engelleme seçenekleri



ohen kullanıcısı size özel mesaj gönderemez.


ohen kullanıcısının yazdığı hiçbir entryi görmezsiniz.


ohen kullanıcısının açtığı hiçbir başlığı görmezsiniz.
not: bu engelleme türü önerilmez (bkz: #46343)


100duracell tavşanı (1297)
490· 17· 2· 1· bugün
dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük ve en değerli lider..

ATATÜRK BENZERSİZ BİR KAHRAMANDIR..

zekası, BİLGİSİ, KÜLTÜRÜ ve ileri görüşlülüğü ile 100 yıl önceki söylemlerini bugün çok daha iyi anlayabiliyoruz..
...devamını oku
dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük ve en değerli lider..

ATATÜRK BENZERSİZ BİR KAHRAMANDIR..

zekası, BİLGİSİ, KÜLTÜRÜ ve ileri görüşlülüğü ile 100 yıl önceki söylemlerini bugün çok daha iyi anlayabiliyoruz..

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ANLATMAYA NE SATIRLAR NE SAYFALAR NE DE ansiklopediler YETER..

çok özlüyorum son büyük liderimi, son büyük öğretmenimi, son büyük kumandanımı..
entry akışı (yeni)
klasik görünüm
  • stephan abel sinding

    norveçli/danimarkalı bir heykeltıraştır. 4 Ağustos 1846 ila 23 Ocak 1922 tarihleri arasında yaşamıştır. Sinding, heykel sanatının en önemli temsilcilerinden biridir. mükemmel gerçekçi eserlere imza atmıştır. şimdi şanatçıyı biraz yakından tanıyalım. Stephan Sinding varlıklı bir aileden gelmektedir. maden mühendisi Matthias Wilhelm Sinding ile Cecilie Marie Mejdell’in oğlu olarak norveç’in Trondhjem şehrinde dünyaya gözlerini açmıştır. Sinding, çevresinde sanatkârların olduğu bir ortamda yetişmiştir. kendisinin kardeşi Christian Sinding bestekâr, diğer kardeşi Otto Ludvig Sinding ise ressamdır. Stephan Sinding, yüksek öğrenim hayatına Christiania’da hukuk çalışmalarıyla başlamıştır. ancak kendisinin hukukçu olmak istemediğini fark ettiği anda bunun yerine sanat alanında kariyer yapmak için hukuk eğitimini bırakmıştır. daha sonra Royal School of Drawing’de çizim ve modelleme dersleri almaya başlamıştır. ardından berlin’deki heykeltıraş Albert Wolff’tan özel dersler almıştır. 1874 ila 1875 yılları arasında Paris’te eğitim çalışmalarını sürdürürken Auguste Rodin ve Paul Dubois gibi Fransız heykeltıraşların Realist eğilimlerinden etkilenmiştir. 1883’te Kopenhag’a taşınmış ve aynı yıl orada atılımlar yapmıştır. 1890 yılında ise Danimarka vatandaşlığı almıştır. Mayıs 1885’te Frederiksberg’te aktris Anna Elga Augusta Betzonich ile dünyaevine girmiştir. Sinding, yetişkinlik hayatının çoğunu Kopenhag, Paris ve Roma’da sanat çalışmaları yaparak geçirmiştir. Stephan Abel Sinding’in heykellerinin çoğu gerçekçiliğe atfedilir, ancak Danimarkalı heykeltıraş Niels Hansen Jacobsen ile birlikte, birçok kişi tarafından eserlerinin bazılarının Sembolizm tarzında olduğu kabul edilir. Sembolik çalışmasına Kopenhag’taki Churchillparken’da bulunan “Valkyrjen” heykeli örnek gösterilebilir. Sinding, tarzının çok modern olduğu düşünüldüğü için Norveç halkı tarafından kötü bir şekilde tanınmıştır. Stephan Abel Sinding’in çalışmaları, sanat eserinin büyüklüğüne ve ortamına bağlı olarak 201 ABD Doları ile 60,360 ABD Doları arasında değişen fiyatlarla pek çok farklı açık artırmada satılmıştır. 2005’ten bu yana yapılan müzayedelerde sanatçının eserlerinin en yüksek fiyata satılanı 2011’de “Sotheby’s London” müzayede evinde satılan “Printemps Victorieux* adlı eseridir. sanatçının bu eseri 60.360 ABD dolarına alıcı bulmuştur. sanatçının en bilinen eserlerinden biri benim de çok beğendiğim 1903 yılında tamamladığı “Adoration” çalışmasıdır. bu eserde bir erkek, bir kadına tapma derecesinde hayranlık duymaktadır. Stephan Abel Sinding, ömrünün son yıllarını paris’te geçirmiştir. 1910’da paris’e yerleşmiş ve yaşama veda edene kadar burada yaşamıştır.

    yararlanılan kaynaklar

    kaynak 1, kaynak 2, kaynak 3, kaynak 4
  • the queen's gambit

    amerika birleşik devletleri yapımı televizyon dizisidir..

    başrolde Anya Taylor-Joy oynuyor. diğer önemli rollerde, isla Johnston, Annabeth Kelly, Chloe Pirrie, Moses ingram, Bill Camp, Marielle Heller, Marcin Dorocinski, Harry Melling, Thomas Brodie-Sangster, Jacob Fortune-Lloyd, Eloise Webb, Millie Brady, Dolores Carbonari oynamıştır..

    The Queen’s Gambit, Walter Tevis’ın aynı adlı romanından televizyona uyarlanmıştır..

    dizide Elizabeth Harmon adlı satranç dehāsı karakterin olağanüstü yaşamına konuk oluyoruz..

    oyunculuklar harikulâdeydi. minik kız çocuğu elizabeth de, dokuz yaşındaki elizabeth de, genç kadın elizabeth de rolünü muhteşem canlandırmışlar. üçü de rolünün hakkını veriyordu. kesinlikle saygıyı hak ediyorlar. yan roller de son derece başarılıydı. rolüne yakışmayan bir karakter dahi yoktu. cast ekibini tebrik ediyorum..

    müzikleri harikaydı. böyle mükemmel bir yapımı ancak kaliteli, etkileyici, derin hisli klasik müzikler kotarabilirdi. tıpkı oyunculuklar gibi müzik konusunda da tam puan veriyorum diziye..

    Elizabeth Harmon gerçekten de çok büyük yetenek ve büyük bir zekâ. kazandığı tüm şampiyonlukları yaradılışından gelen zekâsıyla elde ediyor. fakat burada çok önemli bir husus var. Elizabeth yeteneğini henüz sekiz-dokuz yaşlarında keşfediyor. yaş aldıkça, turnuva kazandıkça ben artık oldum demiyor. sürekli daha çok çalışıyor, daha çok okuyor. ülkemizde çok yetenekli ve zeki insanlar genellikle çalışkan olmuyor ve yetenekleri harcanıyor. Elizabeth yeteneğinin farkında ve asla pes etmiyor. sadece oynadığı turnuvanın değil tüm zamanların en iyisi olmak istiyor. bunu için de ne gerekiyorsa yapmaktan vazgeçmiyor. bir gün mutlaka hedeflerine ulaşacağını biliyor..

    dizinin geçtiği dönem muhteşem aktarılıyor. o dönemdeki mekânlar, kostümler, müzikler, otomobiller ve daha fazlası son derece başarılıydı.
    dizinin yapım tasarımcısı Uli Hanish’i ve set tasarımcısı Sabine Schaaf’ı tebrik ediyorum. altmışlı yıllar her açıdan çok şık zamanlarmış. tıpkı Mad Men’i izlerken duyduğum arzu gibi The Queen’s Gambit’i izlerken de o dönemde yaşamayı arzu ettim..

    Elizabeth Harmon ulaştığı noktaya hiç kolay gelmiyor. hayatında çok büyük yıkımlar, büyük kayıplar ve kalıcı hasarlar oluyor. tüm zorluklara rağmen asla pes etmiyor. çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor. zirveye ulaştığında kaybettikleri kazandıklarından fazla oluyor..

    öteden beri izlediğim dizilerle aramızdaki ilişki hep sonradan güçlenirdi. başlarda ısınamadığım fakat sonradan çok sevdiğim yapımlar olmuştu. The Queen’s Gambit henüz ilk bölümün ilk dakikalarında müthiş bir çekimle beni içine çekmeyi başardı. bu durum diziler arasında istisnaydı benim için..

    The Queen’s Gambit, izlediğim Netflix yapımları içinde hbo yapımlarıyla boy ölçüşebilecek kalitede, etkileyicilikte ve hissiyatta bir yapımdı..

    The Queen’s Gambit, Netflix’te izlediğim dönem dizilerinde Babylon Berlin’den sonraki en beğendiğim yapım oldu..

    The Queen’s Gambit, izlerken bitmesini hiç istemediğim dizilerdendi..

    altmışlı yıllarda amerikan toplumunda siyahilere neredeyse hiç hak verilmemesi, beyaz amerikalıların siyah amerikalılara karşı nefret, ötekileştirme, aşağılama gibi davranışlarda bulunması gibi olgulara uzaktan da olsa değinmeleri dizinin ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyordu..

    Elizabeth karakterinin oyunculuğuna değinmek istiyorum. bu karakter sanki Anya Taylor-Joy için yazılmış. anya taylor bu role inanılmaz yakışmış. sinema ve dizi tarihinde bazı karakterler vardır o rolü pek çok iyi oyuncu oynayabilir fakat bir oyuncu mükemmel oynar. işte Elizabeth karakterini de bu mükemmellikte sadece Anya Taylor-Joy’un oynayabileceğini düşünüyorum..

    dizi sakin ilerliyor gibi görünmesine rağmen bence oldukça akıcıydı. diziseverlerin bir günde bitirebileceği bir dizi. tek solukta izlenmesi The Queen’s Gambit’i sıradan bir dizi asla zannettirmesin. bir solukta bitirme isteği çerez bir dizi olduğu için değil, izleyeni kendine çeken mükemmel kurgusuyla, oyunculuğuyla ve görsel şöleniyle bağımlılık yapan bir yapım olduğu için..

    normal şartlarda sezonu yedi-sekiz bölümlük dizileri bir günde bitiririm. fakat The Queen’s Gambit beni öyle etkilemişti ki bitmesin diye bölümleri günlere hatta haftalara yaymıştım. her bir bölümü adetâ sinema tadında yavaş yavaş izliyordum. keşke yedi bölüm değil de yetmiş yedi bölüm olsaymış diyordum izlerken..

    The Queen’s Gambit, satrançla pek haşır neşir olmayan beni inanılmaz kendine bağladı. diziyi satrançseverlerin çok seveceği kuşkusuz. hatta şöyle ki satrançla hiç alâkası olmayan kişileri dahi ekran başına kilitlemesi kuvvetle muhtemel..

    Elizabeth Harmon, erkek egemen bir dünyada tüm zorluklara ayrımcılığa rağmen zekâsıyla, yeteneğiyle, azmiyle, tutkusuyla zirveye ulaşıyor. bu yüzden kesinlikle saygıyı hak ediyor..

    Elizabeth’in ergenliğinde giydiği kıyafetleri pek beğenmiyordum fakat yaşı ilerledikçe ve iyi paralar kazandıkça son derece şık, zarif giyinmeye başladı. tabii ki vücut ölçülerinin düzgün, biçimli olması, giydiği kıyafetleri taşımaya müsait olması ve iyi paralar kazanması önemliydi. bazı kadınlar vardır ne giyse yakışır derler ya işte o kadınlardan biri de Elizabeth Harmon. özellikle beşinci bölümdeki kıyafetlerini çok beğendiğimi hatta bayıldığımı itiraf etmeliyim..

    Elizabeth Harmon son derece zarif, hoş, alımlı, güzel bir kadın. ayrıca ses tonu da çok kadınsı, kışkırtıcı, büyüleyici. rakiplerinden bazılarını cazibesiyle etkilediğini, konsantrasyonunu bozduğunu ve gardını düşürdüğünü düşünüyorum..

    The Queen’s Gambit inanılmaz etkiledi beni. şöyle ki the wire, oz, True Detective’in ikinci sezonu, Prison Break’in ikinci ve üçüncü sezonu, Boardwalk Empire’ın beşinci sezonu, Breaking Bad’in ikinci sezonu, Bron/Broen’in dördüncü sezonu, Six Feet Under* kadar etkilemeyi başardı..

    The Queen’s Gambit, En İyi Mini Dizi dâhil on bir dalda Emmy, En İyi Mini Dizi ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında Altın Küre ödülleri gibi pek çok ödül kazanan bir yapımdır. kazandığı tüm ödülleri hak ettiğine inanıyorum..

    The Queen’s Gambit’i tek sezonluk çerez bir dizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz..

    The Queen’s Gambit bir televizyon dizisinden çok daha fazlasıdır..

    diziyle ilgili anekdotlar

    * The Queen’s Gambit’in etkisi beklenenin çok üzerinde olmuştur. Dizinin yayınından sonra ‘‘eBay’’ üzerinden yapılan ‘‘satranç takımı’’ aramaları yüzde iki yüz elli artış göstermiş. Google’da yapılan ‘‘Nasıl satranç oynanır?’’ aramalarının ise son dokuz yılın zirvesine ulaştığı ifade ediliyor. Bununla birlikte; online satranç oyunu sitesi ‘‘chess.com’’daki yeni oyuncuların sayısı, dizinin yayınından sonra beş katına çıkmış.

    * Babylon Berlin dizisindeki mükemmel vintage çalışmalarıyla tanıdığımız Alman tasarımcı Uli Hanisch dizinin yapım tasarımcısı olmuştur.

    * oyunlardaki teknik kusurların giderilmesi için amerika birleşik devletleri’nin en deneyimli satranç öğretmeni olarak kabul edilen, “kıskanılacak kadar iyi oynayan” Bruce Pandolfini ile çalışılmıştır.

    * dizideki Cincinnati, Las Vegas, Mexico City, Paris ve Moskova olarak izlediğimiz sahnelerin tamamı Berlin’de filme alınmıştır. The Queen’s Gambit’in yapım tasarımcısı Uli Hanish, Architectural Digest’e yaptığı açıklamada, Berlin’in tarihinde doğu ve batı şeklinde ayrılmış olmasının çekimlerde nasıl bir kolaylık sağladığını belirtiyor. Berlin’in batı yakası 60’lar Batı dünyasını yansıtırken, doğu yakası ise Moskova atmosferine fon oluşturmuş.

    * The Queen’s Gambit, dizi olmadan önce bir film olarak tasarlanmış. Her şey hazır sayılırmış. hatta filmin yönetmeni de belliymiş. yönetmen koltuğuna Heath Ledger oturacakmış. dizi Ledger’ın ilk yönetmenlik denemesi olacakmış. ElizaBeth Harmon rolünde Ellen Page’in oynayacağı bir film tasarlanmış. Ancak Heath’in beklenmedik ölümünün ardından proje de rafa kaldırılmış.

    * Dizideki satranç oyunları sırasındaki her hareketin koreografisini iki ünlü satranç ustası olan Garry Kasparov ve Bruce Pandolfini yapmış. Bununla beraber Kasparov ve Pandolfini tüm oyunculara da koçluk yapmışlar.

    * The Queen’s Gambit dizisinin uyarlandığı kitap, yayımlanmasından otuz yedi yıl sonra The New York Times’ın “En Çok Satanlar” listesine giriş yapmıştır.

    * Anya Taylor-Joy’ya Beth’in bir satranç maçında yapacağı hareketleri, bu sahneler çekilmeden beş dakika önce öğretiliyormuş. Bu sebeple zihnindeki her şey taze kalıyor ve maçı gerçekten yaşayabiliyormuş.

    * The Queen’s Gambit, Netflix’in yayınlandıktan sonraki bir ay içerisinde en çok izlenen mini dizisi olmuştur. Dizi, yayınlandıktan sonraki ilk yirmi sekiz gün içerisinde 62 milyon kullanıcı tarafından izlenerek bir rekora imza atmıştır.

    * ElizaBeth karakteri ile ilgili olarak başrol Anya Taylor-Joy, dizinin yaratıcısı Scott Frank ve saç tasarımcısı Daniel Parker, dizi öncesinde bu karakterin kızıl saçlı olması fikrinde birleşmişler. Ancak Beth’in dizi içindeki tüm saç stillerini başarmanın tek yolunun peruk kullanmak olduğu kanısına varmışlar. Saç tasarım uzmanı Daniel Parker, “Bazen Beth bir günde üç farklı görünüme geçiyordu. Bunu peruksuz bir şekilde yapmanın başka bir şansı yok’’ demiş ve Anya Taylor-Joy’ın tüm saçları peruk olarak tasarlanmış.

    * Netflix; dizinin ilk ayında toplamda 92 ülkede ‘‘Top 10’’ listesine girdiğine ve 63 ülkede ilk sıraya oturduğuna işaret etmiştir.

    * dizinin yaratıcısı Scott Frank, Borgov rolünü oynaması için Garry Kasparov’u istemiş ancak Kasparov bu teklifi reddederek sadece danışmanlık yapmış.

    * Netflix’te en çok izlenen yapımların verilerine yer veren internet sitelerine göre Türkiye’de The Queen’s Gambit Türk yapımı Bir Başkadır ile platformun en çok izlenen dizilerinde ilk sırada yer alıyor.

    * dizinin yapım tararımcısı Uli Hanish ve set tasarımcısı Sabine Schaaf, Berlin’de bulunan belediye binasını Cincinnati’deki kurgusal Gibson Hotel’e; 50’lerde Bruno Grimmek tarafından tasarlanan Palais am Funkturm binasını Las Vegas’taki Hotel Mariposa’ya ve Friedrichstadt-Palast tiyatro binasını Mexico City’deki Art Deco esintili otele dönüştürmüş. Tiyatro binasının orijinal olarak geniş pencereleri ve renkli mozaik camlarından Berlin’in görünmemesi için desenler folyo üzerine çıktı alınarak camlara yapıştırılmış.

    * Ekranlarda görülen bütün satranç sahneleri, hızlı satranç maçları sahneleri de dahil olmak üzere aktörler tarafından gerçekten oynanmış.

    * Sette kullanılan yüzyıl ortası mobilyaları, Hollanda’dan bir tüccar aracılığıyla getirtilmiş. Uli Hanish, her bir şehir için en büyük klişenin izleyicilere o anda nerede olduklarını bildirmek olduğunu söylüyor.

    * Beth’in tüm dizi boyunca giydiği kareli giysiler satranç tahtasını çağrıştırmak için kullanılmış. Dizinin kostüm tasarımcısı Gabriele Binder, Vogue ile yaptığı röportajda, “Her zaman bir karakterin içinde olup bitenleri dışarıda giydikleriyle göstermeye çalışırım ve ekose deseninin Anya’nın karakteri için ilginç olacağını düşündüm.” demiş.

    * Beth’in her sahnedeki ruj renkleri ayrı ayrı seçilmiş ve renkler Beth’in yaşını temsil ediyormuş. Makyaj ve saç tasarımcısı Daniel Parker, “Dudaklar ve kirpikler bir karakterin ne yaptığını ya da davranışlarını temsil eden en önemli şeylerden biridir. Sonlara doğru Beth’in ruj rengi ölen annesine bir övgü olarak kabul edilebilir.” diye açıklama yapmış.

    * Dizideki Alma karakterini oynayan Marielle Heller, ‘‘A Beautiful Day in the Neighborhood’’, ‘‘Can You Ever Forgive Me’ ve ‘‘What the Constitution Means to Me’’ gibi filmlerin yönetmenidir. Marielle, “yıllar boyunca yönetmenlik yaptıktan sonra oyunculuğa dönmek oldukça heyecanlıydı ve sıradaki büyük projem ne olacak bilmiyorum.” diye açıklama yapmış.

    * Anya Taylor-Joy, Beth’in Rus parkında satranç oynadığı final sahnelerini çekerken hep ağlamış çünkü o an Beth için çok mutlu olmuş.

    yararlanılan kaynaklar

    kaynak 1, kaynak 2, kaynak 3, kaynak 4, kaynak 5, kaynak 6, kaynak 7, kaynak 8

    --- spoiler ---

    Elizabeth ile Jolene’nin sıkı dostluk kuracağını daha ilk sahneden hissetmiştim ve tahmin ettiğim gibi güçlü arkadaşlıkları oldu. dikkatimi çeken bir sahneyi paylaşmak istiyorum şimdi. birinci bölümde Elizabeth, bay ganz’ın davet ettiği liseye gitmek üzereyken Jolene iyi şanslar dilemek adına Elizabeth’in yanına gelip ona sakinleştirici yeşil haplardan vermişti. çünkü Jolene, Elizabeth’in o haplardan içmediğinde gergin olduğunu görmüştü ve katılacağı satranç turnuvasında sırf bu haplar yüzünden kaybedip rencide olmasını istememişti. bu yüzden ona gerçek anlamda “iyi şanslar” dilemek için o yeşil haplardan vermişti giderken. bu benim için büyük bir dostluk örneğiydi. keza Elizabeth’in en çok ihtiyaç duyduğu anda ona Jolene’den başka kimse yardım etmemişti. hayatlarımız da böyledir. gerçek dostluklar hiç kolay bulunmuyor. değerini bilmek gerekir.

    birinci bölümde satranç kulübünden gelen bay ganz, Elizabeth’e o yaşlardaki kız çocuklarının seveceğini düşündüğü oyuncak bebek hediye etmişti. Elizabeth ise zekâ olarak yaşıtlarından çok daha büyüktü. onun oyuncaklara değil satranç gibi zekâ, yetenek gerektiren şeylere ihtiyacı vardı. bu yüzden oyuncak bebek hediyesini aldıktan sonra odasına giderken oyuncağı çöpe attığı sahne çok şıktı ve etkileyiciydi.

    Elizabeth beşinci bölümde amerika birleşik devletleri şampiyonası finalinden önceki akşam finaldeki rakibi Benny Watts ile Benny’nin teklifi üzerine otelde maç yapmıştı. o oyunda yenildi. ardından hırslanan Elizabeth Benny’nin ikinci teklifini de kabul etmişti ve yine yenilmişti. derken üç, dört, beş... o gece pek çok kez büyük finaldeki rakibi Benny’ye yenilmişti ve hiç galibiyet alamamıştı. ertesi gün ise Elizabeth büyük finalde rakibi Benny’yi tarumar etmişti. şöyle ki otuz hamle bile sürmemişti galibiyeti. bu gerçekten inanılmazdı.

    dizide dikkatimi çeken bir şey vardı. rusya’da belli bir yaşın üstündeki kişiler kafeterya, lokal gibi yerlerde satranç oynuyorlardı. yani bizdeki emeklilerin çoğunluğu gibi değillerdi. bizdeki yaşlılar genelde kahvehanelerde oturup iskambil ve okey gibi aklını fazla kullanmayı gerektirmeyen oyunlar tercih ederlerken yaşlı ruslar zihinsel beceri gerektiren satranca yoğunlaşıyordu. bu da benim ilgimi çekmiş ve takdirimi kazanmıştı.

    üçüncü bölümde life dergisinden Elizabeth ile röportaj yapmaya gelmişlerdi. Elizabeth’e merak edilen sorular sormuştu yetkili kadın. işte o muhteşem sahneden.

    — life okuyucularına bu hissi tarif eder misin? yani onca erkek arasındaki tek kız olmayı.

    — bunu önemsemiyorum.

    — çekinmiyor musun? benim gençliğimde rekabet etmek yasaktı, bebeklerle oynardım.

    — satranç sırf rekabet değil.

    — amaç kazanmak ama.

    — evet ama satranç ayrıca...

    — ne?

    — güzel de olabilir.

    — sen bir yetimsin.

    — biliyorum.

    — yok, tabii ki biliyorsun. oynamayı nasıl öğrendin?

    — bay shaibel’dan. methuen’da hademeydi.

    — hademeden mi öğrendin? sahiden mi?

    — sekiz yaşındaydım.

    — tahminimce öyle bunaltıcı bir yerde gerçeklerden kaçmanı sağlamıştır. yalnızlık çekmişsindir.

    — alışığım ben.

    şahı baban, veziri de annen gibi görmüş olabilir misin? biriyle saldırıp, diğeriyle koruyor musun?

    — onlar sadece taş. dikkatimi önce tahta çekmişti.

    — tahta mı?

    — evet. sadece 64 kareden ibaret bir dünya. orada kendimi güvende hissediyorum. kontrolümde, egemenliğimde olabiliyor. öngörmeye müsait. zarar görürsem tek suçlu benim.

    birinci bölümde dokuz yaşındaki Elizabeth’in bay ganz’ın lisesindeki on iki öğrenciyle eş zamanlı yaptığı satranç turnuvası inanılmazdı. okulun en iyi satranç oyuncularının on ikisini sadece bir saat yirmi dakikada yenmişti beth, hem de hiç zorlanmadan. bu gerçekten inanılmazdı.

    Elizabeth’in diğer tüm kızlardan farklı olmasını seviyordum. çocukken de farklıydı genç kızken de, genç kadınken de. lisedeki yaşıtları “ponpon kız” seçmelerine katılırken veya “körpe sosyetikler”, “şehirli kızlar” gibi basit sosyal kulüplere üye olurken Elizabeth üye olmak satranç kulübü arıyordu. bu durum beni hoşnut ediyordu.

    altıncı bölümde Cleo ile Elizabeth arasında geçen sıra dışı sohbet etkileyiciydi. o sahneyi hatırlayalım şimdi.

    — ne iş yapıyorsun?

    — tahmin et.

    — modayla ilgili bir şey mi?

    — kibarca söyledin. mankenim.

    — vay be. heyecanlı olmalı.

    — heyecan verici olan şey moda. mankenlik ve mankenler yavan. marais’deki stüdyomu karşılıyor ama. paris’e hiç gitmedin mi?

    — henüz değil. orada mı yaşıyorsun?

    — ara sıra. bazen berlin’de, bazen buradayım. ben... nasıl diyorsunuz? başıboş mu?

    — bilmem.

    — bence mankenlik çok heyecan verici. üstelik beleş elbiseler de veriyorlardır.

    — güzel elbise meraklısı mısın?

    — evet.

    — senden asla manken olmaz. yeterince güzelsin ama fazla zekisin. mankenler boş canlılardır. içlerini renk, doku ve bazen de gizemle makinenin merceği doldurur. fakat üstüne ilginç bir şey dikilene dek boş arsanın hiçbir gizemi yoktur. mankenler de aynıdır. üstüne dikilenden ibarettir. yatakta çoğu berbattır. yemek yemeyen herkes yatakta berbat olmaz mı zaten?

    üçüncü bölümde lisedeki kızlardan Margaret’in evindeki partiye gittiğinde nasıl da oraya ait hissetmemişti kendini. kızlar televizyonda çalan şarkıya eşlik edip dans ederken Elizabeth ise bir an önce o bayağılıktan kurtulmak istiyordu. o sırada tuvalete diye kalkıp koşa koşa evine gitmişti. Elizabeth’in bu sıra dışı tavırlarına hayran kalıyordum izlerken.

    Elizabeth’in istediği fakat alamadığı şeyleri* ya da önemli bulduğu herhangi bir şeyi elde edemeyince aşırması da çok tatlıydı.

    Elizabeth’in altıncı bölümde benny ve onun iki arkadaşıyla daha eş zamanlı oynaması ve üçünü de bütün gece yenmesi harikulâdeydi. böylece benny ile daha önceden bir gece otelde oynadıkları oyunlarının hepsinin rövanşını almıştı Elizabeth. aynı anda üç tane iyi oyuncuyu satranç gibi strateji üretme, karar verme, kararı anında uygulama gerektiren bir oyunda zamana karşı yarışarak yenmesi büyüleyiciydi.

    Elizabeth’in üvey annesi Alma Wheatley’in yaşama veda ettiği gün ne kadar da hüzünlüydü. beth, meksika’daki maçtan sonra odaya gelmişti. dünya şampiyonu rus Vasily Borgov ile maçının nasıl geçtiğini üzüntü ve öfkeyle anlatıyordu, anlatıyordu... ta ki üvey annesinden tepki gelmeyinceye kadar. beth üvey annesini öylece yatakta görünce mağlubiyetin de üstüne adetâ darmadağın olmuştu. üvey annesine artık hiçbir oyununu anlatamayacak oluşu beth’i derinden etkilemişti. Elizabeth katıldığı ilk turnuvadan o anki turnuvaya kadar üvey annesinin hasta olduğu bir turnuva hariç hepsine onunla birlikte gitmişti. uçak ve diğer yolculuklarda yanında her zaman üvey annesi olurdu. ta ki meksika’daki o son turnuvaya kadar. Elizabeth, amerika birleşik devletleri’ne dönerken uçakta bu defa yalnızdı. bu yolculuk sırasında üvey annesinin en sevdiği kokteylden söylemişti. kokteyl geldiğinde yanındaki koltuğa baktı. üvey annesi yanında değildi ve artık hiçbir yolculuğunda yanında olmayacaktı. bu müthiş bir ızdırap vermişti Elizabeth’e. annesinin oturduğu koltuğa dönerek kadehini kaldırdı ve annesinin oradaki ruhuna acı ve tebessümün karışımıyla şerefe hareketini yaptı, gözyaşları içinde kokteylinden yudumladı. ardından derin bir nefes aldı ve o hüzün dolu sahne sona erer.

    --- spoiler ---
  • rutkay aziz

    tiyatro sanatçısı, aktör, yönetmen, yazar, senarist, seslendirme sanatçısı, şair ve daha fazlasıdır..

    ülkemizin yetiştirdiği en önemli sanatçılardandır..

    rutkay aziz, yaşama gözlerini istanbul’a açmıştır. Tiyatroya lisede öğrenim gördüğü yıllarda başlamıştır. Muhsin Ertuğrul yönetimindeki LCC tiyatro okulunda tiyatro eğitimi almıştır. İlk deneyimini Peter Weiss’ın “Marat-Sade” oyunundaki Marat rolüyle yaşamıştır. Tiyatro hayatına 1971 yılından itibaren Ankara Sanat Tiyatrosu’nda devam etmiştir. 1973 yılında aynı tiyatroda sanat yönetmenliği ve yönetmenlik yapmaya başlamıştır. tiyatronun dışında sinema filmlerinde de rol almıştır. İlk sinema deneyimi 1987 yılındaki Yer Demir Gök Bakır filmiyle başlamıştır. Ziya Öztan’ın yönettiği hem sinemada hem de televizyon dizisi olarak yayınlanan “Cumhuriyet” adlı eserde en önemli rolü olan Mustafa Kemal ATATÜRK rolünü canlandırmıştır..

    Rutkay Aziz, iki evlilik yaşamıştır. ilk eşi Nuran Duru’dan Doğa Rutkay adında kendisi gibi oyuncu bir kızı vardır. Rutkay Aziz, Çiğdem Rutkay ile evlidir..

    Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın başkanlığını üstlenmiştir..

    Rutkay Aziz kızıyla beraber aynı projelerde de rol almıştır..

    sanata öylesine gönül vermiş bir şahsiyettir ki ülkemizin darbe dönemleri ve bugünler dahil her döneminde sanatını icra etmek için yasakçılarla, gericilerle mücadele etmiştir..

    ülkemizin yaşayan son büyük sanatçılarındandır. gerçek bir aydın gerçek bir entelektüeldir. hayatı boyunca onurlu duruşundan, ilkelerinden taviz vermemiştir..

    ülkemizin bir başka önemli sanatçılarından olan tarık akan ile lise yıllarından sıkı dostlukları bilinir..

    üstadın öyle bir üslubu ve ses tonu var ki karşısındakileri ve ekran başındakileri etkilemeyi başarır..

    katıldığı bir programda sunucu hanımefendi üstada ülkemizdeki kadınlara ne söylemek istersiniz demişti. üstad “inansınlar ki er ya da geç nazım’ın güneşli günlerini birlikte yaşayacağız.” cevabıyla bir kez gönüllerimizde taht kurmuştu..

    bir söyleşisinde üstad “ben muhalefetteyken de iktidar gibi yaşarım.” diyerek hiçbir zamanda ve hiçbir durumda onurlu duruşundan taviz vermediğini belirtmiştir..

    Rutkay Aziz’in oynadığı ve yönettiği tiyatro oyunlarından bazıları

    Suçsuzlar “Sacco ile Vanzetti”
    Yusuf ile Menofis
    Adalet Sizsiniz
    Ayak Takımı Arasında
    Mefisto
    Yolcu
    Bir Halk Düşmanı
    Sakıncalı Piyade
    Ay Carmela
    Akrep
    Rummuz Goncagül
    Ferhat ile Şirin
    Oyun Nasıl Oynanmalı
    1984 - Büyük Gözaltı
    Komün Günleri
    Güneyli Bayan
    Adalet Sizsiniz
    El Kapısı
    Evler Evler
    Dimitrof
    El Kapısı
    Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti
    Sait Hop Sait
    Hikâye-i Mahmut Bedrettin
    Nafile Dünya

    Rutkay Aziz’in oynadığı sinema filmleri

    Sis
    Ada
    Ölü bir deniz
    Gizli Yüz
    Piano Piano Bacaksız
    Kurtuluş
    Cumhuriyet
    Gülüm
    Halk Düşmanı
    Hicran Sokağı
    Vesaire Vesaire
    Yol Ayrımı

    Rutkay Aziz’in oynadığı televizyon dizileri

    Cahide
    Geçmiş Bahar Mimozaları
    Bizimkiler
    Yazlıkçılar
    Tutku
    Gözlerinde Son Gece
    Yaz Gülü
    Herşey Aşk İçin
    Kara Melek
    Hayat Bilgisi
    İstanbul Şahidimdir
    Aşkın Mucizeleri
    Savunma
    Avrupa Yakası
    Şölen
    Sırat
    Yalan Dünya
    İçimizden biri:Yunus Emre

    sanatçının ödüllerinden bazıları

    Evler Evler tiyatro oyunu ile en iyi erkek oyuncu ödülü’nü kazanmıştır.

    Sis filmi ile Türkiye Yazarlar Derneği tarafından en iyi erkek oyuncu ödülü’ne layık görülmüştür.

    Altın Portakal Film Şenliği’nde sanatta sosyal sorumluluk ödülü’nü almıştır.

    Altın Koza Film Şenliği’nde Yaşam Boyu Onur ödülü’ne layık görülmüştür.

    Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri’nde emek ödülü’ne layık görülmüştür.

    Bahçeşehir Üniversitesi tarafından yaşam boyu onur ödülü’ne layık görülmüştür.

    rutkay aziz’in oynadığı her rolün hakkını verdiğine inanıyorum. hatırımdaki en önemli kamera önü oyunculuklarından bazılarına değinmek istiyorum. en önemli rolü hiç şüphesiz cumhuriyet filmindeki Mustafa Kemal Atatürk rolüdür. hâlen atamızın rolünü kendisi kadar iyi oynayan oyuncu çıkmamıştır gözümde. diğer başarılı bulduğum ve beğendiğim rollerine değineceğim şimdi. gizli yüz’deki gizemli saatçi rolü harikaydı. orhan pamuk, gizli yüz filmindeki esrarengiz saatçi rolünü sanki rutkay aziz için yazmış gibiydi âdeta. keza piano piano bacaksız filmindeki kerim dayı rolündeki performansı da takdire şayandı. avrupa yakası’ndaki kadın ruhu konusunda uzman çapkın bülent onaran rolünü de harikulâde icra etmişti. ancak benim en sevdiğim rolü bizimkiler’deki şair cenap bey rolüydü. şair, yazar, entelektüel, centilmen, aydın, klas, naif, tatlı dilli cenap beyefendi rolünü kusursuz oynamıştı. bu karakteri öyle harikulâde icra ederdi ki şahsi fikrimce ülkemizde o rolü kendisinden daha iyi oynayabilen oyuncu olamazdı..

    üstadın tüm konuşmaları değerli fakat ödül törenlerindeki konuşmaları ve can dostu tarık akan’ın cenaze töreninde yaptığı onurlu, devrimci, ilkeli, vicdanlı, erdemli konuşması okullarda ders olarak okutulacak niteliktedir..

    bir söyleşisinde tiyatroda ihtilal veya devrim olmaz demişti ve eklemişti. bizler seyircinin düşüncelerinde, duygularında değişime neden olabiliriz tiyatroda demişti. bu da bir yenilenmedir demişti. işte tiyatronun böyle soylu bir görevi var demişti ve ben bu göreve inandım hep demişti..

    üstadı sahnede izleyememenin eksikliğini yaşarım ve bu eksikliği sinema filmleriyle ve diğer eserleriyle kapatmaya çalışırım..

    üstadın kasım 2021’de yaptığı röportajda söylediği şu gözler ne kadar da üzücü.
    “74 yaşına geldim gerçek anlamıyla özgürlük ve demokrasi yaşamadım. Hep bir sansür ve yasaklamalarla tiyatro yaptık. Oysa tiyatro özgürlüktür.”

    rutkay aziz her devirde sanatçıdır. gönlümde, hatırımda yer edinen güzel doksanların, çocukluğumun başka güzel başka özel sanatçısıdır..

    böyle kıymetli bir sanatçımızın bugüne kadar başlığının açılmamasına üzüldüm doğrusu..

    umarım güzel ülkemizdeki bu akp kâbusunun bittiğini görmeye ömrü vefa eder kıymetli sanatçımızın..

    üstadımıza sevdikleriyle birlikte sağlıklı, huzurlu, neşeli, güzel günler dilerim..

    heyhat! bu dünyadan bir rutkay aziz geçti..

    kaynaklar

    kaynak 1, kaynak 2, kaynak 3, kaynak 4, kaynak 5

    --- spoiler ---

    üstadın en beğendiğim rolü şair cenap bey rolünün hatırımda kalanlarından biraz bahsetmek istiyorum. cenap bey’in tatlı dille çözemeyeceği mesele yoktu. etrafındaki insanlara nabza göre şerbet verirdi. emekçiyi, işçiyi severdi, onları kollardı. kadın ruhundan çok iyi anlardı. etrafındaki kadınları etkilemeyi her zaman başarırdı. varlıklı olmadığı hâlde bazen yüksek zümreden biri gibi yaşardı. sonradan görme zenginlerden hiç haz etmezdi. ev sahibesi ayla hanım’ın kendisine büyük zaafı, hayranlığı vardı. kendisi bu hayranlığın farkındaydı ve bu durumdan kısmen finansal olarak* yararlansa da asla ayla hanım’ın duygularını kötüye kullanmazdı. hiçkimseden çekmemiştir almancıların oğlu dumkof halis’ten ve baykuş cemil’den çektiği kadar. ne zaman evde kafa dinlemeye kalksa ya halis ya cemil gelir onlar da olmazsa başka birileri huzur vermezdi hiç adama. ressam ahbapı sıtkı* ile aynı dairede yaşarlardı. keyfetmeyi, eğlenmeyi, alem yapmayı pek severlerdi. son zamanlarda karşı binada olduğuna inandırdığı esmer mahlasını taktığı bir gizli hayranı/flörtü vardı. fakat bir türlü kim olduğunu öğrenemiyorduk bu esmer’in. geçenlerde eski bölümlerini izlerken doksan yedi’deki bir bölümde cenap bey gazetelere göz atarken bir gazetenin* tansu çiller’in başbakan mesut yılmaz’a onbaşı dediği haberini okurken “yazık yahu! siyaset ayağa düşmüş bu ülkede” dediği sahne beni epey etkilemişti. ahh azizim ahh! sen bir de şimdi başımızdaki lümpenlerin, hırsızların, yağmacıların kepazeliklerini rezil konuşmalarını görsen uyku uyuyamazdın kahrından. yine aynı dönemde kadim dostu ibrikçi’ye “bu nasıl ülke ibrikçi! çelişkiler yumağı. bir bakıyorsun kapıcı şeker satıyor, bir bakıyorsun manavlığa başlamış, eskici birden müteahhit olmuş.” bu durumları kanıksayan ahbapı ibrikçi ise, “oluyor, cenap abi” diyordu. yine başka bir bölümde aziz dostu ibrikçi’yle beraber bir gece üsküdar sahilde kız kulesi eşliğinde dürüm yerken canım boğazı seyre dalar ve ibrikçi’ye “ahh! nereye gidersem gideyim bu istanbul’u unutmak mümkün değil. bir inci için istiridye neyse bu şehir de benim için o.” diyerek istanbul’a olan aşkını kelimelere döküyordu. ahh canımın içi bir bilsen ne kadar çok özledik o güzel günleri, o güzel istanbul’u..

    --- spoiler ---

  • portrait de la jeune fille en feu

    fransa yapımı dram/romantik/tarihi türde sinema filmidir..

    filmin yazan ve yöneten Céline Sciamma’dır..

    başrollerde Noémie Merlant ve Adèle Haenel oynuyor. diğer önemli rollerde ise Luàna Bajrami ve Valeria Golino oynamıştır..

    film bir ressam olan Marianne ile fransız kontesin kızı olan Héloïse’in arasındaki duygusal ilişkiyi:yasak aşk ele alıyor..

    bu nahif filmimiz türkçeye “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi” olarak çevrilmiştir..

    oyunculukları müthiş başarılı buldum. ressam Marianne rolünü Noémie Merlant harikulâde canlardırmış. aristokrat kızı Héloïse rolünde Adèle Haenel gayet iyiydi. hizmetçi kız Sophie rolünde Luàna Bajrami muhteşemdi. Rain Man’den tanıdığım kontes rolündeki Valeria Golino ise son derece gerçekçiydi..

    sanat odaklı bir film olmasına rağmen filmde müzik kullanımı azdı. filmdeki en önemli beste Antonio Lucio Vivaldi’nin “dört mevsim konçertosu”ndan. film o kadar mükemmel ilerliyor ki az kullanılmasına rağmen müziğin eksikliğini hissetmiyorsunuz..

    film sinematografik olarak harikulâdeydi. senaryosu, oyunculuğu, yönetmenliği, mekân ve kostüm kullanımı muhteşemdi. filmin görselliği o kadar şairaneydi ki izleyiciyi adetâ büyülüyor. sinematograf Claire Mathon’u ve bu mükemmel sanat filminin ortaya çıkmasında emeği geçen herkese teşekkürlerimi gönderiyorum..

    Portrait de la jeune fille en feu her yönüyle bir kadın filmidir. konusu, başrolleri, senarist ve yönetmeni kadındır. erkek oyuncuların ön planda olmadığı, erkek karakterlerin sadece küçük yan rollerde görüldüğü bir eser. film tamamen feminen bir bakış açısıyla ele alınıyor. bu bakımdan ataerkil düzene tokat niteliğindedir..

    Portrait de la jeune fille en feu, LGBTİ+ filmi olmanın yanı sıra enfes bir dönem filmidir. film boyunca 18. yüzyıl fransa’na büyüleyici bir yolculuğa çıkıyoruz..

    filmi izlerken hatırıma atıf yılmaz’ın LGBTİ+ temalı Düş Gezginleri filmi düştü. ikisi de kadın filmiydi. istemsizce iki filmi kafamda karşılaştırıyordum. iki film de eşcinsel* temalı filmdi fakat aralarında uçurum vardı. aradaki bu büyük farklılıklar kültür farkından mı, dönem farkından mı yoksa Düş Gezginleri filminin senaristinin erkek olmasından mı kaynaklanıyor diye düşündüm. aradaki farkın Düş Gezginleri filminin yazarının erkek olmasından kaynaklandığını gördüm. çünkü atıf yılmaz her ne kadar empati de yapsa kadınlara dair hayat tecrübelerini de konuştursa nihayetinde bir kadın değildi ve asla bir kadın gibi hissedemezdi. şahsi görüşümce fransız kadın filmi Portrait de la jeune fille en feu ile yerli kadın filmi Düş Gezginleri arasındaki fark bu sebepten kaynaklanıyordu..

    film iki saati aşkın olmasına rağmen gereksiz hiçbir sahne yoktu. konusu, olay örgüsü, kurgusu adetâ nakış gibi işleniyor..

    Portrait de la jeune fille en feu’ye basit bir
    “eşcinsel” filmi demek büyük haksızlık olur. film binlerce yıldır var olan fakat gün yüzüne çıkmayan/çıkarılmayan kadın hikâyelerine dayanıyor. bu açıdan son derece önemli bir eser..

    film her anlamda o kadar yalın, duru, güzel, nahif, muhteşem işlenmiş ki deyim yerindeyse dört başı mamur bir film..

    Portrait de la jeune fille en feu, az diyalogla çok şeyin anlatıldığı nadide filmlerdendir..

    filmde Ateş, pek çok sahnede ve diyalogta bir nesneden, dekordan öteye giderek derin bir imge olarak karşımıza çıkıyor..

    filmin konusunda mitolojinin önemli bir yerde olmasının öncelikli anlamı, belirli bir zamana, bir döneme değil ele aldığı sorunun bin yıllarca geriye dayanan kökenine vurgu yapmak, filmde anlatılan kadın sorununu o tarihsel bakış açısına oturtmak olarak düşünülebilir..

    Portrait de la jeune fille en feu, sanat ve festival filmi tarzında olduğu için bazı izleyicilere ağır gelebilir. bu tarz filmleri sevmeyenlerin izlerken sıkılması kuvvetle muhtemeldir..

    Portrait de la jeune fille en feu, sinema sanat mıdır değil midir sorusuna, “sinema sanattır” diyen bir film..

    Portrait de la jeune fille en feu, Cannes Film Festivali “En iyi senaryo” ve “Queer Palm” ödülü, César ödülleri “En İyi Sinematografi ödülü” dahil pek çok film şenliğinden ödülle dönmüştür..

    bu büyüleyici filmi aşk ve dönem filmleri severlere kesinlikle öneriyorum..

    filmle ilgili anekdotlar

    * Filme esas olarak ruhunu veren öykü, Yunan tragedyası olan Orpheus’un aşkıdır.

    * Filmdeki büyüleyici tablolar Fransız ressam Hélène Delmaire imzası taşıyor. Hélène Delmaire, film için yaptığı resimlerin üzerinde günde on altı saat boyunca çalışmış. ayrıca Héloïse’in tablosunun yapıldığını gösteren bazı sahnelerde onun elleri kullanılmış.

    * şölen sahnesinde kadınların söylediği şarkının adı “fugere non possum”dur.

    * yönetmen filmdeki kürtaj sahnesi için yazar Annie Ernaux’un L'événement eserinden etkilendiğini belirtmiştir.

    * film Columbia Üniversitesi Sinema Sanatları Profesörü ira Deutchman, Kodak Başkan Yardımcısı Anne Hubbell, Variance Films’ten Dylan Marchetti, mTuckman media Başkanı Michael Tuckman, Toronto Film Festivali Eş Başkanı Joana Vicente ve Sundance Film Festivali Program Direktörü Kim Yutani gibi önemli isimler tarafından yılın en iyi filmlerinden biri olarak gösterilmiş.

    * oscar ödüllü güney koreli yönetmen bong joon-ho, gisaengchung filmi için düzenlenen partide portrait de la jeune fille en feu filminin yönetmeni céline sciamma ile bir araya gelmiş, daha sonra bong joon-ho, kazandığı en iyi uluslararası film oscar’ı’nı céline sciamma’ya uzatarak bu ödülü onun hak ettiğini söylemiştir.

    * Deadline’a göre filmin Amerika birleşik devletleri’ndeki ilk gösterimi Le fabuleux destin d’Amélie Poulain’den bu yana gösterime giren Fransız filmleri arasında en başarılılarından biriymiş.

    * filmin yönetmen Céline Sciamma ile filmin başrol oyuncusu Adèle Haenel gerçek hayatta ilişki yaşamaktadır.

    yararlanılan kaynaklar

    kaynak 1,kaynak 2

    aşağıda film hakkında bazı ayrıntılara değineceğim. izlemeden önce detayları öğrenmekten hoşlanmıyorsanız aşağıda yazılanları okumanızı önermem..

    --- spoiler ---

    filmin adı bana ilk başlarda çok tuhaf gelmişti. filmi izlerken aşık olmakla heyecanı, şehveti, arzuyu, tutkuyu bağdaştırıyordum ancak alev alma tasvirini tam olarak bağdaştıramıyordum. ta ki şölen sahnesine kadar. şölende Héloïse ateşin önündedir. aşık olduğu kadın ise tam karşısında. işte tam o sırada Héloïse hayranlıkla Marianne’i izlemeye başlar. Héloïse o sırada öyle mest olmuştur ki önündeki ateşin eteğini tutuşturmaya başladığının farkına bile varmaz. Héloïse’in kalbinde alevlenen aşkı o sırada gerçekten de alev almaya başlar. bu sahneyle filme adını veren alev alma deyimini hem mecaz hem de gerçek anlamda görürüz.

    yönetmenin zaman olarak 18. yüzyılı seçmesi kadının henüz bir birey olarak tanınmadığı, kimliğinin olmadığı bir dönem olması açısından özellikle önemlidir. Milano’daki eş adayına gönderilecek resimdeki kadın beğenilirse evlenme mümkün olacak iken o erkeğin bir resminin kadına gönderilmemesi, kadının bu konuda bir söz hakkının bulunmamasına kadın ancak pasif bir direniş gösterebiliyor ve resminin çizilmesine izin vermeyerek bu durumdan kurtulmaya çalışıyor. bu da filmdeki çok önemli bir ayrıntı olarak gözümüze çarpıyor.

    Filmin sonlarında bir galeride Orpheus ve Eurydike’in “son kopuş” sahnesini anlattığı resmi sergilenen Marianne resme kendi imzasını değil yine ressam olan babasının imzasını atıyordu. eser kendisine ait olmasına rağmen sırf kadın olduğu için onun imzasının değeri yoktu. o resimle ilgilenenler babasının adı olduğu için resme bakıyordu. Bu çarpıcı sahnede resimle ilgilenen birinin “genelde arkası dönük resmedilir, siz yüzünü göstermişsiniz.” cümlesini duyuyoruz. yönetmenin Kimlik ve yüz kazandırmayı filmde diğer gizlenmiş ögeler gibi buraya da yerleştirdiğini görürüz.

    film 18. yüzyılda geçiyor. o döneme göre oldukça ilginç bir detay dikkatimi çekiyor. filmdeki en önemli üç karakterden birisi Aristokrat Héloïse, diğeri orta sınıftan Marianna ve diğeri de proletaryadan Sophie. o dönemde bu üç farklı zümrenin yakınlaşması alışılmışın dışında istisnai bir durumdur. yönetmen Céline Sciamma pek çok açıdan klişeleri ve ataerkil düzeni yıktığı gibi bu açıdan da klişeleri altüst ediyor.

    --- spoiler ---
  • bugün bayram

    “çocukken her şeyin sahibi olmak için büyümek isterdik. büyüdük, şimdi her şeyden uzak kalmak için hep çocuk kalmak istiyoruz.”

    herkese iyi bayramlar.
  • a vava inouva

    A vava inouva, Kuzey Afrika’nın bazı kabilelerinde hâlen konuşulan fakat kaybolmaya yüz tutmuş Berberice dilinde yazılan harikulâde bir ezgidir. Fransa’nın Cezayir’i işgal ettiği dönemde idir tarafından yazılan “A vava inouva”* şarkısı, ruhunuzu okşayan melodisiyle sizi alır bambaşka diyarlara yolculuğa çıkarır. Çok uzak zamanlardan ve diyarlardan gelen bu naif şarkı ilk olarak 1976 senesinde söylenmiştir. Şarkının sözleri bir hikâyeyi anlatır.

    şimdi geliyoruz şarkımızın öyküsüne.

    insanın ruhuna dokunan bu ezgide bir baba ile kızının arasındaki konuşma anlatılıyor. rivayete göre Cezayir Berberileri’nin külkedisi olan bu kız sabahtan akşama kadar bir zeytinlikte çalışırmış. Yaşlı bir babası ve kardeşleri olan bu güzel kız ancak güneş battıktan sonra evine dönebilirmiş. eve geldiğinde Kapıyı çalar ve baba aç kapıyı ben geldim dermiş. Fakat babası tedirgin olurmuş, çünkü bir orman canavarı varmış ve babası belki de o çalıyor kapıyı diye düşünür, evdeki çocuklarını tehlikeye atmak istemezmiş. Bir gün bu hassas baba kızı ile bir anlaşma yapmaya karar vermiş. kızına halhal vermiş takması için. kapıyı çalanın kızı olduğunu anlamak için önce halhalın sesini duyacakmış. böylece halhalın sesini duyduktan sonra onun geldiğinden emin olacak ve kapıyı açacakmış.

    şimdi de şarkının sözlerine geliyoruz.

    Kızı: Tsxilek lliyin tabburt, a vava inouva, a vava inouva
    (Ne olur kapıyı aç, inouva baba, inouva baba)

    Babası: Tchcen tchcen tizzebgatin im, a yelli ghriba
    (Ahh ghriba kızım halhalının sesini dinleyeyim önce)

    Kızı: Uggadegh lwahch lghaba a vava inouva
    (Ormanın canavarlarından korkuyorum inouva baba)

    Babası: Uggadegh ula d’nekkini ,a yelli ghriba
    (Ahh ghriba kızım ben de korkuyorum onlardan)

    ŞARKININ asıl SÖZLERİ

    “Tsxilek lliyin tabburt,
    a vava inouva, a vava inouva
    tchcen tchcen tizzebgatin im, a yelli ghriba

    uggadegh lwahch lghaba
    a vava inouva
    uggadegh ula d’nekkini ,a yelli ghriba

    amghar yetstsel degur bernus
    di tesga la yezzizzin
    mmis yetshabbir i lqut
    ussan degw qerrus tezzin (bis)

    tislit deffir uzzetta
    tessalay tijebeddin
    arrach zzind i temghart
    as n tesgher tiqdimin

    tsxilek lliyin tabburt,
    a vava inouva, a vava inouva
    tchcen tchcen tizzebgatin im, a yelli ghriba

    uggadegh lwahch lghaba
    a vava inouva
    uggadegh ula d’nekkini ,a yelli ghriba

    adfel yessud tibbura
    tuggi kecments ihlulen
    tajmaat tetsargu tafsut
    aggur d’yitran hegben (bis)
    ma d’aqegmur n tasaft
    ıdegger akkin idenyen
    mmlalend akw at wexxam
    ıt machahuts ad sslen

    tsxilek lliyin tabburt,
    a vava inouva, a vava inouva
    tchcen tchcen tizzebgatin im, a yelli ghriba

    uggadegh lwahch lghaba
    a vava inouva
    uggadegh ula d’nekkini ,a yelli ghriba”

    ŞARKININ TÜRKÇEye ÇEVİRİSİ

    “inouva baba kapıyı açar mısın dedim
    ahh ghariba kız, bileziklerini şıngırdat
    ben orman canavarlarından korkarım inouva baba
    ahh ghriba kız, ben de korkarım

    yaşlı adam pardesüsünü giyindi
    kendini ısıtmak için
    oğlu ekmek kazanma telaşında
    geçen günleri düşündü
    dokuma tezgahına mahkum büyük kız
    durmadan iplikleri örüyordu
    yaşlı kadın etrafındaki çocuklara
    eski günleri anlatıyordu

    inouva baba kapıyı açar mısın dedim
    ahh ghariba kız, bileziklerini şıngırdat
    ben orman canavarlarından korkarım inouva baba
    ahh ghriba kız, ben de korkarım

    kapıda yine kar yığını
    büyük fırında güveç
    büyükler ilkbaharı düşlemeye başladı
    ay ve yıldızlar ışımaya başladı
    meşe ağaçları manzaraya eşlik etti
    ailenin fertleri toplandı
    hazırlandılar hikayeyi dinlemeye

    inouva baba kapıyı açar mısın dedim
    ahh ghariba kız, bileziklerini şıngırdat
    ben orman canavarlarından korkarım inouva baba
    ahh ghriba kız, ben de korkarım”

    kaynak

    şimdi de sizlere bu muhteşem melodiyle insanın ruhuna dokunan bir kısa filmin buluşmasını paylaşacağım. kısacık filmimiz bu kadar az sürede çok ama çok özel anlamlar içeriyor. bu yüzden 'yüreği olan' herkesi etkileyeceğini düşünüyorum. ancak baba kız ilişkilerinde hassas kişileri çok daha derinden etkileyeceğini düşünüyorum. özellikle babasından yaralı hanımefendiler için izlerken/dinlerken yanlarında mendil bulundurmasını tavsiye ederim.

    büyüleyici kısa filmimize giden yol..
  • seni seviyorum rosa

    Türkiye-yunanistan-fransa-isviçre ortak yapımı sinema filmidir..

    başrollerde, Sumru Yavrucuk rol almıştır. diğer önemli rollerde; Ayla Algan, Güzin Özyağcılar, hande meşe, Taner Barlas, Mahir Günşiray, İsmet Ay, Mevlüt Demiryay, Müjdat Gezen, Yaman Okay, mehmet atak gibi değerli oyuncular oynamıştır..

    filmin yönetmenliğini Işıl Özgentürk üstlenmiştir. aynı zamanda romanı sinemaya uyarlayan sanatçı da kendisidir..

    Seni Seviyorum Rosa, yazar Sevgi Soysal’ın Tante Rosa adlı eserinden beyaz perdeye uyarlanmıştır..

    filmde rosa karakterinin gerçek ile hayâlin iç içe geçtiği olağanüstü yaşamına konuk oluyoruz..

    ilk gençliğinden yaşlılığına kadar aşkı arayan bir kadındır rosa..

    rosa karakteri sanki Sumru Yavrucuk için yazılmış gibiydi. Sumru Yavrucuk hanımefendi role inanılmaz yakışmış. rosa karakterini içselleştirmesi harikaydı. karakteri adetâ oynamamış yaşamış. rosa rolüyle aldığı ödülleri kesinlikle hak ediyor..

    filmimizin müzikleri harikaydı. bu büyüleyici müzikler ödüllü bestekâr Thesia Panayiotou’ya aittir. bu zarif ve özgün müzikleri için sanatçı bazı film şenliklerinde ödüllerle onurlandırılmıştır..

    film sinematografik olarak ve estetik açıdan harikulâdeydi. tam bir sanat filmi diyebiliriz. çekim teknikleri ve kamera açıları başarılıydı. mekân ve kostüm kullanımı enfesti. buradan yönetmen, sanat yönetmeni ve görüntü yönetmeni başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürlerimi gönderiyorum..

    rosa, aradığını bulmaya çalışırken sayısız defa tökezler, düşer. her düşüşünden daha tutkulu, daha arzulu biçimde ayağa kalkmasını bilir Rosa. hiç bitmeyen bir sevgi, sevilme, aşk arayışındadır rosa. aradığını bulana kadar yürümeye devam eder durmaksızın. bir gün aradığı aşkı bulacağına inanır hep rosa..

    deyim yerindeyse masal gibi bir filmdi. ne zaman başladı ne zaman bitti fark etmiyorsunuz..

    seni seviyorum rosa, hayâl ile gerçeğin iç içe geçtiği bir evrendir. neyin gerçek neyin hâyal olduğunu kim bilebilir ki..

    izlediğim en nahif filmlerdendi. hüzünlü sahneleri olsun, neşeli sahneleri olsun her yönüyle muhteşem bir filmdi..

    filmde dikkatimi çeken bir husus vardı. o da sumru yavrucuk hanımefendinin makyajı son derece başarılıydı. ilk gençlik hâli, orta yaşlı hâli, yaşının ilerlediği hâli hepsi de mükemmeldi..

    izlerken bitmesini istemediğim ender filmlerdendi..

    Seni Seviyorum Rosa, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu ödülü*, “En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü*, İstanbul Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü”, Kültür Bakanlığı’ndan “Sinema Başarı Ödülü”, Ankara Film Festivali’nde “En İyi Özgün Müzik* ödülü gibi pek çok yerli ve yabancı film şenliklerinden ödüllerle dönmüştür..

    Seni Seviyorum Rosa, Türk sineması’nın gizli hazinelerindendir..

    filmle ilgili bazı anekdotlar

    * Işıl Özgentürk’ün ilk uzun metrajlı filmi olma özelliği taşımaktadır.

    * seni seviyorum rosa, sumru yavrucuk’a ilk ve tek tek altın portakal en iyi kadın oyuncu ödülü’nü kazandırmıştır.

    * Yazar Sevgi Soysal’ın 1968’de yazdığı ve filmin uyarlandığı Tante Rosa romanı, 1970 yılında TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda Başarı Ödülü kazanmıştır.

    * filmdeki çocuk rosa karakterini canlandıran hande meşe’nin ilk ve tek sinema filmidir.

    * filmdeki mükemmel makyajlar suzan kardeş’in eseridir. filmimizin büyüleyici kostüm tasarımları ise ismail Kündem’e aittir.

    * filmde okunan doğunun kanıtı şiiri hilmi yavuz’a aittir.

    aşağıda film hakkında bazı ayrıntılara değineceğim. izlemeden önce detayları öğrenmekten hoşnut olmuyorsanız aşağıda yazılanları okumanızı önermem..


    --- spoiler ---


    filmde etkileyici pek çok sahne vardı. şimdi hatırımda kalanlardan bazılarını paylaşacağım.

    rosa’nın kemancı’ya karşı hislerini açıkladığı sahneden.

    “seni ilk gördüğümde gözlerim kamaştı. yer kaydı ayaklarımın altından. o ben miydim yüreği deli gibi çarpan. seni, yalnız seni isteyen ben miydim? hissediyorum, bunu hissediyorum. seninle uzun yıllar birlikte yaşayacağız. yıldızlı bir gökyüzü kuşatacak bizi. birlikte yaşlanacağız. herkes şarkımızı söyleyecek, seninle benim aşk şarkımızı. ne güzel... sana en güzel kemanı, en güzel giysileri alacağım. rosa senin için her şeyi yapar. o zaman onu çok seveceksin. yalnız benim için keman çalacaksın. “canım rosa” diyeceksin, “canım rosa” diyeceksin.”


    kendini prenses sanan rosa’nın ileride hayatın acı gerçekleriyle karşılaşmaya başladığı zamanlar ne kadar da hüzünlüydü.


    rosa ve kemancı’nın gittiği büyücü kadının etkileyici sözleri.

    “o sevgiliye gece gittim. başının iki tarafındaki saçlarına el attım. onu kendime çektim. o da ince beli ve tombul bacaklarıyla bana doğru eğildi. o sevgilinin teni beyaz, eti sıkı ve hafiftir. gerdanı ve göğsü ise ayna gibi berraktır. ay batıp kum tepeleri bizi örttüğünde, ikimizin vücudu sonsuzluğa doğru uçuşuyordu.”


    rosa’nın tek dostu olan papağanıyla olan konuşmaları, içindeki sevilme arzusunu en azından papağanından duyma isteği ne kadar etkileyiciydi.


    rosa’nın yerebatan sarnıcı’ndaki o unutulmaz sahnesinden.

    “yolları canını acıtsa da aşkın peşine takıl. göğsündeki hançer batsa bile. kanatları seni sardığı zaman ona teslim ol. bırak, o seni çırılçıplak soysun. bırak ateşini alsın.”


    rosa’nın pansiyondaki müşterilere anlattığı o masalsı hayat öyküsünden.

    “beyler... size bir sır vereceğim. bir zamanlar ben bir prensestim. evet, prensestim. şaşırdınız değil mi? uzak bir asya ülkesinde yaşardım, kocaman bir sarayda. o zaman çok genç, çok güzeldim. bu kadar şişman değildim, belim bu kadar kalın değildi, incecikti. çok güzel piyano çalardım, şarkı söylerdim... bütün erkekler bana hayrandı. arılar gibi çevremden hiç ayrılmazlardı. sonra bir gün savaş çıktı. bütün mallarımızı elimizden aldılar. çok yoksul kaldık. ülkemi terk edip yollara düştüm. bir sirkte iş buldum ve “trapez yıldızı” olarak çalışmaya başladım. sonra, kemancı bir aşığım oldu. yalnız benim için keman çalardı. yalnız bana çalardı. bütün yeryüzü bizi seyrederdi. çok mutluyduk.”


    rosa’nın umudunu yavaş yavaş yitirmeye başladığı sahneden.

    “gökten üç elma düşmüş. biri ona, biri bana, biri... artık umudumu yitiyorum. hiçbir şey yolunda gitmiyor. neden hep böyle oluyor? bana acımanızı istemiyorum. hiç kimsenin bana acımasını istemiyorum. rosa bu değil. acımayın bana. kendimi toparlarım. önce karnımı doyurabilmek için bir iş bulmam lazım.”


    prens, rosa’nın yanına gelir. o anda rosa’nın o hüzün dolu unutulmaz tiradı başlar.

    “ne kadar gençsin, ne kadar güzelsin. ben yaşlandım. ey yalanlar yalanı sevgi! hani nerede? gözyaşlarımla dolacak şişeler. şimdiden biliyorum nasıl karşılanacağını ölümümün. hiç kimsenin yüreği sızlamayacak. tek bir yaprak bile düşmeyecek suya. yaşlandım. bu pek uslandırmadı beni... ama içimdeki ateş söndü. bense özlüyorum onu. o ışıltılı samanyolunu. gamsız tasasız olmayı isterdim. hep gülmeyi, dans etmeyi, sevmeyi... beni bağışlayın efendimiz. her yanım zehir acılığında şimdi... ne kadar güzelsin, ne kadar gençsin.”


    ahh güzeller güzeli rosa. kalbinin güzelliği kadar hayatın da güzel olsaydı keşke. hayat ne kadar da acımasız değil mi? yaşamın boyunca arzuladığın, duymak istediğin kelimeyi sen yaşama veda ettikten sonra bedenin değil ama ruhun duyuyor. o da çok sevdiğin arkadaşın, can yoldaşın papağanın tarafından söyleniyordu.


    rosa artık yaşlanmaya başlamıştır. hayattaki tek arkadaşı olan papağanıyla dertleşmektedir. o hüzün dolu sahneden.

    “üst kattaki komşunun torunu olmuş. bir kız, sarışın, tombul. avucunun ortasında kocaman bir ben var biliyor musun. uğurdur. çok mutlu yaşayacak, çok. hadi bir şeyler ye. güçlü kuvvetli olman lazım. çok mu zor “seni seviyorum rosa” demek, çok mu zor? hadi söyle ama söyle artık. “seni seviyorum rosa” diyeceksin. “seni seviyorum rosa” diyeceksin. sana fıstık veren kuruyemişçi vardı ya, dün ölmüş. fıstık kaçmış boğazına, ölmüş. sen çok dikkat et olmaz mı kendine. sen çok yaşa. hadi söyle ama söyle artık. “seni seviyorum rosa”, “seni seviyorum rosa” de. “seni seviyorum rosa”, “seni seviyorum rosa” de. “seni seviyorum rosa” de. “seni seviyorum rosa” de. “seni seviyorum rosa” de. de...”


    --- spoiler ---

  • teletext'ten kar yağacak mı diye bakmak

    güzel doksanların güzel çocuklarının hâlen hatırında olan nostaljik bir olaydır. hatırladıkça gözler hafiften dolar gibi olur, insanın ruhuna hüzün çöker. zamanında heyecanla, sevinçle yapılan bu eylem şimdilerde ise çok özlenendir..