte yaşanan, unutmaya çalıştığımız ve unutamadığımız bir insanlık dramını zekice işlenmiş metaforları kullanarak tutkulu bir aşk hikayesi ile anlatmaya çalışıyor ve bunu da başarıyor. Filmin sonunda Elle, Nevers’in kendisi olurken, Lui de Hiroshima’nın kendisi oluyor. Hem onlar için hem de bizim için…”

    filmde dakika 32 ila 36 arasında çalan şarkının adını bilen varsa bana bilgi verebilir mi? müziği çok beğendim. yerel bir ezgi veya marş olduğunu düşünüyorum. ancak adını bulamadım.

    açılıştaki o sarsıcı sahneden.

    kadın: dinle. biliyorum. nasıl devam ettiğini biliyorum.

    erkek: hayır. sen hiçbir şey bilmiyorsun.

    kadın: kadınlar dünyaya sakat çocuklar getirebilir. hâlâ devam ediyor. erkekler kısırlaşabilir. hâlâ devam ediyor. yağmur panik yaratıyor. küller pasifik’in üzerine yağıyor. okyanus yavaş yavaş ölüyor. pek çok balıkçı çoktan öldü. yiyecekler panik yaratıyor. şehirdeki bütün yiyecekler atıldı. bütün şehirlerdeki yiyecekler gömüldü. bütün şehir öfkeyle ayağa kalktı. bu öfkenin hedefi ne? bu öfkenin hedefi, eşitsizlik ilkesi. bazı insanların diğer insanlara karşı kullandığı. bizim ırkların diğer ırklara karşı kullandığı eşitsizlik ilkesi. bazı sınıfların diğer sınıflara kullandığı eşitsizlik ilkesi.

    kadın: hatırlamanın açık gerekliliğini neden inkâr etmeli? dinle beni. biliyorum. yeniden olacak. 200 bin ölü, 80 bin yaralı. hem de dokuz saniye içinde. bunlar resmi rakamlar. yeniden olacak. toprağın üzerindeki 10 bin derecelik ısı, 10 bin güneş demek. asfalt yanacak. her yere karmaşa hâkim olacak. bir şehir bütünüyle yerden yükseltilip küller hâlinde tekrar aşağıya serpilecek. topraktan yeni bitki türleri fışkıracak. dört öğrenci birlikte dostça ölümü tartışmak için bir araya gelecek. ota nehri’nin halicinde birleşen yedi kolu her zamanki saatinde çekilip, yeniden kabaracak. tam olarak her zamanki saatte. balıklarla dolu temiz sular, mevsimine göre gri veya mavi renkte akacak. nehrin çamurlu kıyılarında insanlar artık, suları yavaş yavaş yükselen ota nehrinin yedi kolunu seyredemeyecek.

    kadının iç sesinden.

    — seninle burada karşılaştım. çok iyi hatırlıyorum. kimsin sen? beni yok ediyorsun. bana fazla iyi geliyorsun. bu şehrin aşkı ölçmek amacıyla kurulduğunu nereden bilebilirdim. ya senin benim vücudumu değerlendirmek için yaratıldığını. hoşuma gidiyorsun. buna inanmakta güçlük çekiyorum. hoşuma gidiyorsun. ne kadar yavaş. ne kadar tatlı. bunu bilemezsin. beni yok ediyorsun. bana iyi geliyorsun. beni yok ediyorsun. bana iyi geliyorsun. zamanım var. sana yalvarıyorum harabeye çevir beni. çirkinlik noktasına kadar biçimsizleştir.
    neden sen? neden sen bu şehirde bu gecede birbirinden ayırt edilemeyen insanlara benzemiyorsun?

    kadın ve erkek arasında bir başka mükemmel diyalog.

    kadın: sen bütünüyle mi japon’sun, yoksa kısmen mi?

    erkek: bütünüyle japon’um. gözlerin yeşil öyle değil mi?

    kadın: evet. yanılmıyorsam öyle.

    erkek: bir kadında bin kadın gibisin.

    kadın: beni tanımadığın için böyle söylüyorsun.

    erkek: belki ama sadece bu yüzden değil.

    kadın: senin gözünde, bir kadında bin kadın olmak hoşuma gider.

    erkek, sinema çekimleri sırasında kadının yanına gelir ve sahne başlar.

    erkek: yorgun musun?

    kadın: senin kadar.

    erkek: fransa’daki nevers’i düşünüyordum... ve tabii ki seni. yarın gitmekte kararlı mısın?

    kadın: evet.

    erkek: buna mecbur musun?

    kadın: evet. filmin çekimi uzadı. paris’te yapılacak çok işim var.

    erkek: bana aşka karşılık büyük bir özlem bırakıyorsun.

    kadın: hep böyledir. bu tür karşılaşmalarda hep böyledir. benim için de öyle.

    erkek: hayır. bu kadar yoğunu çok azdır, biliyorsun.

    unutulmaz başka bir diyalog.

    kadın: bazen biriyle beraber olmak ne kadar güzel değil mi?

    erkek: evet. hadi durma, devam et. gün gelip de seni unuttuğum zaman, buna benzer başka hikâyeleri yeniden yaşadığım zaman... o zaman seni hatırasız bir aşkın sembolü olarak düşüneceğim. bu hikâyeyi de unutmanın acısı olarak hatırlayacağım. bunu şimdiden biliyorum.

    kadın: geceleri hiroşima’da hiçbir şey bitmez mi?

    erkek: hayır. hiçbir şey, hiçbir zaman bitmez.

    kadın: bu çok hoşuma gidiyor. içinde her an uyanık birilerinin olduğu şehirleri severim. gece, gündüz.

    kadın sokakta yalnız yürürken iç sesinden.

    — seninle karşılaştım. seni hatırlıyorum. bu şehir aşkı ölçmek amacıyla kurulmuş. sen benim bedenimi değerlendirmek için yaratılmışsın. kimsin sen? beni yok ediyorsun. açtım, sadakatsizliğe açtım. aldatmaya, yalanlara ve ölüme. her zaman açtım. bir gün gelip beni bulacağını biliyordum. sınırsız bir sabırla bekledim seni, sükunetle. harap et beni. istediğin gibi biçimsizleştir. öyle biçimsizleştir ki senden sonra hiç kimse bu kadar büyük bir tutkunun nedenini anlayamasın. hepimiz yalnız kalacağız sevgilim. gece asla sona ermeyecek. güneş bir daha hiç kimse için doğmayacak. bir daha asla, asla. beni yok ediyorsun. bana iyi geliyorsun. aramızdan ayrıldıkları gün ölüler için tas tutacağız. başka hiçbir şey yapmayacağız. sadece ölüler için yas tutacağız. zaman geçecek. yalnızca zaman. ve bir zaman gelecek artık bizi birleştiren şeyi adlandıramaz olacağız. bu ad yavaş yavaş silinmeye başlayacak. sonra bir gün tamamen yok olacak.

    en unutulmaz ve beni en etkileyen sahnelerden birini paylaşmak istiyorum şimdi.

    erkek: belki burada kalman mümkün olabilir.

    kadın: iyi bildin. ama gitmekten daha az mümkün.

    erkek: bir hafta.

    kadın: hayır.

    erkek: üç gün.

    kadın: neyin süresi bu? yaşamanın mı? ölmenin mi?

    erkek: hangisi olduğunu bilmenin.

    kadın: ama böyle bir şey yok. bununla yaşamak için de ölmek için de zaman yok.

    sineblog.org’ta Ceylan Akgün’ün filmle ilgili yazısından alıntılar paylaşmak istiyorum şimdi.

    “yönetmen, büyük travmaların temsilinin imkansızlığının farkında olarak filmini yapar. Ne çekerse çeksin, nasıl estetize eder etsin travmanın sanata dönüşemeyeceğinin farkındadır. Büyük felaketler üzerine konuşmak imkânsız derken aynı zamanda büyük yıkınların ardından gelen suskunluğun da sert bir eleştirisini yapar...

    Adamın yataktan uzanan çıplak kolu kadına bir flashback yaşatır ve ansızın can cekişmekte olan Alman sevgilinin kanlı eli belirir. Unutuldu sanılan geçmiş tek bir çağrışımla bugüne gelmiştir. Anılar uyanmıştır, bu andan sonra filmde geçmiş ve şimdi elele gider. Adam keşfedicidir, kadının belleğindeki her bir katmanı kaldırdığında geçmişten bir parça o güne gelir. New Hiroshima otelinden çıkarlarken, kadın doğup büyüdüğü Nevers’a bir daha asla dönmeyeceğini söyler. Bunu söylediği andan sonra ise Nevers’e, kadının 18 yaşına, İkinci Dünya Savaşı günlerine döneriz. Fransa işgal altındadır. Birden, zaman yine atlar ve kadını saçları kırpılmış halde kanlı elleriyle aklını yitirmiş bir halde görürüz. Japon sevgili ısrarla Nevers’ı ve orada neler olduğunu öğrenmek ister. Kadın hatırladıkça geçmişin şimdide yaşadığını, kendi iç zamanımızın anılarla oluştuğunu, zamanın katman katman benliğimizde yer ettiğini keşfederiz. Tıpkı Bergson’un zaman kuramındaki gibi, süreyi oluşturan asıl şey bellektir. Zamanı, belleğimizle ve anılarımızla kavrarız daha da ötesi benliğimizin özü hatırladıklarımızdır. Zaman ve mekan karışarak imaja dönüşür, geçmiş ve gelecek şimdide birleşir. Tüm bunları yapan ise bellektir. Bize parça parça verilenden, kadının Alman sevgilisinin Fransızlar tarafından öldürüldüğünü, daha sonra kadının işbirlikçi olarak Fransızlar tarafından linç edildiğini öğreniriz. Sevgilisinin ölümünden sonra aklını yitiren kadın, ailesi için de utanç kaynağı olmuş, uzun bir süre evlerinin mahzeninde kapalı tutulmuştur. İki senenin sonunda, kadın yaşadıklarını unutmaya başladıkça iyileşir ve Nevers’i terk ederek Paris’e taşınır. Kadının iyileşmesi ve Avrupa’da savaşın sona ermesi Hiroşima için dehşetin başlangıcıdır. Kadın adamın ailesinin Hiroşima’da olduğunu öğrenir. Burada film, bireyin dramından kolektif acıya uzanır. Tek bir insanın hayatı üzerinden, milyonların dramını gösterir. Nevers ve Hiroşima paralelliğinde kronolojik dizge kırılır ve belleğin zaman dizgesinin düzeyine geçilir. Geçmiş ve gelecek görselleşirken şimdiki zaman derinleşir. Filmin kurgusu tıpkı zihnin çalıştığı gibi kurulmuştur. Çağrışımlarla, bilinç akışıyla oluşan imgelemler başarıyla görselleştirilir. Benlik kendini bellekte ortaya koyar. Bilinç ve bellek özdeştir (Bergson, 2004). Böyle düşününce film bir öyküden çok, tema ve çeşitlemelerden oluşan bir müzik parçası gibidir...

    Kurguda başlangıç, gelişme sonuç diye sıralayabileceğimiz kronolojik bir dizin mümkün değildir. Filmde geçen zamanı aya, yıla, güne bölemeyiz. Geçmiş dediğimiz şey, şu anda yaşadığımız anda, şimdiki bilincimizle birliktedir. Arkamızdan sürüklediğimiz, yaşlandıkça daha da ağırlaşan bir yük haline gelen şimdidir” (Bergson, 1998: 30). Başka bir deyişle, geçmiş diye anımsadığımız şey şu anda zihnimizde olandır, şimdiyle etkileşen bellektir. Bilincin içinde şimdi, gelecek ve geçmiş bir aradadır5 O zaman kadının Hiroşima’da her şeyi gördüm derken ne demek istediği anlaşılır. Farklı zamanlar ve farklı mekanlar, benzer duygular eşliğinde bütünleşir. Kızın aşkının felaketi Nevers’ın kurtuluşu olması gibi, Avrupa’nın savaş bitti bayramı da Hiroşima’nın kabusunun başlangıcıdır. Farklı zamanlar ve mekanlar arasındaki tezatlıklar; bellekte unutmak ve unutmamak arasındaki gelgitlerle birleşir...

    Resnais, herhangi bir tarafta değildir. Film Avrupa’nın ya da Hiroşima’nın gözünden yapılmamıştır. Film insanlığın gözünden yapılan savaşa dair bir sorgulamadır. Savaşları, savaşların içinde yaşamanın anlamsızlığını, insanın kendi elleriyle inşa ettiği ve gelecek kuşaklara bıraktığı mirasın dökümüdür. Kadının karnından kurşun yiyerek ölen Alman sevgilisinin uzun süren ve ızdıraplı ölümünde bütün bir kuşağın çektiği acı kristalleşir. Yönetmen, Hiroşima’ya düşen bombanın ardından Avrupa’da başlayan savaş bitti mutluluğunu, bir halkın felaketinin diğerinin bayramına dönüşmesini gösterirken ağır bedeller ödeyen savaşın iki yenilen (Japonya ve Almanya) halkının acılarının da farkında olduğunu kanıtlamıştır.Film bu yüzden evrenseldir, halkların acılarını sıralamamış, bütün ölümleri birbirine eş görmüştür...

    Acılar kuşaklar arası aktarılır. Kanla, irinle ve gözyaşıyla yıkanarak günümüze ulaşan bir kültürel mirasın ağırlığı omzumuzda. Bize ise tüm olup bitene tanıklık etmek kalıyor. İzleyicilik deneyimi de, bu tanıklığa vesile oluyor. Sinema bize geçmişin hikayelerini anlatıyor, bugün kültür diye üstünde oturduğumuz tepenin katmanlarına arkeolojik bir kazı yapıyor ve çürüyüp kaybolmaya yüz tutmuş, saklanmış gömülmüş kalıntıları bir bir çıkarıyor. Büyük insanlığın utandığı, sakladığı ne varsa oradan alıp çıkarmak, tozlarından arındırmak ve yerine kaldırmak gerek. Sinema bugün yaşayanların atalarının yaptıklarıyla yüzleşmesi için bir köprü gibi… Elbet görüntü ve ses sadece temsildir ve temsil de hakikatin imkansız nesnesidir. Resnais anlatılanın yaşanılanın yanına bile yaklaşamayacağının farkında olarak, geçmişi öğrenmeye, saklı olanı ortaya çıkarmaya ve sorumluluk duymaya davet eden bir sinema yapıyor. Margeret Duras, “Yapılabilecek tek şey Hiroşima hakkında konuşmanın imkansızlığı hakkında konuşmaktır” der6 Bu film de savaşların ve yıkımların temsil edilemeyeceğinin bir manifestosudur. Her şeyi gördüm” diyen kadın ve “Sen hiçbir şey görmedin Hiroşima’da, hiç!” karşılığını veren adam temsilin imkansızlığının ve hafızanın yanıltıcılığını işaret eder...

    Sinema bugün yaşayanların atalarının yaptıklarıyla yüzleşmesi için bir köprü gibi… Elbet görüntü ve ses sadece temsildir ve temsil de hakikatin imkansız nesnesidir. Resnais anlatılanın yaşanılanın yanına bile yaklaşamayacağının farkında olarak, geçmişi öğrenmeye, saklı olanı ortaya çıkarmaya ve sorumluluk duymaya davet eden bir sinema yapıyor. Margeret Duras, “Yapılabilecek tek şey Hiroşima hakkında konuşmanın imkansızlığı hakkında konuşmaktır” der6 Bu film de savaşların ve yıkımların temsil edilemeyeceğinin bir manifestosudur. Her şeyi gördüm” diyen kadın ve “Sen hiçbir şey görmedin Hiroşima’da, hiç!” karşılığını veren adam temsilin imkansızlığının ve hafızanın yanıltıcılığını işaret eder...

    Bu filmi değerli kılan, izleyiciye tarihi anlamak ve anlamlandırmak üzere sorular sorarak kendisni tüketilecek bir ürün olmaktan çıkarmasıdır. Erkeğin keşfedici, kadının anlatıcı olduğu bu hikayede sinemanın bir hafıza yeri olduğunu idrak ederiz. Kadının bellek boşluklarına düşen her hatırlama anında, birkaç gediğin daha dolduğunu görürüz. Gelgitlerle süren bu anımsama, unutma ve tekrar anımsama anları bir süre sonra kadınla birlikte izleyicinin de tarihle yüzleşme mecrasına dönüşür. Deleuze, sinemada zaman ve mekânın birbirinden ayrılamayacağını, hareket ve imgenin birbirine içkin şekilde hissedilip algılanabileceğini söyler. Bu yüzleşme anında izleyici de zaman ve mekandan sıyrılarak, Hiroşimada bunlar olurken ben neredeydim diye sorgular. Resnais, 60 yıl sonrasına bugüne uzanır ve şunu da sorgulatır belki: Bugün neler oluyor biliyor musun? Olanlara tanık mısın? Sen neredesin? Görüyor musun? Belleğimizdeki gediklere yansıyan her görüntü, karşılaştığımız her temsil bize anlatılan tarihin karanlıkta bıraktığı yerlere bir şimşek çakar. Büyük anlatıların görmek istemediğini göstermeye çalışır. Temsil hakikatin yanına yaklaşamasa bile hakikati anlamaya dair bilinci kışkırtır. Hakikatin izlerini takip etmek ise yeni bir dinleme ve tanık olma deneyimi yaratabilir. Sinema, kolektif belleği kurup, iktidarın normlarına göre düzenleme ve bir rıza kültürü inşa etmeye de aracı olabilir tam tersine iktidara karşı direnç alanları yaratabilir. Hiroshima Mon Amour büyük harfli Tarih’in karşısına çıkmakta. Kişilerin hikayesinin izini sürerek bize anlatılana alternatif yeni bir kolektif bellek oluşturmaya çalışmakta. İki insanın acısından iki şehrin acısına ulaşırız. İki insanın belleğindekiler, Hiroşima’nın ve Nevers’in anlatısı olur. Tanık olduğumuz hikaye sadece geçmişi hatırlatmakla kalmaz, görmezden gelinen geçmişin bugünü nasıl kuşattığını da gösterir ve geleceğe dair sorumluluk almaya çağırır. Toplumsal hafıza tam da bu etik sorumluluğu hissettiğimiz anda oluşmaktadır.”

    kadın garda otururken adam yanına gelir ve kadının iç sesinden o müthiş son tiradı duyarız.

    — senin hatıran benim vücudumu ateşe verdiğin zaman. nevers’i yeniden görmek istiyorum. loire nehri’ni. Nièvre’nin o zarif kavaklarını. seni burada ve şimdi unutuyorum. üç kuruşluk aşk hikâyesi. seni burada ve şimdi unutuyorum. sensiz bir gece ve ben şafağın beni kurtarmasını özlemle bekliyorum. onun gözleri olmadan göreceği bir günde ölmeye hazır neversli küçük bir kız, neversli küçük sürtük. onun elleri olmadan yaşanan bir gün. kız, aşkın trajedisini biliyor. değersiz küçük kız. nevers’te aşktan ölen küçük kız. saçı kırpılmış neversli küçük kız. seni burada ve şimdi unutuyorum. üç kuruşluk aşk hikâyeni de. ona gelince, önce gözlerini unutacağım. gidecek, sonra sesi yavaş yavaş yok olup, o da gidecek. sonra onu bütünüyle unutacağım. parça parça. zamanla bir şarkıya dönüşeceksin.

    --- spoiler ---
  • idi i smotri

    sovyetler birliği yapımı savaş/dram/psikoloji türünde sinema filmidir..

    filmi yönetmeni Elem Klimov’dur..

    başrolde Aleksey Kravchenko oynuyor. diğer önemli rollerde ise Olga Mironova, Liubomiras Laucevicius, Vladas Bagdonas, Viktors Lorencs, Jüri Lumiste, Evgeniy Tilicheev, Nina Evdokimova oynamıştır..

    filmi yönetmen Elem Klimov ile Ales Adamovich birlikte yazmıştır..

    sarsıcı filmimiz türkçeye “gel ve gör” olarak çevrilmiştir..

    film, Ales Adamovich’in 1972 yılında yazdığı “Kathyn’in Öyküsü” kitabından beyaz perdeye uyarlanmıştır..

    film ikinci dünya savaşı dönemindeki alman zulmünü ele alıyor. 1943 yılında beyaz rusya’da geçiyor. henüz on üç yaşındaki Florya adlı bir çocuğun gözünden savaşın en gerçekçi ve en acı verici hâli gösteriliyor..

    başrol oyuncusu çocuk çok başarılıydı. diğer roller ise ortalamaydı. başroldeki Florya Gaishun ve Glasha karakterleri müthiş gerçekçiydi. Aleksey Kravchenko, sanki o sahneleri gerçekten de yaşamış gibiydi. Kravchenko, yaşından çok daha büyük bir oyunculuk sergilemiş. saygıyı hak ediyor..

    Orijinal film müziği Oleg Yanchenko tatafından bestelenmiştir. müzikleri savaş filmlerine göre arka plandaydı. ilk kısmına göre ikinci kısmında daha etkindi müzikler..

    filmde savaşın ne kadar kötü, ne kadar kalıcı hasarlar bırakan, ne kadar korkunç bir şey olduğuna en yalın hâliyle tanık oluyoruz..

    savaş filmi deyince hemen Hollywood’taki o aksiyon dolu savaş sahneleri gelir çoğumuzun aklına. idi i smotri filmi bu düşünceyi yıkıyor. amerikan filmlerindeki o gösterişli aksiyon sahnelerinden ziyade savaşın insan psikolojisi üzerindeki etkisini en gerçekçi hâliyle görüyoruz bu filmde..

    filmi sinematografik olarak oldukça başarılı buldum. sanat yönetmenini de, görüntü yönetmenini de tebrik ederim. yakın ve uzak plan çekimleri müthişti. özellikle tek plan çekimleri kusursuza yakındı. filmdeki bazı sahneler şimdiye dek izlediğim en başarılı plan-sekans çekimleri arasına girer..

    çoğu savaş filminde olduğu bu filmde de rahatsız edici pek çok sahneler var. bazı sahneler insanı gerçekten derinden etkiliyor..

    ilk yarım saat bu nasıl savaş filmi dedim böyle. film giderek açılmaya başladı. filmin ikinci yarısı gerçekten iyi bir savaş filmiymiş dedim..

    Bazı sahneler o kadar gerçek ve korkunç ki o sırada bize de Florya ile birlikte sanki oradaymışız gibi hissettirebiliyor..

    idi i smotri gerçekten iyi bir savaş filmi. fakat abartıldığı kadar büyük bir film olarak ve başyapıt olarak nitelendirmiyorum filmi. özellikle izlediğim en iyi savaş filmi diyenlere katılmıyorum. idi i smotri’den daha etkileyici, daha derin, çok daha vurucu savaş filmleri izlemiştim..

    çoğunluğun alman karşıtı bir film olarak nitelendirdiği idi i smotri filmi için Elem Klimov böyle düşünmüyormuş. Yönetmen Elem Klimov, Denver Uluslararası Film Festivali’nde Ron Holloway ile röportaj yapmış. şimdi o röportajdan bir kesit paylaşacağım..

    “idi i smotri’nin savaş karşıtı bir film olduğuyla ilgili ne söyleyeceksiniz?”

    “idi i smotri, hem antifaşist hem de savaş karşıtı bir film. Bazılarına göre Alman-karşıtlığı da içeriyor gibi açıklamalar var. Bu doğru değil. Hiçbir şekilde Alman karşıtı bir film olmadı.”

    savaş/dram türü severler için filmi öneriyorum. içindeki rahatsız edici sahnelerden dolayı ise hassas kişilere filmi önermiyorum..

    filmle ilgili dipnotlar

    * 1943’te Beyaz Rusya’da toplam 628 köy, içinde yaşayanlarla birlikte Nazi ordusu tarafından yakılarak yok edilmiş.

    * yönetmen Elem Klimov toplam on dört film yönetmiş. idi i smotri çektiği son filmdir. sebebini ise şöyle açıklıyor:
    “Gel ve Gör ile söyleyebileceğim her şeyi söyledim, bunun üzerine daha ne söyleyebilirim ki? Film çekmeye ilgimi kaybettim… Mümkün olan her şeyi yaptığımı hissediyorum.”
    Elem Klimov, deyim yerindeyse yönetmenliği zirvede bırakıyor.

    * filmin senaryosu ikinci dünya savaşı’nda Beyaz rusya’daki partizanlarla birlikte çatışmak zorunda kalmış olan Ales Adamovich’in bizzat kendi yaşadıklarından yola çıkılarak yazılmış.

    * Film tamamen Belarus topraklarında ve Belarusça çekilmiş. filmde oynayanlar o bölgenin halkıdır.

    * idi i smotri, Aleksey Kravchenko’nun ilk sinema oyunculuğudur.

    * Film 17 Ekim 1985’te gösterime girmiş ve 28.9 milyon izleyici sayısına ulaşmış.

    * yönetmen Klimov, filmi çekene kadar Sovyet yetkililerinin yaklaşık sekiz yıllık baskısıyla mücadele etmek zorunda kalmış. Devlet Sinematografi Komitesi* senaryoyu fazla gerçekçi bularak kabul etmemiş. komite, filmi “estetik kirlilik” ve “doğalcılık” propagandası olarak nitelendirmiş.

    * Film dokuz aylık bir süre içinde kronolojik sırayla çekilmiş.

    * film 58. Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film için Sovyetler birliği’nden aday adayı olmuş ancak aday olarak kabul edilmemiş.

    * Yönetmen, Aleksey Kravchenko’nun en sert ve en şiddet içeren sahnelerde, çocuk oyuncunun psikolojik olarak etkilenmemesi için bir psikoterapist tarafından hipnotize edilmesini istemiş. Ancak Kravchenko bunu reddetmiş ve o sahnelerde rolünü oynamaya devam etmiş.

    * filme 2017 yılında resmi bir restorasyon uygulanmış. daha sonra film En İyi Restore Edilmiş Film dalında “Venedik Klasikleri Ödülü”nü kazanmış.

    * Filmdeki bazı sahnelerde gerçek silah ve mermi kullanılmış. Aleksei Kravchenko, röportajlarında bir sahnede* mermilerin başının sadece 10 cm üstünden geçtiğini belirtmiş.

    * Filmin büyük bir kısmı sabit kamera ile çekilmiş.

    * filmde önemli bir süre oynayan Olga Mironova hayatı boyunca başka hiçbir filmde oynamamış.

    * Film boyunca görünen çoğu üniforma gerçekmiş.

    * Bazı söylentilerin aksine, Aleksey Kravchenko’nun saçı kalıcı olarak griye dönmemiş. saçını boyamak için ince bir gerçek gümüş tabakasının yanı sıra özel bir Gres Boya kullanılmış. Bu da saçlarını normale döndürmeyi zorlaştırmış. bu yüzden Kravchenko film bittikten sonra bir süre saçlarıyla bu şekilde yaşamak zorunda kalmış.

    * ünlü yazar Yazar J. G. Ballard, idi i smotri’yi gelmiş geçmiş en iyi savaş filmlerinden biri olarak nitelendirmiş.

    yararlanılan kaynaklar

    kaynak 1, kaynak 2, kaynak 3, kaynak 4, kaynak 5

    aşağıda film hakkında bazı ayrıntılara değineceğim. izlemeden önce detayları öğrenmekten haz etmiyorsanız aşağıda yazılanları okumamanızı öneririm..

    --- spoiler ---

    film sakin başlıyor. daha sonra çok gerçekçi ve yalın bir anlatımla almanların rus köylerine yaptığı zulmü görüyoruz. fakat filmin sonlarına geldiğimizde ise rus propagandasını görüyoruz. almanlar çok kötüler, bizlere her türlü kötülüğü yaptılar, ancak biz onlara bize yaptıklarını yapmıyoruz gibi nesnel olmayan bir düşünce var filmin sonunda. almanlar savaş sırasında ruslara her türlü eziyeti yapmış fakat ruslar berlin’e girene kadar oradaki alman askerlerine ve halkına en az almanlar karar zulmetmişler. sanki almanlar tanklarla silahlarla rusya’ya girmiş ama ruslar almanya’ya çiçeklerle girmiş gibi hava var filmin sonunda. bu açıdan objektif bir film olarak değerlendirmiyorum filmi.

    filmin bazı sahneleri o kadar gerçekki izlerken hayret ediyorsunuz. bazı sahnelerde sanki yönetmen eline kamerayı almış 1943 belarus’una gitmiş gibiydi. ya başroldeki çocuğun değişimine ne demeli. Florya’nın filmin ilk sahnesindeki yüz hatlarına bakın ve filmin son sahnesindeki yüz hatlarına bakın. başlarda güler yüzlü o çocuğun çocuğun nasıl değiştiğini, savaşın ve acının etkisiyle nasıl başkalaştığını göreceksimiz. sanki birkaç günde birkaç on yıl yaşlanmış gibiydi. savaşın ne kadar korkunç bir şey olduğunu sadece çocuğun fiziksel değişiminden bile anlayabiliyoruz.

    finaldeki adolf hitler ve ss birliklerinin görüntülerine değinmek istiyorum şimdi. hitler’in, alman askerlerinin ve bombardımanların görüntüleri geriden başlatılarak öne doğru gösteriliyor. yönetmen burada sanıyorum bir mesaj vermek istemiş. ne kadar geri gitmek istesen de savaşın izlerini unutamazsın. yaşanan onca acının, felaketin ve ölümlerin düzeltilemeyeceğini, lanet savaştan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı vurgulamak istemiş sanırım yönetmen. ayrıca bu sahnelerle keşke bunların hiçbiri olmasaydı, bu acılar hiç yaşanmasaydı görüşüyle de savaş karşıtlığını göstermek istemiş diye düşünüyorum.

    filmde en çok dikkatimi çeken sahnelerden biri de kadın bir alman askerin askeri araçta gidiyorken etrafındaki evlerde insanlar cayır cayır yanmıyormuş gibi, sanki vahşetin zirvede olduğu bir yerde değil de kendi evinin yemek odasında keyifle akşam yemeği yiyor gibi elindeki ıstakozu yemesiydi. insanlık nasıl bu kadar vicdansız, nasıl bu kadar kötü olabiliyor akıl alır gibi değil.

    filmde birçok ayrıntı mükemmeldi. bataklık sahnesi inanılmaz gerçekçiydi. Florya’nın bombadan sonra sağırlaşması ve izleyicinin de o sırada onun gibi sağırlaşması çok iyi düşünülmüş ayrıntılardandı. filmin sonunda Florya’nın hitler’in resmine hınçla ateş etmesi, her kurşunda hitler’in görüntülerinin geriye sarması, en sonunda da Florya’nın hitler’in bebekliğini gördüğünde ateşi kesip ağlaması müthiş etkileyiciydi.

    beni en etkileyen sahnelerden biri de belarus halkının hitler’in korkuluğunu yapmasıydı. halk hitler’e öyle öfke duyuyordu ki bu nefretlerini bir korkuluk üzerinden görebiliyorsunuz.

    filmin sonlarına doğru rus köylerini yakan alman askerlerinin bir kısmı ele geçirilir. o sırada gelen rus askerleri alman askerlerine ne hissettiklerini sorar. ss albayı ve çevirmen asker af dileyip yalvarırken içlerinden bir alman askeri yaktıkları rus çocukları için pişmanlık duymadığını söyler. hem de az sonra öleceğini bile bile. aynı asker ardından rus askerlerine ve sivillere şu sözleri söyler.
    “evet. çıkın ve çocukları burada bırakın dedim. çünkü çocuklarla her şey yeniden başlar. hiçbirinizin yaşamaya hakkı yok. biz üstün ırkız. siz alt ırksınız ve komünizm hastalığını yayıyorsunuz. yaşama hakkınız yok. ve bir gün amacımıza ulaşacağız. bugün olmazsa yarın.”
    işte hitler askerlerine ve halkına bu hastalıklı fikri aşılamış yıllarca.

    --- spoiler ---
  • geceye bir nostalji bırak

    bu başlıkta geçmiş zamanlardan kalma nostaljik videolar, fotoğraflar, dokümanlar paylaşacağız.

    ilk paylaşımımızla şimdi sizleri 1990 yılına götüreceğim.

    demet akbağ’ın canlandırdığı canfeda karakteri, sanat güneşimiz zeki müren ile bir cumartesi gecesi programına konuk oluyor. o harika programda demet akbağ, zeki müren’in muhteşem bilmecelerini çözmeye çalışıyor.

    üstadın canfeda’cığım derken zarafetine, asilliğine bakar mısınız.

    “on+on+otuz” işleminin sonucu nasıl “yüz” çıkıyor dersiniz?

    peki ya pijama giymiş bir merkebe ne denir?

    zeki müren ile demet akbağ arasındaki o sıcacık, nahif, harikulâde bilmece sahnesini hatırlayalım.

    muhteşem bilmece sahnesine giden yol..