kynodontas

  • Psikolojiyi biraz öpen bir film. Nerden tutarsan farklı bir şey çıkıyor. En sonunda abv böyle filmin deyip düşünmeyi bırakıyorsunuz.
    Güzel ama değişik. Tavsiyedir.
    doğduğunuzdan beri gösterilen doğruların, yaşatılan hayatın, öğretilen şeylerin ne kadar dışına çıkabilirsiniz?

    --- spoiler ---
    anne, baba, 1 erkek ve 2 kız çocuğundan oluşan aile ormanın içinde sessiz sakin, etrafı çitlerle çevrili bir evde yaşamaktadır.

    evden dışarı yürüyerek çıkılmıyor sadece baba arabayla çıkabiliyor. her gün işe baba arabayla gelip gidiyor. gelirken eve alışveriş yapıyor ve aldığı her eşyanın, her yiyeceğin etiketini söküyor çünkü eve dışardan farklı bir şey girerse sorgulanmaya başlar.

    her gün akşam yemeğine en güzel elbiseler giyilir. yemekte bir oyun oynanır ve oyunu kazanan o akşamki eğlenceyi belirler.

    çocuklara her gün kasetle eşyaların adı farklı öğretiliyor: deniz=koltuk, telefon=tuzluk, otoyol=güçlü bir rüzgar

    haftada bir erkek çocuğa fahişe getiriliyor bir gün fahişenin eve dışardan eşyalar getirdiğini öğrenen baba dışardan eve kadın bile getiremeyeceğini anlayıp büyük kızını oğluna veriyor. böylede manyak bir yobazlaşma.

    uçak veya helikopter havadan arka bahçeye düşüyor (oyuncak boyutu) ve çocuklar onu almak için kapışıyor. evde zaman geçirmek için saçma sapan oyunlar oynanıyor.

    arada bir çocuklar bahçede çitin arkasındaki kardeşleriyle konuşuyorlar. bunun uygun olmadığını düşünen baba bir gün eve üstü başı kanlı parçalanmış halde geliyor bunu kedinin yaptığını söyleyen baba kedinin çocuk eti yediğini ve kardeşlerini de öldürdüğünü eğer onlar dışarı çıkarsa onları da parçalayıp öldüreceğini söylüyor. kediyi kaçırmak için çocuklara havlamayı öğretiyor.

    bir köpek almayı düşünen baba bunu çocuklara annenin iki çocuk ve bir köpek doğuracağını söyleyerek garipsememelerini sağlıyor. anne sonradan vazgeçip sadece köpek doğuracağını söylüyor.

    anne ve babanın yıldönümünde kızlar kutlamak için dans etmeye başlıyor. büyük kız kardeş bir süre sonra kendini kaybetmişçesine oynamaya başlıyor ve bir şeylerin yolunda gitmediğinin sinyalleri veriliyor.

    bir gün masada çocuklar evden ne zaman ayrılabileceklerini soruyorlar. baba köpek dişi çıkınca (hangisi olduğu farketmez) araba kullanmayı öğrenecek ve dışarı çıkabileceksiniz diyor. bundan sonra çocuklar hep köpek dişleri sallanıyor mu diye bakıyor.

    büyük kız ortalık sakinken banyoya gidiyor ve dambılla köpek dişini kırarak çıkartıyor. kapıyı açıp kaçabilir ama ona öğretilen arabayla çıkmak. bagaja biniyor ve orda kalıyor. baba kızın kaçtığını anlayınca evden arabayla çıkıyor kızı arıyor ama bulamıyor. ertesi gün baba işe arabayla gittiğinde sadece arabanın bağajı gösteriliyor. çıkar mı acaba diye umutla bakıyorsunuz ama maalesef.

    ayrıca; anne iki küçük zombi buldum sana getireyim mi?
    --- spoiler ---
  • bir film izleyeyim de saatlerim şenlensin diyorsanız bu film o film değil. eğer toplumsal bir eleştiri izlemek istiyorsanız doğru adrestesiniz. psikolojik-sosyolojik bir eleştiri, film haliyle durağan bir şekilde ilerliyor, ama bu alanlara ilginiz varsa izledikten sonra zaman kaybettiğinizi düşünmezsiniz. aksi haldeyseniz bu filmi izlemenizi tavsiye etmem, çünkü eleştirel filmleri seven biri olarak böyle bir filme çıkıp "bu ne ya ne anlatıyor" diyen birini görmek istemem.
    filmin içeriğini moi çok güzel anlatmış o yüzden o kısmı pas geçiyorum, izleyecek olanlara iyi seyirler.

    -sahi nereye gidiyoruz? belki oraya, belki de oradayız.
  • yunanistan yapımı psikoloji/dram/gerilim türünde sinema filmidir..

    filmin yönetmeni Yunan Yeni Dalgası’nın öncü isimlerinden Yorgos Lanthimos’dur..

    başrollerde Christos Stergioglou, Michele Valley, Angeliki Papoulia, Mary Tsoni ve Hristos Passalis oynuyor..

    filmde anna-baba ve üç çocuktan(iki kız bir erkek) oluşan çekirdek ailenin toplumdan izole edilerek yaşadığı hayatı izliyoruz..

    filmde insan doğasının gerçeklik algısının ne kadar değişken olabileceğini görüyoruz. aslında gerçeğin tek olmasına rağmen nasıl değiştirilebileceğine tanıklık ediyoruz..

    filmin eleştirel yapısını göz önüne aldığımda aklıma Salò o le 120 giornate di Sodoma geldi. burada da verilmek istenen mesajlar, kullanılan üslup kısmen o filmdekine benziyor diyebilirim. bu açıdan toplumdan uzaklaştırılmış bir yerde bazı insanların sıra dışı yaşamları hatırıma o filmi getirdi..

    kynodontas'ta hakikatin ne olduğunu değil ne olmadığını görüyoruz..

    filmde harika sistem eleştirisi yapılmış. otoriteye, faşizme, kapitalizme, sansüre ve her türlü baskıya keskin bir dille eleştiri var..
    kynodontas, konusu itibarıyla izlediğim en sıra dışı birkaç film arasına rahatlıkla girer..

    film 2009 yapımı olmasına rağmen izlerken sanki bizim seksenlerin ikinci yarısıyla doksanların ilk yarısındaki o bunalımlı kasvetli filmlerin havasını hissettim..

    filmin rahatsızlık seviyesi yüksek denilebilir. ancak burada amaçlanan zaten izleyicide rahatsızlık hissi uyandırması. bu yüzden zaman kaybı, aa sapık bunlar, iğrenç, ne boş film çekmişler gibi lakırtılar edenler filmin ciddiyetini kavrayamamış olanlardır..

    filmde biraz zeki demirkubuz filmleri havası vardı. kasvetli, ürpertici, dramatik..

    filmi cannes film şenliği başta olmak üzere pek çok film şenliğinden ödülle dönmüştür. aldığı bütün ödülleri hak ettiğini düşünüyorum..

    filmin alt metninde özgürlüğün aslında ölüm olarak yorumlandığını söyleyebiliriz sanıyorum..

    kynodontas gibi eleştirel düzeyi yüksel bir filmin yunan uygarlığından çıkması beni şaşırtmadı. tıpkı Salò o le 120 giornate di Sodoma filminin italyan medeniyetinden çıkmasının şaşırtmadığı gibi. çünkü toplumlar kültürleriyle, düşünce biçimleriyle, gelenekleriyle kısaca tüm değerleriyle varlığını oluşturur. yunanların felsefenin temelini atmaları, roma impatorluğu'ndan gelen italyanların rönesansı başlatmaları nasıl tesadüf değilse bu iki filmin de onlardan çıkmaları tesadüf değildir..

    dünyadan suyutlanmış evdeki kızların en büyük eğlencesi birbirlerine başka bir isimle hitap etmekti. erkek kardeşlerinin ise en büyük eğlencesi duvarın arkasındakine taş atmaktı. nasıl bir hayat olabileceğini tahmin bile edemeyiz sanırım..

    sadece beş kişi üzerinden derdini böyle etkili anlatmak, aynı zamanda distopik bir film yapmak her yönetmenin harcı değildir. bu yüzden yönetmen Yorgos Lanthimos'u tebrik etmek istiyorum..

    Ünlü İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino, kynodontas için; “Yunan filmlerinin çoğu, uluslararası dağıtımcı bulamadığı için, çoğu izleyicinin bir Yunan filminin ne olduğuna dair sınırlı bir fikri var. Çoğu insan bir balıkçı, güzel bir ada ve antik kalıntıları düşünür. kynodontas'ın sunduğu, çocukların büyük bir ev ve çevresindeki bahçe ile sınırlı hayatı çok şaşırtıcı. Böylelikle film, izleyicilerin bir Yunan filminden beklentileriyle oynadı.” sözlerini söylemiş..

    filmin sonu da en az kendisi kadar ilginçti. sıra dışı sonlu ve açık uçlu yapımları bu yüzden seviyorum. the sopranos finalinde yaşadığım hissi kynodontas'ın finalinde de yaşadım..

    filmi izlemeyi düşünenlere şunu önermek istiyorum. izlemeden önce yorumları fazla okumayın. hele ne iğrenç film, saçmalık, zaman kaybı gibi bomboş yorumları kesinlikle kale almayın. yazılan gülünç yorumların sizin bu harika filmden mahrum bırakmasına izin vermeyin..

    aşağıda film hakkında bazı ayrıntılardan bahsedeceğim. izlemeden önce detayları öğrenmekten hoşlanmıyorsanız aşağıda yazılanları okumanızı tavsiye etmiyorum..


    --- spoiler ---


    filmdeki düzen eleştirisine değinmek istiyorum. âdeta sisteme bir başkaldırı görülüyor filmde. toplumlara ne öğretilirse onu bilirler ne dayatılırsa onu uygularlar düşüncesine tanık oluyoruz. John Locke'ın de dediği gibi insan dünyaya geldiğinde zihni boş bir levhadır.* zamanla gözlemleyerek ve öğretilenleri zihnine yerleştirerek yaşamını şekillendirir. burada da bunu görüyoruz. anne baba burada otorite rolünde. devlet otoritesinden tek farkı devlet, yurttaşlarını bir eve kapatmıyor. çocuklara ne öğretildiyse onu biliyorlar. özellikle baba çocuklarının nasıl olması gerektiğine karar veriyor. sınırlı ve yanlış bilgiyi öğretiyor çocuklarına. çocuklar ise dünyadan habersiz ne öğretilirse sadece onu biliyorlar. sorgulama yetenekleri geliştirilmemiş. çünkü sorgularlarsa baba ve anne(otorite) için her şey çok farklı olacak. çocuklar âdeta bir robot gibi yetiştiriliyor. duyguları eksik. muhakeme yetenekleri son derece kısıtlı. mesela ensest ilişkinin yanlış ve zararlı olduğunu bilmiyorlar. bunun gibi daha pek çok konuda fikirleri yok. çünkü böyle olmaları isteniyor. kardeşler arasında büyük rekabet var. bu rekabette en iyi olan en güçlü olan daima kazanıyor. burada kapitalizm eleştirisi görülüyor. ayrıca fiziksel güce dayalı yarışmaları kazananın çoğunlukla erkek olduğu görüyoruz. burada da patriarkal düzen eleştirisi görüyoruz. keza buna örnek olarak üç kardeşin de cinsel ilişki yaşayacak yaşta olmasına rağmen sadece erkek kardeşin cinsel ihtiyacı karşılanıyor. bu konudaki diğer bir husus ise erkek çocuğun seks ihtiyacını karşılamak için dışarıdan getirtilen kadın sorun yarattığı için artık eve getirilmiyor. baba, erkek kardeşin cinsel ihtiyacını karşılamak için yeni bir yol bulana kadar erkek kardeşe seks yapması için iki kız kardeşten birini seçme imkânı veriliyor. patriarkal düzenin burada da devam ettiğini görüyoruz. filmde çocukların evi terk etmeleri uyulması gereken kurala bağlı. çocukların özgürlüğüne kavuşmaları için köpek dişinin düşmesi gerektiği öğretiliyor(köpek dişi düşmesi insanlarda görülmesi çok zor bir olaydır. ilerleyen yaşlarda dişler dökülse bile köpek dişi son dökülen dişlerdendir). sonlara doğru eve gelen tek yabancı olan Christina'nın da etkisiyle artık içinde bulunduğu bu düzene karşı eyleme geçmek isteyen abla karakteri özgürlüğüne kavuşmak için köpek dişinin düşmesini beklemeden dişini sert bir cisimle* kırıyor ve evden uzaklaşmaya başlıyor. çocuklara her şey o kadar sistematik öğretilmiş ki bu kaçış gerçekleştiği sırada kız, bahçedeki çitlerden atlamak yerine babasının arabasının bagajına saklanıyor. kız, evden kaçarken bile babanın kendisine öğrettiklerinin dışına çıkamıyor. filmin bu bakımdan da önemli olduğunu düşünüyorum. baba ve anne çocukların hakikat duygusuyla o kadar oynuyor ki çocukların gerçeğin ne olduğuna dair en ufak fikirleri yok. örneğin evin erkek çocuğu eve gelen tek yabancı kadından bir kelime* duyuyor bu kelimeyi annesine soruyor, annesi bu kelimenin anlamına küçük sarı çiçek diyor ve çocuk hayatı boyunca o kelimeyi küçük sarı çiçek olarak algılıyor. bunun gibi pek çok kelimeyi bu şekilde öğreniyorlar. çocuğun yine aynı kadınla sohbeti sırasında kadın çocuğa rüyasından bahsediyor. sonra çocuğa soruyor sen rüya görüyor musun diye. çocuk, görüyorum diyor, kadın anlat bakalım ne görüyorsun diyor. çocuk ise rüyamda annem havuza düşüyordu diyor. başka ne görüyorsun diyor kadın. çocuk hepsi bu diyor. yani çocukların zihni, bilinçaltı o kadar boş ki farklı konularda rüya dahi göremiyorlar. bu da gözüme çarpan başka bir detaydı. dikkatimi çeken diğer bir konu ise çocuklar gökyüzünde gördükleri uçakları oyuncak sanıyor. bu uçakların bahçeye düşeceğini sanıyorlar ve öyle de oluyor anna-baba oyuncak bir uçağı bahçeye atıyor. bu uçağa ilk ulaşan uçağın sahibi oluyor. filmde her şey o kadar farklı şekilde gerçekleşiyor ki izlerken şaşırıyorsunuz. örneğin baba figürü köpek sahibi ve köpeğini eğitmeleri için özel bir yere göndermiş. eğitimi tamamlandığında köpeği eve getirmek için başvurduğu yöntem akıl alır gibi değil. baba köpeği eve getirmek için çocuklara annelerin yeni kardeşle birlikte bir köpek doğuracağını söylüyor. daha da ilginç olanı ise çocuklar ne köpeği yahu insan hiç köpek doğurur mu diye sorgulamıyorlar. çünkü sorgulama yetileri yok. bunun gibi daha pek çok ilginç olaylar var filmde. izlemeye değer..


    --- spoiler ---