the queen's gambit

  • ilk başları çok iyi olup son bölümleri sıradanlaşan; hatta yer yer vasatlaşan dizi.
  • amerika birleşik devletleri yapımı televizyon dizisidir..

    başrolde Anya Taylor-Joy oynuyor. diğer önemli rollerde, isla Johnston, Annabeth Kelly, Chloe Pirrie, Moses ingram, Bill Camp, Marielle Heller, Marcin Dorocinski, Harry Melling, Thomas Brodie-Sangster, Jacob Fortune-Lloyd, Eloise Webb, Millie Brady, Dolores Carbonari oynamıştır..

    The Queen’s Gambit, Walter Tevis’ın aynı adlı romanından televizyona uyarlanmıştır..

    dizide Elizabeth Harmon adlı satranç dehāsı karakterin olağanüstü yaşamına konuk oluyoruz..

    oyunculuklar harikulâdeydi. minik kız çocuğu elizabeth de, dokuz yaşındaki elizabeth de, genç kadın elizabeth de rolünü muhteşem canlandırmışlar. üçü de rolünün hakkını veriyordu. kesinlikle saygıyı hak ediyorlar. yan roller de son derece başarılıydı. rolüne yakışmayan bir karakter dahi yoktu. cast ekibini tebrik ediyorum..

    müzikleri harikaydı. böyle mükemmel bir yapımı ancak kaliteli, etkileyici, derin hisli klasik müzikler kotarabilirdi. tıpkı oyunculuklar gibi müzik konusunda da tam puan veriyorum diziye..

    Elizabeth Harmon gerçekten de çok büyük yetenek ve büyük bir zekâ. kazandığı tüm şampiyonlukları yaradılışından gelen zekâsıyla elde ediyor. fakat burada çok önemli bir husus var. Elizabeth yeteneğini henüz sekiz-dokuz yaşlarında keşfediyor. yaş aldıkça, turnuva kazandıkça ben artık oldum demiyor. sürekli daha çok çalışıyor, daha çok okuyor. ülkemizde çok yetenekli ve zeki insanlar genellikle çalışkan olmuyor ve yetenekleri harcanıyor. Elizabeth yeteneğinin farkında ve asla pes etmiyor. sadece oynadığı turnuvanın değil tüm zamanların en iyisi olmak istiyor. bunu için de ne gerekiyorsa yapmaktan vazgeçmiyor. bir gün mutlaka hedeflerine ulaşacağını biliyor..

    dizinin geçtiği dönem muhteşem aktarılıyor. o dönemdeki mekânlar, kostümler, müzikler, otomobiller ve daha fazlası son derece başarılıydı.
    dizinin yapım tasarımcısı Uli Hanish’i ve set tasarımcısı Sabine Schaaf’ı tebrik ediyorum. altmışlı yıllar her açıdan çok şık zamanlarmış. tıpkı Mad Men’i izlerken duyduğum arzu gibi The Queen’s Gambit’i izlerken de o dönemde yaşamayı arzu ettim..

    Elizabeth Harmon ulaştığı noktaya hiç kolay gelmiyor. hayatında çok büyük yıkımlar, büyük kayıplar ve kalıcı hasarlar oluyor. tüm zorluklara rağmen asla pes etmiyor. çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor. zirveye ulaştığında kaybettikleri kazandıklarından fazla oluyor..

    öteden beri izlediğim dizilerle aramızdaki ilişki hep sonradan güçlenirdi. başlarda ısınamadığım fakat sonradan çok sevdiğim yapımlar olmuştu. The Queen’s Gambit henüz ilk bölümün ilk dakikalarında müthiş bir çekimle beni içine çekmeyi başardı. bu durum diziler arasında istisnaydı benim için..

    The Queen’s Gambit, izlediğim Netflix yapımları içinde hbo yapımlarıyla boy ölçüşebilecek kalitede, etkileyicilikte ve hissiyatta bir yapımdı..

    The Queen’s Gambit, Netflix’te izlediğim dönem dizilerinde Babylon Berlin’den sonraki en beğendiğim yapım oldu..

    The Queen’s Gambit, izlerken bitmesini hiç istemediğim dizilerdendi..

    altmışlı yıllarda amerikan toplumunda siyahilere neredeyse hiç hak verilmemesi, beyaz amerikalıların siyah amerikalılara karşı nefret, ötekileştirme, aşağılama gibi davranışlarda bulunması gibi olgulara uzaktan da olsa değinmeleri dizinin ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyordu..

    Elizabeth karakterinin oyunculuğuna değinmek istiyorum. bu karakter sanki Anya Taylor-Joy için yazılmış. anya taylor bu role inanılmaz yakışmış. sinema ve dizi tarihinde bazı karakterler vardır o rolü pek çok iyi oyuncu oynayabilir fakat bir oyuncu mükemmel oynar. işte Elizabeth karakterini de bu mükemmellikte sadece Anya Taylor-Joy’un oynayabileceğini düşünüyorum..

    dizi sakin ilerliyor gibi görünmesine rağmen bence oldukça akıcıydı. diziseverlerin bir günde bitirebileceği bir dizi. tek solukta izlenmesi The Queen’s Gambit’i sıradan bir dizi asla zannettirmesin. bir solukta bitirme isteği çerez bir dizi olduğu için değil, izleyeni kendine çeken mükemmel kurgusuyla, oyunculuğuyla ve görsel şöleniyle bağımlılık yapan bir yapım olduğu için..

    normal şartlarda sezonu yedi-sekiz bölümlük dizileri bir günde bitiririm. fakat The Queen’s Gambit beni öyle etkilemişti ki bitmesin diye bölümleri günlere hatta haftalara yaymıştım. her bir bölümü adetâ sinema tadında yavaş yavaş izliyordum. keşke yedi bölüm değil de yetmiş yedi bölüm olsaymış diyordum izlerken..

    The Queen’s Gambit, satrançla pek haşır neşir olmayan beni inanılmaz kendine bağladı. diziyi satrançseverlerin çok seveceği kuşkusuz. hatta şöyle ki satrançla hiç alâkası olmayan kişileri dahi ekran başına kilitlemesi kuvvetle muhtemel..

    Elizabeth Harmon, erkek egemen bir dünyada tüm zorluklara ayrımcılığa rağmen zekâsıyla, yeteneğiyle, azmiyle, tutkusuyla zirveye ulaşıyor. bu yüzden kesinlikle saygıyı hak ediyor..

    Elizabeth’in ergenliğinde giydiği kıyafetleri pek beğenmiyordum fakat yaşı ilerledikçe ve iyi paralar kazandıkça son derece şık, zarif giyinmeye başladı. tabii ki vücut ölçülerinin düzgün, biçimli olması, giydiği kıyafetleri taşımaya müsait olması ve iyi paralar kazanması önemliydi. bazı kadınlar vardır ne giyse yakışır derler ya işte o kadınlardan biri de Elizabeth Harmon. özellikle beşinci bölümdeki kıyafetlerini çok beğendiğimi hatta bayıldığımı itiraf etmeliyim..

    Elizabeth Harmon son derece zarif, hoş, alımlı, güzel bir kadın. ayrıca ses tonu da çok kadınsı, kışkırtıcı, büyüleyici. rakiplerinden bazılarını cazibesiyle etkilediğini, konsantrasyonunu bozduğunu ve gardını düşürdüğünü düşünüyorum..

    The Queen’s Gambit inanılmaz etkiledi beni. şöyle ki the wire, oz, True Detective’in ikinci sezonu, Prison Break’in ikinci ve üçüncü sezonu, Boardwalk Empire’ın beşinci sezonu, Breaking Bad’in ikinci sezonu, Bron/Broen’in dördüncü sezonu, Six Feet Under* kadar etkilemeyi başardı..

    The Queen’s Gambit, En İyi Mini Dizi dâhil on bir dalda Emmy, En İyi Mini Dizi ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında Altın Küre ödülleri gibi pek çok ödül kazanan bir yapımdır. kazandığı tüm ödülleri hak ettiğine inanıyorum..

    The Queen’s Gambit’i tek sezonluk çerez bir dizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz..

    The Queen’s Gambit bir televizyon dizisinden çok daha fazlasıdır..

    diziyle ilgili anekdotlar

    * The Queen’s Gambit’in etkisi beklenenin çok üzerinde olmuştur. Dizinin yayınından sonra ‘‘eBay’’ üzerinden yapılan ‘‘satranç takımı’’ aramaları yüzde iki yüz elli artış göstermiş. Google’da yapılan ‘‘Nasıl satranç oynanır?’’ aramalarının ise son dokuz yılın zirvesine ulaştığı ifade ediliyor. Bununla birlikte; online satranç oyunu sitesi ‘‘chess.com’’daki yeni oyuncuların sayısı, dizinin yayınından sonra beş katına çıkmış.

    * Babylon Berlin dizisindeki mükemmel vintage çalışmalarıyla tanıdığımız Alman tasarımcı Uli Hanisch dizinin yapım tasarımcısı olmuştur.

    * oyunlardaki teknik kusurların giderilmesi için amerika birleşik devletleri’nin en deneyimli satranç öğretmeni olarak kabul edilen, “kıskanılacak kadar iyi oynayan” Bruce Pandolfini ile çalışılmıştır.

    * dizideki Cincinnati, Las Vegas, Mexico City, Paris ve Moskova olarak izlediğimiz sahnelerin tamamı Berlin’de filme alınmıştır. The Queen’s Gambit’in yapım tasarımcısı Uli Hanish, Architectural Digest’e yaptığı açıklamada, Berlin’in tarihinde doğu ve batı şeklinde ayrılmış olmasının çekimlerde nasıl bir kolaylık sağladığını belirtiyor. Berlin’in batı yakası 60’lar Batı dünyasını yansıtırken, doğu yakası ise Moskova atmosferine fon oluşturmuş.

    * The Queen’s Gambit, dizi olmadan önce bir film olarak tasarlanmış. Her şey hazır sayılırmış. hatta filmin yönetmeni de belliymiş. yönetmen koltuğuna Heath Ledger oturacakmış. dizi Ledger’ın ilk yönetmenlik denemesi olacakmış. ElizaBeth Harmon rolünde Ellen Page’in oynayacağı bir film tasarlanmış. Ancak Heath’in beklenmedik ölümünün ardından proje de rafa kaldırılmış.

    * Dizideki satranç oyunları sırasındaki her hareketin koreografisini iki ünlü satranç ustası olan Garry Kasparov ve Bruce Pandolfini yapmış. Bununla beraber Kasparov ve Pandolfini tüm oyunculara da koçluk yapmışlar.

    * The Queen’s Gambit dizisinin uyarlandığı kitap, yayımlanmasından otuz yedi yıl sonra The New York Times’ın “En Çok Satanlar” listesine giriş yapmıştır.

    * Anya Taylor-Joy’ya Beth’in bir satranç maçında yapacağı hareketleri, bu sahneler çekilmeden beş dakika önce öğretiliyormuş. Bu sebeple zihnindeki her şey taze kalıyor ve maçı gerçekten yaşayabiliyormuş.

    * The Queen’s Gambit, Netflix’in yayınlandıktan sonraki bir ay içerisinde en çok izlenen mini dizisi olmuştur. Dizi, yayınlandıktan sonraki ilk yirmi sekiz gün içerisinde 62 milyon kullanıcı tarafından izlenerek bir rekora imza atmıştır.

    * ElizaBeth karakteri ile ilgili olarak başrol Anya Taylor-Joy, dizinin yaratıcısı Scott Frank ve saç tasarımcısı Daniel Parker, dizi öncesinde bu karakterin kızıl saçlı olması fikrinde birleşmişler. Ancak Beth’in dizi içindeki tüm saç stillerini başarmanın tek yolunun peruk kullanmak olduğu kanısına varmışlar. Saç tasarım uzmanı Daniel Parker, “Bazen Beth bir günde üç farklı görünüme geçiyordu. Bunu peruksuz bir şekilde yapmanın başka bir şansı yok’’ demiş ve Anya Taylor-Joy’ın tüm saçları peruk olarak tasarlanmış.

    * Netflix; dizinin ilk ayında toplamda 92 ülkede ‘‘Top 10’’ listesine girdiğine ve 63 ülkede ilk sıraya oturduğuna işaret etmiştir.

    * dizinin yaratıcısı Scott Frank, Borgov rolünü oynaması için Garry Kasparov’u istemiş ancak Kasparov bu teklifi reddederek sadece danışmanlık yapmış.

    * Netflix’te en çok izlenen yapımların verilerine yer veren internet sitelerine göre Türkiye’de The Queen’s Gambit Türk yapımı Bir Başkadır ile platformun en çok izlenen dizilerinde ilk sırada yer alıyor.

    * dizinin yapım tararımcısı Uli Hanish ve set tasarımcısı Sabine Schaaf, Berlin’de bulunan belediye binasını Cincinnati’deki kurgusal Gibson Hotel’e; 50’lerde Bruno Grimmek tarafından tasarlanan Palais am Funkturm binasını Las Vegas’taki Hotel Mariposa’ya ve Friedrichstadt-Palast tiyatro binasını Mexico City’deki Art Deco esintili otele dönüştürmüş. Tiyatro binasının orijinal olarak geniş pencereleri ve renkli mozaik camlarından Berlin’in görünmemesi için desenler folyo üzerine çıktı alınarak camlara yapıştırılmış.

    * Ekranlarda görülen bütün satranç sahneleri, hızlı satranç maçları sahneleri de dahil olmak üzere aktörler tarafından gerçekten oynanmış.

    * Sette kullanılan yüzyıl ortası mobilyaları, Hollanda’dan bir tüccar aracılığıyla getirtilmiş. Uli Hanish, her bir şehir için en büyük klişenin izleyicilere o anda nerede olduklarını bildirmek olduğunu söylüyor.

    * Beth’in tüm dizi boyunca giydiği kareli giysiler satranç tahtasını çağrıştırmak için kullanılmış. Dizinin kostüm tasarımcısı Gabriele Binder, Vogue ile yaptığı röportajda, “Her zaman bir karakterin içinde olup bitenleri dışarıda giydikleriyle göstermeye çalışırım ve ekose deseninin Anya’nın karakteri için ilginç olacağını düşündüm.” demiş.

    * Beth’in her sahnedeki ruj renkleri ayrı ayrı seçilmiş ve renkler Beth’in yaşını temsil ediyormuş. Makyaj ve saç tasarımcısı Daniel Parker, “Dudaklar ve kirpikler bir karakterin ne yaptığını ya da davranışlarını temsil eden en önemli şeylerden biridir. Sonlara doğru Beth’in ruj rengi ölen annesine bir övgü olarak kabul edilebilir.” diye açıklama yapmış.

    * Dizideki Alma karakterini oynayan Marielle Heller, ‘‘A Beautiful Day in the Neighborhood’’, ‘‘Can You Ever Forgive Me’ ve ‘‘What the Constitution Means to Me’’ gibi filmlerin yönetmenidir. Marielle, “yıllar boyunca yönetmenlik yaptıktan sonra oyunculuğa dönmek oldukça heyecanlıydı ve sıradaki büyük projem ne olacak bilmiyorum.” diye açıklama yapmış.

    * Anya Taylor-Joy, Beth’in Rus parkında satranç oynadığı final sahnelerini çekerken hep ağlamış çünkü o an Beth için çok mutlu olmuş.

    yararlanılan kaynaklar

    kaynak 1, kaynak 2, kaynak 3, kaynak 4, kaynak 5, kaynak 6, kaynak 7, kaynak 8

    --- spoiler ---

    Elizabeth ile Jolene’nin sıkı dostluk kuracağını daha ilk sahneden hissetmiştim ve tahmin ettiğim gibi güçlü arkadaşlıkları oldu. dikkatimi çeken bir sahneyi paylaşmak istiyorum şimdi. birinci bölümde Elizabeth, bay ganz’ın davet ettiği liseye gitmek üzereyken Jolene iyi şanslar dilemek adına Elizabeth’in yanına gelip ona sakinleştirici yeşil haplardan vermişti. çünkü Jolene, Elizabeth’in o haplardan içmediğinde gergin olduğunu görmüştü ve katılacağı satranç turnuvasında sırf bu haplar yüzünden kaybedip rencide olmasını istememişti. bu yüzden ona gerçek anlamda “iyi şanslar” dilemek için o yeşil haplardan vermişti giderken. bu benim için büyük bir dostluk örneğiydi. keza Elizabeth’in en çok ihtiyaç duyduğu anda ona Jolene’den başka kimse yardım etmemişti. hayatlarımız da böyledir. gerçek dostluklar hiç kolay bulunmuyor. değerini bilmek gerekir.

    birinci bölümde satranç kulübünden gelen bay ganz, Elizabeth’e o yaşlardaki kız çocuklarının seveceğini düşündüğü oyuncak bebek hediye etmişti. Elizabeth ise zekâ olarak yaşıtlarından çok daha büyüktü. onun oyuncaklara değil satranç gibi zekâ, yetenek gerektiren şeylere ihtiyacı vardı. bu yüzden oyuncak bebek hediyesini aldıktan sonra odasına giderken oyuncağı çöpe attığı sahne çok şıktı ve etkileyiciydi.

    Elizabeth beşinci bölümde amerika birleşik devletleri şampiyonası finalinden önceki akşam finaldeki rakibi Benny Watts ile Benny’nin teklifi üzerine otelde maç yapmıştı. o oyunda yenildi. ardından hırslanan Elizabeth Benny’nin ikinci teklifini de kabul etmişti ve yine yenilmişti. derken üç, dört, beş... o gece pek çok kez büyük finaldeki rakibi Benny’ye yenilmişti ve hiç galibiyet alamamıştı. ertesi gün ise Elizabeth büyük finalde rakibi Benny’yi tarumar etmişti. şöyle ki otuz hamle bile sürmemişti galibiyeti. bu gerçekten inanılmazdı.

    dizide dikkatimi çeken bir şey vardı. rusya’da belli bir yaşın üstündeki kişiler kafeterya, lokal gibi yerlerde satranç oynuyorlardı. yani bizdeki emeklilerin çoğunluğu gibi değillerdi. bizdeki yaşlılar genelde kahvehanelerde oturup iskambil ve okey gibi aklını fazla kullanmayı gerektirmeyen oyunlar tercih ederlerken yaşlı ruslar zihinsel beceri gerektiren satranca yoğunlaşıyordu. bu da benim ilgimi çekmiş ve takdirimi kazanmıştı.

    üçüncü bölümde life dergisinden Elizabeth ile röportaj yapmaya gelmişlerdi. Elizabeth’e merak edilen sorular sormuştu yetkili kadın. işte o muhteşem sahneden.

    — life okuyucularına bu hissi tarif eder misin? yani onca erkek arasındaki tek kız olmayı.

    — bunu önemsemiyorum.

    — çekinmiyor musun? benim gençliğimde rekabet etmek yasaktı, bebeklerle oynardım.

    — satranç sırf rekabet değil.

    — amaç kazanmak ama.

    — evet ama satranç ayrıca...

    — ne?

    — güzel de olabilir.

    — sen bir yetimsin.

    — biliyorum.

    — yok, tabii ki biliyorsun. oynamayı nasıl öğrendin?

    — bay shaibel’dan. methuen’da hademeydi.

    — hademeden mi öğrendin? sahiden mi?

    — sekiz yaşındaydım.

    — tahminimce öyle bunaltıcı bir yerde gerçeklerden kaçmanı sağlamıştır. yalnızlık çekmişsindir.

    — alışığım ben.

    şahı baban, veziri de annen gibi görmüş olabilir misin? biriyle saldırıp, diğeriyle koruyor musun?

    — onlar sadece taş. dikkatimi önce tahta çekmişti.

    — tahta mı?

    — evet. sadece 64 kareden ibaret bir dünya. orada kendimi güvende hissediyorum. kontrolümde, egemenliğimde olabiliyor. öngörmeye müsait. zarar görürsem tek suçlu benim.

    birinci bölümde dokuz yaşındaki Elizabeth’in bay ganz’ın lisesindeki on iki öğrenciyle eş zamanlı yaptığı satranç turnuvası inanılmazdı. okulun en iyi satranç oyuncularının on ikisini sadece bir saat yirmi dakikada yenmişti beth, hem de hiç zorlanmadan. bu gerçekten inanılmazdı.

    Elizabeth’in diğer tüm kızlardan farklı olmasını seviyordum. çocukken de farklıydı genç kızken de, genç kadınken de. lisedeki yaşıtları “ponpon kız” seçmelerine katılırken veya “körpe sosyetikler”, “şehirli kızlar” gibi basit sosyal kulüplere üye olurken Elizabeth üye olmak satranç kulübü arıyordu. bu durum beni hoşnut ediyordu.

    altıncı bölümde Cleo ile Elizabeth arasında geçen sıra dışı sohbet etkileyiciydi. o sahneyi hatırlayalım şimdi.

    — ne iş yapıyorsun?

    — tahmin et.

    — modayla ilgili bir şey mi?

    — kibarca söyledin. mankenim.

    — vay be. heyecanlı olmalı.

    — heyecan verici olan şey moda. mankenlik ve mankenler yavan. marais’deki stüdyomu karşılıyor ama. paris’e hiç gitmedin mi?

    — henüz değil. orada mı yaşıyorsun?

    — ara sıra. bazen berlin’de, bazen buradayım. ben... nasıl diyorsunuz? başıboş mu?

    — bilmem.

    — bence mankenlik çok heyecan verici. üstelik beleş elbiseler de veriyorlardır.

    — güzel elbise meraklısı mısın?

    — evet.

    — senden asla manken olmaz. yeterince güzelsin ama fazla zekisin. mankenler boş canlılardır. içlerini renk, doku ve bazen de gizemle makinenin merceği doldurur. fakat üstüne ilginç bir şey dikilene dek boş arsanın hiçbir gizemi yoktur. mankenler de aynıdır. üstüne dikilenden ibarettir. yatakta çoğu berbattır. yemek yemeyen herkes yatakta berbat olmaz mı zaten?

    üçüncü bölümde lisedeki kızlardan Margaret’in evindeki partiye gittiğinde nasıl da oraya ait hissetmemişti kendini. kızlar televizyonda çalan şarkıya eşlik edip dans ederken Elizabeth ise bir an önce o bayağılıktan kurtulmak istiyordu. o sırada tuvalete diye kalkıp koşa koşa evine gitmişti. Elizabeth’in bu sıra dışı tavırlarına hayran kalıyordum izlerken.

    Elizabeth’in istediği fakat alamadığı şeyleri* ya da önemli bulduğu herhangi bir şeyi elde edemeyince aşırması da çok tatlıydı.

    Elizabeth’in altıncı bölümde benny ve onun iki arkadaşıyla daha eş zamanlı oynaması ve üçünü de bütün gece yenmesi harikulâdeydi. böylece benny ile daha önceden bir gece otelde oynadıkları oyunlarının hepsinin rövanşını almıştı Elizabeth. aynı anda üç tane iyi oyuncuyu satranç gibi strateji üretme, karar verme, kararı anında uygulama gerektiren bir oyunda zamana karşı yarışarak yenmesi büyüleyiciydi.

    Elizabeth’in üvey annesi Alma Wheatley’in yaşama veda ettiği gün ne kadar da hüzünlüydü. beth, meksika’daki maçtan sonra odaya gelmişti. dünya şampiyonu rus Vasily Borgov ile maçının nasıl geçtiğini üzüntü ve öfkeyle anlatıyordu, anlatıyordu... ta ki üvey annesinden tepki gelmeyinceye kadar. beth üvey annesini öylece yatakta görünce mağlubiyetin de üstüne adetâ darmadağın olmuştu. üvey annesine artık hiçbir oyununu anlatamayacak oluşu beth’i derinden etkilemişti. Elizabeth katıldığı ilk turnuvadan o anki turnuvaya kadar üvey annesinin hasta olduğu bir turnuva hariç hepsine onunla birlikte gitmişti. uçak ve diğer yolculuklarda yanında her zaman üvey annesi olurdu. ta ki meksika’daki o son turnuvaya kadar. Elizabeth, amerika birleşik devletleri’ne dönerken uçakta bu defa yalnızdı. bu yolculuk sırasında üvey annesinin en sevdiği kokteylden söylemişti. kokteyl geldiğinde yanındaki koltuğa baktı. üvey annesi yanında değildi ve artık hiçbir yolculuğunda yanında olmayacaktı. bu müthiş bir ızdırap vermişti Elizabeth’e. annesinin oturduğu koltuğa dönerek kadehini kaldırdı ve annesinin oradaki ruhuna acı ve tebessümün karışımıyla şerefe hareketini yaptı, gözyaşları içinde kokteylinden yudumladı. ardından derin bir nefes aldı ve o hüzün dolu sahne sona erer.

    --- spoiler ---