trois couleurs rouge

  • fransa-polonya-isviçre yapımı dram/romantik/gizem türünde sinema filmidir..

    filmin yönetmeni Krzysztof Kieślowski'dir..

    başrolde irène Jacob ve Jean-Louis Trintignant oynamaktadır..

    filmde genç ve güzel bir kadın olan Valentine ile emekli bir yargıç olan Joseph Kern'in hayatına konuk oluyoruz..

    oyunculuklar son derece başarılıydı. La Double Vie de Véronique'den tanıdığım irène Jacob ile amour'dan tanıdığım Jean-Louis Trintignant rollerini muhteşem oynamışlar..

    müzikleri harikaydı. bu güzel müziklerin bestecisi namıdiğer Van Den Budenmayerden başkası değildi. bestekâr, Kieślowski'yle çalıştığı bütün fimlerde olduğu gibi bu filmde de çok iyi bir iş çıkarmış..

    Trois couleurs: Rouge, Kieślowski'nin Trzy kolor(üç renk üçlemesi) serisinin son filmi olma özelliğini taşımaktadır..

    filmde adalet, aşk, sadakat, vicdan, rastlantı, kıskançlık, kader gibi evrensel konulara eleştirel bir bakış açısı getiriliyor..

    film baştan sona muhteşemdi. kusursuz sinematografisiyle izleyenleri âdeta büyülüyor..

    Krzysztof Kieślowski bu filmden sonra emekliye ayrılacağını açıklamıştır. böyle bir karar vererek biz sinemaseverleri üzmüştür. daha da üzücü olanı ise bu filmden sadece iki yıl sonra genç sayılabilecek yaşta yaşama veda etmiştir. henüz sinemaya dönme fırsatı bile bulamamıştır Kieślowski. lanet olası hastalık üstadı yenerek bizleri daha çekebileceği pek çok başyapıttan mahrum bırakmıştır..

    filmin teması fransız devrimi simgesine göre kardeşlik olması gerekiyor. ancak bu filmde kardeşlikten ziyade pek çok farklı duygu kusursuz işleniyor..

    Trois couleurs: Rouge, altın palmiye başta olmak üzere pek çok ödül kazanmıştır. şahsi görüşüm aldığı bütün ödülleri hak etmiştir..

    Trois couleurs: Rouge, üç renk üçlemesinin en sevdiğim filmiydi..

    filmdeki bağlantılar muhteşemdi. karakterler arasındaki paralellik ve benzerlik mükemmel işlenmiş..

    izlemekten müthiş haz aldığım bir filmdi. bazı filmler vardır ya izlerken sizi alır uzaklara götürür. bazen de izlerken kendinizi hikâyenin içinde bulursunuz. işte öyle filmlerden..

    üçlemenin diğer filmlerine selam gönderdiği sahne çok güzel bir ayrıntıydı..

    üçlemedeki renklerin bir dekordan çok daha fazlası olduğuna tanıklık ediyoruz seri boyunca..

    filmde oldukça derin sahneler var. ayrıca bağlantıları çözmek de hiç kolay değil. izlerken dikkat edilse de filmi daha iyi anlayabilmek adına birden fazla kez izlenilmesinde yarar olacağını düşünüyorum..

    filmde emekli yargıcın yasa dışı olarak gizlice komşularının telefon görüşmelerini dinlemesi Kieślowski'nin ustaca yaptığı politik bir göndermedir. yargıç, devleti temsil ettiği için bu gönderme son derece manidardır. günümüzde devletin yurttaşlarının mahremiyetine kadar inip özel hayatın gizliliği ilkesini ihlal ederek yurttaşının her şeyini dinlemesi ve izlemesi bakımından bu gönderme bugün çok daha anlamlıdır..

    uzun zaman önce sevgili yüzünden hayata küskün olan yargıcın bir rastlantı sonucu valentine ile tanışması aralarında gelişen olaylarla kaçırdığı hayatını anımsaması beni çok etkilemişti. yanlış zamanda ve yanlış yerde doğmanın insanı nasıl etkileyebileceğini görüyoruz filmde..

    Krzysztof Kieślowski'nin izlediğim bütün filmleri iyiydi ama bu filmi bir başka güzeldi. dekaloglar dahil yönetmenin izlediğim en iyi iki filminden biriydi. en iyisi diyemiyorum çünkü Krótki film o milosci ile Trois couleurs: Rouge arasında seçim yapmak gerçekten çok zor olurdu. ikisi de harikulâdeydi..

    film, Véronique'in çifte yaşamı filmiyle paralel ilişkiler bakımından benzerlik göstermektedir..

    Krzysztof Kieślowski'nin filmle ilgili şu sözlerini paylaşmak istiyorum. "Sadece hayata değil, sinemaya dair düşünce biçimimi de yansıtıyor."
    ayrıca şu yorumunu da eklemek istiyorum. "Kırmızı, benim kardeşlik hakkında ne düşündüğümü gösteriyor. Kardeşlik bizim içimizde olan ve aniden ortaya çıkabilen bir şey. Kardeşlik duygudaşlık demektir. Başkalarına yardım etme isteği demektir."

    şimdi de Krzysztof Kieślowski'nin beni çok etkileyen şu sözlerini paylaşacağım.
    "Dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanlar aynı anda aynı şeyi düşünüyor olabilirler. Bu benim takıntım, farklı yerlerde farklı nedenlerle aynı şeyi düşünen insanlar. Ben de insanları birbirine bağlayan filmler yapmaya çalışıyorum."

    filmle ilgili bazı anekdotlar paylaşmak istiyorum..

    •Trois couleurs: Rouge Krzysztof Kieślowski'nin son filmidir.

    •Trois couleurs: Rouge, seçim kriterlerini değiştirmeden önce rottentomatoes sitesinin En iyi 100 Film Listesi’nde 36. sırada yer almıştır. ayrıca film, The New York Times tarafından hazırlanan tüm zamanların en iyi 1000 filmi arasındadır.

    •Kieslowski çekimlere başlamadan önce irène Jacob’a, çocukluğunda çok sevdiği veya kendi adının olmasını istediği bir isim olup olmadığını sormuş, Oyuncu da Valentine adını çok sevdiğini söylemiş ve yönetmen başroldeki karakterin adını Valentine koymuş.

    •Krzysztof Kieślowski'nin başrolde irène Jacob’u seçmesinin nedeni olarak oyuncunun gerçek hayatta da iyi niyetli ve mütevazi biri olması olarak açıklamış. bu yüzden bu role tam olarak uygun olduğunu düşünmüş. tıpkı Night on Earth filmdeki corky karakterinin Winona Ryder için yazılması gibi bu filmde de valentine karakteri irène Jacob için yazılmış. yönetmen, irène Jacob için "bir köpeğe çarptığında köpeği arabasına alabilecek biridir." der.

    •Filmin sonuna doğru yaşanan tekne kazasının görüntüleri 1987’de batan MS Herald of Free Enterprise adlı yolcu gemisinin İngiliz Kanalında yayınlanan batma görüntüleriymiş.

    Trois couleurs: Rouge, muhteşem bir başyapıttır. sinemaseverlere özellikle polonya sinemasını sevenlere kesinlikle öneriyorum filmi..

    aşağıda film hakkında bazı detaylardan bahsedeceğim. izlemeden önce ayrıntıları öğrenmekten hoşlanmıyorsanız aşağıda yazılanları okumamanızı öneririm..


    --- spoiler ---


    filmdeki bir sahnede türklerden de bahsediliyordu. ne yazık bu bahsetme olumsuz bir örnekti. valentine bir gün eve geldiğinde kapının kilidini açamaz, yan dairedeki komşusundan yardım ister. komşusu gelir ve kapının kilidine bakar ve kilitte sakız yapıştırıldığını görür ve böyle bir şeyi yapsa yapsa türk çocukları yapmıştır der. bahsettiği çocukların bu olayla hiçbir alakası olmayabilirdi. ancak fransız halkında türklerin çocuklarının böyle bir izlenim bırakması hoş değildi. türkçe dublajda türk çocukları yerine sadece çocuklar denmesi de dikkatimi çeken başka bir detaydı.


    valentine ile emekli yargıç Kern arasında geçen diyalog.

    — bugün benim doğum günüm.

    — bilmiyordum.

    — bundan tam 35 yıl önce, aynı saatlerde akşamüstü saat beşte bir denizciyi temize çıkardım. bu benim ilk ciddi davalarımdan biriydi. hayatımın en zor anıydı. daha sonra hata yaptığımı anladım. suçluydu.

    — adama ne oldu peki.

    — kendi araştırmamı yaptım. evlenmiş, üç çocuğu olmuş. bir süre önce de torunu olmuş. huzur içerisinde yaşıyor.

    — siz yapılması gerekeni yapmışsınız. ayrıca iyi de yapmışsınız. anlamıyor musunuz? hayatını kurtarmışsınız.

    — belki. ama suçlu bile olsalar kaç tanesini temize çıkarabilirdim ki? neyin doğru olup neyin olmadığına karar vermek bana namussuzluk gibi geliyor.

    — gurur mu bu?

    — evet, gurur.

    — bir kadeh daha koyar mısınız? şerefinize. mahkemeye işim düşse bugün de sizin gibi yargıçlar var mıdır?

    — mahkemeye işin düşmeyecek. mahkeme, masum insanlarla uğraşmaz.


    valentine ve emekli yargıç Kern arasında geçen başka bir diyalog.

    — sevdiğiniz biri var mı?

    — hayır.

    — daha önce hiç sevdiniz mi?

    — dün sizi hayâl ettim. 40 ya da 50 yaşlarındaydınız ve mutluydunuz.

    — hayâller gerçek olur mu?

    — yıllardır böyle güzel bir şey hayâl etmemiştim.


    üçlemede en çok hoşuma giden detay ise geri dönüşüm kutusuna şişe atmaya çalışan ihtiyarlardı. bu ayrıntı ilk filmde de dikkatimi çekmişti ve orada çok beğenmiştim bu sahneyi. ardından ikinci filmde de görünce ne güzel oldu tekrar bu hoş ve hüzünlü sahneyi izlemek dedim. son filmde göreceğimi pek sanmıyordum, ancak bu filmde de görünce bu naif sahneyi ruhumu huzur, mutluluk kapladı âdeta. sebebini bilmiyorum ama filmlerdeki bu detay bana tarifsiz bir his yaşatıyordu. o sahnelerde ihtiyarların şişeleri attığında hissettiği rahatlamayı sanki ben de onlarla hissediyordum. ilk iki filmde(Trois Couleurs:* ve Trzy kolory:* ihtiyarlar şişeleri geri dönüşüm kutusuna atarken her ne kadar zorlansalar da hiçbir yardım almadılar. Trois couleurs: Rouge'da ise ilk ve son olarak ihtiyarlara şişeleri atmasında yardımda bulundu başrol oyuncumuz. bu filmde neden onlara müdahalede bulunuldu, ya da diğer filmlerde onlara neden yardım edilmedi bilmiyorum. bu yaşlıların çöpe şişe atma sahneleriyle Kieślowski'nin izleyiciye nasıl bir mesaj vermek istediğini anlayamadım doğrusu. bu konuda yorumu olan varsa benimle de paylaşmasını isterim.


    --- spoiler ---