geceye bir şiir bırak

  • https://youtu.be/scPHcldZu4Q

    ahmed arif;
  • sana tanık bulunur şehre salınmış gövde
    kaldır artık şu göğsünden lekesizliği
    soyunup başımız önde şehri çıkalım!

    dünya beni acıtacak kadar büyükmüş, demek için
    küçük yalnızlığını dünyaya bağışlayan!
    bakışlara kalplere kurulmuş aynalarda
    herkes öyle yalnız ki yalnızlığı bilen yok
    ve insanın insana uzun cehenneminde
    kendi yüzüne bakacak kadar güzel değil hiç kimse

    yüzüne benzettiği maskelerden ağlayan kadın,
    inceyken kara kalemlerin ezdiği bir resim gibi
    kitaba düşünce kelimenin şerrinden
    sevişmekten yorulunca aşktan korkuyor
    hayatı başka hayatların çıplak gövdesi

    gövdelerin gecesi: benzerinin yüzünde ölümü öpen
    ve soyunan yalnızlık korkusuyla benzerlerine
    yok çünkü, cezasını bir cezaya ekleyen gezgin
    ayna tutup boynundaki ipi kıran yok
    yataklar ter kokan cesetlerin buluşma yeri
    gölgelerin çiftleştiği şehirde
    ben kendimi sevseydim cinayetler işlerdim

    ey, yüzüne bakmadan aynalar tasarlayan, sen de
    rüzgârın buruşturup atılan bir kâğıt gibi
    parçalanmış bir kuş gibi alnıma konmadan önce
    şehir tüylerini yolup beyaz karnını paylaşmadan,
    sen, aşkına olmayan şehirler aramadan
    ve kanatların küllerle ağırlaşmadan

    şehrin dışına çık ve tanış benimle!
    Haydar Ergülen
  • İki şehri var gecenin, biri gözümde
    tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
    gibi çöken siste, bana bu uykusuz
    şehri niye bıraktın, göze alamadığım
    bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin,
    gece değil istediğin hayli karanlık
    bakışlı bir şehrin gözleriyle çarpışmak
    hevesindesin! Gözlerini anlıyorum henüz
    bağışlayabileceği gözleriyle çarpışmadı kimsenin;
    gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
    göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır,
    ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
    öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
    sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
    şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim :
    Biri hepimizle göz göze gibi hala uykusuz,
    biri sis içinde kirpiklerine kadar açık,
    bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
    konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
    gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde

    Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye ?
    haydar ergülen
  • ALTINCI GÜN

    Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
    Siz yoktunuz.

    özdemir asaf

  • nasıl ince, ellerin, parmakların
    coşkuyla ağırlığını kavrarken yaşamın,
    nasıl katı, nasıl soğuk, kurşunların
    sessiz ve dingin dünyanda yaşaman için.

    orada mısın?
    göremiyorum seni—
    öylesine yoğun bir karanlık
    uzanıyor ki benden sana
    gözlerim
    delinmiş gibi.
    orada mısın?
    densiz gülüşlerden uzak—
    kuruyor musun beni?

    ben ki
    yılların yağmurlarıyla çürümüş
    tahta gibiyim:
    dokusu grileşmiş,
    artık yalnız,
    ateşe atılabilen.

    beni
    kuruyor musun—
    arsız gürültülerden uzak
    orada?

    sessizliğim:
    orada
    duyuruyor mu beni sana
    buradan,
    rüzgarın dalları
    bir an
    bıraktığı aralarda?
    Oruç aruoba
  • bugün oturdum ölümü düşündüm
    kirli, acı bir su gibi yürüdü içimde
    dokunduğum, gördüğüm her şeye sindi
    ürperdim, korktum ve biraz şaşırdım
    bugün oturdum ölümü düşündüm
    yağmur altında ya da karanlıkta
    bir başıma kalmış gibi.

    sevgilim böylesine alımlıyken
    güz kuşlarının güneye doğru akıp gideceği yol
    iyice belirmişken gökyüzünde
    onarırken, sararken hayat
    çocukların incinmiş gülüşlerini
    artık her park yeri bir apartman inşaatı
    her sokak bir otomobil nehriyse de.

    bugün oturdum ölümü düşündüm
    soğuk camlara dayayarak yüzümü
    kuşağımın acısını, kefenlenen gençliğimizi
    yaşayan ya da artık yaşamayan dostları
    bugün oturdum ölümü düşündüm
    örterek yüreğime kara bir tülü.

    bugün oturdum ölümü düşündüm
    kapkara bir gece penceremi dalarken
    öleceğini bile bile karşı koymanın onurunu
    yiğitliğin, özverinin, sevginin
    arkadaşlarımın yüreklerinden çıkan özsuyunu.

    bugün oturdum ölümü düşündüm
    bir darağacında ya da yolda yürürken

    bugün oturdum ölümü düşündüm
    yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken
    ahmet erhan
  • Ey ölümden ve hayattan olma çocuk
    Suna'yı ve denizi bildin
    Şimdi bir başka soru bul kendine
    bir yakamoz neden durup durup bir dubayı kovalar
    gibi örneğin,

    Ölümden ve hayattan çok bahsettik
    suskun, ağızsız, sözsüz
    ilahi bir koronun gülümsemesini istiyorum ben
    yerli yersiz
    hem neden küçük bir gülümseme için
    büyük espriler gerekli bize
    ve neden cinnet beşinci kattayken yakalar insanı
    ve bu mermer insanlar nasıl olur da
    romatizmadan bahsederler?

    Ey ölümden ve hayattan olma çocuk
    hüt hüt kuşunu ve gözyaşını bildin
    peki, niçin bir new york bulur kendine
    tatar çağrışımlı ve balkonlu kızlar
    saçlarını taşırken çınaraltının serin sabahlarına
    ve bir şairin yüzüne niçin kurtlar iner her akşam
    durup duruken bir koridor ıssızlığına...
    Birhan Keskin
  • Eylül ' dü .
    İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin ,
    Şimdi yoktu bir anlamı suskunluğun .
    Çırılçıplak kalakaldım sessizliğin orta yerinde .
    Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
    En çok sesini aradım .
    Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hala .
    Gözlerini sildi zaman..
  • Sana koşuyorum bir vapurun içinde
    Ölmemek, delirmemek için.
    Yaşamak; bütün adetlerden uzak
    Yaşamak....

    Hayır değil, değil sıcak
    Dudakların hatırası;
    Değil saçlarının kokusu
    Hiçbiri değil.

    Dünyada büyük fırtınaların koptuğu böyle günlerde
    Ben onsuz edemem.
    Eli elimin içinde olmalı,
    Gözlerine bakmalıyım,
    Sesini işitmeliyim.
    Beraber yemek yemeliyiz
    Ara sıra gülmeliyiz.
    Yapamam onsuz edemem.

    Bana su, bana ekmek, bana zehir;
    Bana tad, bana uyku
    Gibi gelen çirkin kızım.
    Sensiz edemem.

    Sait Faik Abasıyanık

  • yaşasın ne kadar da ideolojik yaklaşıyoruz birbirimize
  • Seviyorum onu..
    Tohumun ışığı sevdiği gibi
    Tarlanın rüzgarı sevdiği gibi
    Kayığın dalgayı sevdiği gibi
    Kuşun yüksekleri sevdiği gibi
    Seviyorum onu..
    Aşk ne ile
    Ebedileştirilebilir?
    Hangi öpücükle, hangi dudakla?
    Ne zaman, Hangi gecede?
    Yok olup giden ben gibi..
    Günler gibi..
    Mevsimler gibi..
    Yuvalar gibi..
    Evlerin damındaki karlar gibi..
    O da sonunda
    Gölgeler arasında toz olacaktır
    Eski bir fotoğraf gibi
    Yırtılıp kaybolacaktır
    Hangi el ile
    Aşk ebedileştirilebilir?
    Hangi elle?

    Füruğ Ferruhzad
  • İyi ki geldin!
    Yüreğimin zarif acısı
    Şimdi bu şehir, adının incesiyle gülümsüyor kuşlara
    Basıp geçtiğin yollar, dokunduğun duvarlar…
    Her yer şarkı söylüyor.
    Kimyası değişiyor gökteki yıldızların.
    Parlıyor aklımdaki kuyruklu uçurtmalar.
    Şimdi her evin gölgesinde bir avuç su kalbim.
    Yüzünü yıkıyor göçüp gitmiş babalar.
    Ağzını uzatıp yudumluyor, terlemiş şen çocuklar.
    İyi ki geldin bak!
    Şimdi bu şehir çocuk,
    bu şehir baba,
    bu şehir aşk…
  • İnsan
    eşref-i mahlûkattır derdi babam
    bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
    ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
    bu söz asıl anlamını kavradı
    geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
    geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
    kararmış rakamların yarıklarından sızarak
    bu söz yüreğime kadar alçaldı
    damar kesildi, kandır akacak
    ama kan kesilince damardan sıcak
    sımsıcak kelimeler boşandı
    aşk için karnıma ve göğsüme
    ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
    aşk ve ölüm bana yeniden
    su ve ateş ve toprak
    yeniden yorumlandı.

    Dilce susup
    bedence konuşulan bir çağda
    biliyorum kolay anlaşılmayacak
    kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
    yanık yağda boğulan yapıların arasında
    delirmek hakkını elde bulundurmak
    rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
    bana deha değil
    belgeler gerekli
    kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
    gençken
    peşpeşe kaç gece yıllarca
    acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
    bilmezdim neden bazı saatler
    alaturka vakitlere ayarlı
    neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
    yazgı desem
    kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
    Tokat
    aklıma bile gelmezdi
    babam onbeşli olmasa.

    Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
    ben o yaşta koltuğumda kitaplar
    işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
    cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
    kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
    Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
    her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
    gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
    resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
    oysa hergün
    merkep kiralayıp da kazılan kökleri
    Forbes firmasına satan babamdı.

    Budur
    işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
    işte şehirleri bayındır gösteren yalan
    işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
    kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
    güç bela kurduğum cümle işte bu;
    ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
    tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
    Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
    bile bir bir çınlayan
    ihtilal haberidir
    ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
    nisan ayları gelince vücudu hafifletir
    şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
    bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
    marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
    gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
    biraz ağlayabilmek için
    fotoğraflar çektirir
    babam
    seferberlikte mekkâredir.

    İnsanın
    gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
    marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
    belki ruhların gölgesi
    düşer de marşlara
    mümkün olur babamı
    varlık sancısıyla çağırmak:
    Ezan sesi duyulmuyor
    Haç dikilmiş minbere
    Kâfir Yunan bayrak asmış
    Camilere, her yere

    Öyle ise gel kardeşim
    Hep verelim elele
    Patlatalım bombaları
    Çanlar sussun her yerde

    Çanlar sustu ve fakat
    binlerce yılın yabancısı bir ses
    değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
    polistir babam
    Cumhuriyetin bir kuludur
    bense
    anlamış değilim böyle maceralardan
    ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
    yalnız
    coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
    nüfus cüzdanımda tuhaf
    ekmek damgası durur
    benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
    etin ıslak tadına doğru
    yavaş yavaş uyanmak
    çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
    hırsız cenazelerine bine bine
    temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
    korkak dualarından cibinlikler kurarak
    dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
    nakışsız yaşamakları
    silâhlanmak sanarak
    çıkardım
    boğaza tıkanan lokmanın hartasını
    çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
    halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
    ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
    hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
    fly Pan-Am
    drink Coca-Cola

    Tutun ve yüzleştirin hayatları
    biri kör batakların çırpınışında kutsal
    biri serkeş ama oldukça da haklı.
    Ölümler
    ölümlere ulanmakta ustadır
    hayatsa bir başka hayata karşı.

    Orada
    aşk ve çocuk
    birbirine katışmaz
    nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
    kendi tehlikesi peşinden gider insan
    putların dahi damarından
    aktığı güne kadar
    sürdürür yorucu kovalamacayı.

    Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
    Nerde, hangi yöremizde zihnin
    tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
    ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
    parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
    Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
    takvim yapraklarının arasını dolduran
    nedir o katı şey
    ki gücü
    gönlün dağdağasını durultacak?
    Hayat
    dört şeyle kaimdir, derdi babam
    su ve ateş ve toprak.
    Ve rüzgâr.
    ona kendimi sonradan ben ekledim
    pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
    ham yüreğin pütürlerini geçtim
    gövdemi alemlere zerkederek
    varoldum kayrasıyla Varedenin
    eşref-i mahlûkat
    nedir bildim.

    (1974)
  • Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
    sonuçları bir bir gözden geçiriyorum
    pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can
    madenlerin buharından elde edilen büyü
    bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular
    nelerse ki yaşamak sözünü asi kılan
    nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala.

    Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
    sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
    ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında
    çapraştım, and içip ayna kırdım
    doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
    baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
    hiçbir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

    Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
    böylesine hazırlıklı değilim daha.
    Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
    Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.
    ismet özel
  • Kuş damdan düşünce
    sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün
    bir yağmurdur açılan kuraklığa
    bir yağmurdur kulübesi nisandan
    ve onun ayaklarına dolanan o gökyüzü
    kansız yüzleridir diri kuşların
    kuş düşünce camdan
    kuş düşünce damdan
    kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler
    uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda
    kuş öldü herkes mi arıyor
    gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor
    onun gözlerini satılan çarşılarda
    kuş öldü kanadının altındaki o yara
    yağmurun karanlığını getiriyor geceye
    yağmurun ırmaklarını getiriyor geceye
    kuş öldü
    küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce
    öldü, kim ısıtır artık onun ellerini
    suların aynasında üşüyen ellerini
    suların saygısıyla üşüyen ellerini.
    ismet özel
  • Cuma suskun
    Cuma terk edilmiş
    Cuma hüzün veren eski sokaklar gibi
    Cuma tembel ve hasta düşüncelerin
    Cuma eziyet verici esnemelerin
    Cuma beklentisiz
    Cuma teslim olmuş

    Ev boş
    Ev incinmiş
    Ev gençliğin hamlelerine kapalı
    Ev karanlık, ev güneşin tasavvuru
    Ev şüphe edilen, fal açılan, yalnızlık çekilen
    Ev perde, kitap, dolap ve resimlerle dolu
    Ah ne suskunluk ve gururla geçti
    Benim hayatım garip bir ırmak gibi
    Bu suskun ve terk edilmiş cumalarda
    Bu boş ve incinmiş evlerde
    Ah! ne suskunluk ve gururla geçti..
    Furüğ ferruhzad
  • Ama sen uzaklardaydın ey kalbim
    Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı
    Ayın yıldızların çağlayarak
    Berrak şelaler yaparak
    Coşku içinde aktığı
    Bir yerlerdeydi.

    Hani bir gün bir çobana rastlamıştık
    Adı Ferhat mıydı neydi
    Koyunların, kuşların, böceklerin ve çiçeklerin
    Sadakatten mest oldukları
    Her birinin gözlerinde
    Kaybolur gibi kayar gibi
    Dalıp gittiğimiz o saadet evreni
    Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç
    Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan

    Yaslan göğsüme sevdiğim
    Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir
    Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir
    Toprak gibidir
    Sen ki bulut gibisin
    Ay gibisin güneş gibi bazen

    Usul usul inen
    Yağmur tıpırtılarını
    Dinler gibi
    Dalıp gitmiştik
    Sen konuşuyordun
    İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun
    Onlar ki konuklarımızdı
    Adları Keremdi,Yusuftu, Kaystı
    Hepsi de ezelden tanıdıktı dosttu.
  • Buzdan bir el kalbimi sıkıştırıyordu sanki
    Ama rüyada yürüyor gibiydim;
    Sağ elimin eldivenini
    Çıkarıp sol elime giydim

    Bitmez tükenmez gibi geldiler bana
    Oysa topu topu üç taneydi basamaklar
    "Benimle öl..." diye fısıldadı
    Akçaağaçların arasından sonbahar

    "Aldatıldım ben ... Üzgünüm ...
    Uçarı, kötü yazgım aldattı beni..."
    Dedim ki "Ben de,ben de öyleyim ...
    Ölürüm ... ölürüm seninle sevgili..."

    Son karşılaşmanın şarkısıydı bu
    Dönüp bir kez daha baktım karanlık eve:
    Yatak odasının penceresinde
    Mumlar, kayıtsız, sarı bir ışıkla parlıyordu ...
    Anna Ahmatova
  • çağır beni
    senin sesin iyidir
    senin sesin hüznün samimiyetinin sonunda yeşeren
    o tuhaf bitkinin yeşilliğidir.

    bu suskun çağın boyutlarında
    sokağı algılama metnindeki sokak şarkısının tadından daha yalnızım
    gel yalnızlığımın büyüklüğünü anlatayım sana
    ve benim yalnızlığım senin hacminin gece baskınını öngörmezdi
    ve aşkın özelliğidir bu
    kimseler yoktur
    gel yaşamı çalalım öyleyse
    paylaşalım iki görüşme arasında
    gel birlikte taşın halinden bir şeyler anlayalım
    gel şeyleri bir an önce görelim
    bak
    fıskiyelerin ibreleri
    havuzun saat safhasında
    zamanı bir toza dönüştürmekte
    gel suskun satırımdaki bir sözcük gibi eriyip su ol
    gel aşkın ışıltılı zerresini avuçlarımda erit
    ısıt beni

    ve birinde Kaşan Çölü’nde hava bulutlandı
    ve yoğun bir sağanak bastırdı
    ve ben üşüdüm
    işte o zaman bir taşın arkasında
    bir gelinciğin sobası ısıttı beni
    bu karanlık sokaklarda
    ben kuşku ve kibritin çarpımından korkuyorum
    ben yüzyılın beton yüzünden korkuyorum!
    gel ki ben kara toprağı vinçlerin otlağı olan şehirlerden korkmayayım
    çeliğin bu miraç çağında beni armut çöpünün yüzüne bir kapıyı açar gibi aç
    beni metallerin sürtünmesi gecesinden uzak bir dalın altında uyut
    sabah madeninin kaşifi gelirse beni çağır
    ben senin parmaklarının arasındaki bir yasemin çiçeğinin doğuşunda uyanacağım
    ve işte o zaman bana
    ben uyurken düşen bombaların öyküsünü anlat
    ben uyurken ıslanan yanakları anlat
    kaç martının denizden havalandığını söyle
    bir zırhlının bir çocuğun rüyaları üzerinden geçtiği zamanki kargaşada
    kanaryalar hangi dinginlik duygusunun ayağına kendi şarkılarının sarı sapını bağladı
    söyle limanlarda hangi masum metalar yoldan yetişti
    hangi bilim barutun kokusunun müspet müziğini anladı
    ekmeğin bilinmez tadı hangi belleme risaletinin damağında yayıldı?
    ve işte o zaman, ben ekvator ışımasından sıcak bir inanç gibi
    seni bir bahçenin başlangıcına oturtacağım
    sohrab sepehri
  • lokman hekimin sev dediği - metin eloğlu
« / 8 »