yazarların bir cümlede şans seviyesi

  • yazarların 1 cümlede şanslarını anlattığı başlık.

    bir işe haydi diye başlarım hayda diye biter. öyle bir talihsizlik.



  • hayatımdaki kadın sayesinde tüm zarlar benim lehime atılıyor. o yokken omzuma kuş bile sıçmaz.
  • O mahur beste çalar, müjganla ben ağlaşırız.
  • Asla piyango bileti almam. O kadar para sıkıntı olmasın diye.

    Arkadaş greencarda başvur diye çağırdı. Sonra da kesin sana çıkar hayvan gibi şanslısın sen başvurma dedi.

    Çekilişle yapılan hiçbir düzenlemeye dahil edilmezdim lisede. En iyi seçeneği bana verirler gerisini de kendi aralarında belirlerdi.

    Şeytan tüylü ya da eşek şanslı olduğumu yüzüme vurarak benden nefret ettiğini söyleyen insan sayısı en az otuzdur. Bu kadar da olmaz serzenişleri de cabası.

    Kendi şansımı denemek adına. Üniversite sınavında matematik iki sorularından yirmi tanesini kafadan attım. On tanesi tuttu. O kadar da şanslı değilmişim diye üzüldüm. İşte bu kadar alışmış bünye şanslı olmaya. En az on beş tanesi tutmalıydı. Gibi.

  • ismimin hakkını tam veremiyorum, kullanıcı adımın ise genelde hakkını veririm.
    kısa vadede şanssızım, uzun vadede şanslı.
  • bugüne kadar birçok büyük problemden çaba harcamadan kurtuldum. ismim Kurtuluş.
  • masmavi bir gökyüzü varken dışarı çıkmaya niyetlensem, adımını sokağa atar atmaz bardaktan boşalırcasına yağmur yağar.
  • şu anki ruh halimi en iyi ifade edebileceğim başlık bu olmalı sanırım. hayattaki şansımı yaşadığım en absürt olayla anlatacağım.

    girizgah: kullanıcı adımdan da anlayabileceğiniz üzere hayatımı; yol ve yolculuk üzerinde kuran, rahat dur(a)mayan, götü paslanmayan bir insancık olarak idame ettirmekteyim. sözlükte yazmaya başlamam ise bu anılarımı anlatarak insanların gidip görmek istedikleri yerler hakkında onlara bilgi vermek, görünemeyecek uzaklıktakı köylerin kılavuzu olmak ve fayda sağlamaktı.**

    e mevzu bahiste şans olunca bir şeyler yazmalıyım diye düşündüm.

    kırgızistanda yaşadığım dönemlerden günün birinde "ben" denen eşey israfı mahluk, müzik dinliyordum. n.w.a. ile başlayıp abdurrahman heyit ile biten bir playlist hayal edin. whatever, o playlistte öyle bir şarkıya denk gelmiştim ki, cahilken dünyanın rengine mi kalayım yoksa mecnunken leylamı mı göreyim şaştım ettim. hemen age of u bırakarak alt+tab yaptım ve chrome da o şarkı nın klibini izlemeye başladım.şarkı uygurcaydı. uygur kültürüne olan merakım esasında daha eskiye dayanıyordu ama bu şarkıdan sonra merakım alakaya dönüştü. webte bulabileceğim tüm uygur metinlerini okudum, tüm uygur belgesellerini izledim. e haliyle lokasyon elverişliydi. azcık da finans desteği bulduğum içinn dedim ki ben gidem buraya bir de yerinde görem.

    yarıyıl tatilinin gelmesiyle beraber urumçiye nasıl gideceğimin planlarını yapıyordum. uçak biletleri çok pahalıydı. bişkekten urumçiye direkt tren ya da otobüs seferi yoktu. ben de alternatif ulaşım yollarını araştırmaya başladım ve bu siteyi keşfettim (bu site) urumçiye kazakistan üzerinden, kara yoluyla gitmeye karar vermiştim.

    tasımı tarağımı topladım ve yola koyuldum. daha ayakkabılarımı giyerken kopan bağcığım bana bir mesaj veriyordu.
    kopan bağcığım: manyak mısın sen?!
    e tabii bir bağcığın lafına bakarak vazgeçmedim ve amacıma erene kadar hiç yılmadım.

    ----- buraları geçiyorum----

    en nihayetinde çinegiriş yapmıştım. sınırdan kalkacak olan otobüsüm gelmişti ve geçen 7 günün sonunda ilk defa bu kadar yaklaştığımı hissetmiştim.

    gelmeden önce ufak tefek çince sözcüklere çalışmıştım. yok işte sayılar, yok bura nasıl gidem, yok ne yiyem falan filan. e ingilizcenin türkçe kadar bileni olmayan bir coğrafyada mantıklı bi taktikti. amaa neyi unutmuştum? "urumçi." ne demek lan urumçi ne demek ?!?! insan gideceği yerin adını unutur mu? çinlilere urumçi de bakam bi, avel avel bakarlar sıfatına... (bkz: cringe)

    not: yazının geri kalanını bu müziği dinleyerek okuyun

    otobüste uyuyakalmıştım. bir fren sesiyle irkildim. gözüm açıp camdan dışarı baktığımda ise tanyerini görebileceğim düzlükte, gepgeniş bir çöl görüyordum. hemen saatime bakma ihtiyacı hissettim." 21.30" benim 18.00 de inmem gerekiyordu.

    ölmek istedim. allah çarpsın ölmek istedim. yolda uğraşmadığım kimse kalmamıştı zaten. askeri polisi esnafı dolandırıcısı... milyon derdin arasından sıyrılıp geldim lakin ilk defa bu kadar yaklaşmışken uyuyakalmamın herhangi bir affedilecek yanı yoktu. yoldan ve kendimden umudu kesmiştim.

    daha sonrasında ise şoför o saçma sapan aksan ile beraber "fo luo çi" gibi bişey diye bağırdı. yolun diğer tarafına baktığımda ise bir şehir görüyor gibiydim. uzun binalar, ışıklar, inşaat makineleri... oranın urumçi olduğunu düşünerek çantamı aldığım gibi indim otobüsten. ne latince bir yaz0,ı ne anlayabileceğim bir işaret. hiçbir şekilde emin olmamama rağmen.

    daha sonrasında ise tabana kuvvet diyerek yürümeye başladım. kulağımda kulaklık, ışıklara doğru yürüyordum. şarj uyarı sesiyle beraber müzik programını kapattım. kulaklığımı cebime koydum. hava çok soğuktu. kış ayında orta asyada olduğunuzu hayal edin. okurken bile götünüz dondu demi? . öyle soğuktu işte.

    ışıklara yaklaşmaya başlayınca bir yerde bi yanlışlık olduğunu fark ettim. buranın 3+ milyonluk bir şehir olması gerekiyordu fakat neden bu kadar sessizdi? neden hiçbir araba yoktu? ve ya neden benden başka hiçbir bir yaşam belirtisi yoktu?

    bu soruların cevabını iyice yaklaştığımda anlamıştım. burası bir şantiyeydi. evet şantiye... ama böyle büyük bir şantiyeyi hayatımda görmemiştim. o kocaman ışıkları olsun binaların yüksekliği olsun. dalga geçer gibi...

    farketmem ile beraber doğruca geriye "yol"a doğru koşmaya başladım. çok korkmuştum. aç karnına, telefonunuzu kullanamadığınız, hatta dilini bile bilmediğiniz bir yer hayal edin. nasıl bir psikolojide olmalıydım ki?

    yoldan geçen araçlara beni almaları için yalvardım ama hiç kimse durmadı. saatim 23.00 ü gösterdiği sırada arkamdan gelen bir ses işittim. iki insan bana doğru yaklaşıyordu. onlara baktığımı anladılar ve durdular. kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. bu durum beni tedirgin etti ve kendimi zararsız göstermek için "nihao" (merhaba) diye bağırdım. bir şeyler dediler ama ne dediklerini anlamadım. yanlarına doğru gitmeye başladım. tek kurtuluş yolum belki de o insanlardı...

    yanlarına yaklaştığımda onların benim kadar sevecen olmadığını anlamıştım. yabancı olduğumu ve urumçiye gitmek zounda olduğumu söyledim.içinde bulunduğum dumuru anlatmaya çalışıyor lakin herhangi bir cevap alamıyordum. sert bir şekilde gözlerime bakıyorlardı.o kadar debelenmeme rağmen sadece çince bilmediğimi anlatabilmiştim.

    birisi eliyle sigara işareti yaparak benden sigara istemişti. sigarayı yaktıktan sonra bana "istanbul" diye bağırdı. o kadar absürt geliyordu ki yaşadığım olay, adam istanbul diyince piyango çıkmış gibi sevinmiştim. türk olduğumu anlatmıştım.

    daha sonrasında ise bazen el hareketleriyle, bazen de karın üzerine şekiller çizerek bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. sessiz sinema oynar gibiydim. kara çizdiği şekillerden bir tanesi minibüsvari bir araçtı ama hala "tam olarak" ne anlatmak istediklerini idrak edememiştim. anlamadığımı görünce birisi telefonunu çıkararak minibüs remi gösteriyordu. bir anda gülmeye başladım. ama karşımdakiler bir şey anlatamamanın verdiği sinir ile dövecek gibi bana bakmaya devam ettiler. telefonun sahibinin elinden telefonu aldım ve online bir sözlük sayfasına girdim. artık pirincin etkisi midir yoksa hava kirliliğinden midir bilemem bu kamiller ceplerinde internete erişebildikleri telefon olmasına rağmen, anlatmak istedikleri şeyi saçma sapan bir şekilde ifade etmeye çalıştılar.

    artık iletişim kurabiliyorduk. otobüsün yarım saat sonra geleceğini ve bizi urumçiye götüreceğini söylediler. o an sevincimden öyle bir çığlık attım ki gözlerimin içi gülüyordu. ne yapacağımı şaşırmıştım. durağa doğru yola koyulduk. ve otobüsü beklemeye başladık.

    şimdi diyeceksiniz ki "bu hikayenin şansla ne alakası var?" bir paragraf daha okuyun

    otobüsün gelmesine iki dakika kalmıştı. iki inşşat işçisiye beraber çölün ortasında şantiye aracını bekliyorduk. kendi aralarında bir şeyler konuşuyor ve bana bakıp gülüyorlardı. adamların iki haftalık goygoy malzemesi çıkmıştı ne de olsa.
    allahtan buna daha fazla maruz kalmadan otobüsü gördüm ve onlara da gösterdim. yanımdaki bunun doğru otobüs olduğunu söyledi. ayağa kalktım ve çantamı sırtladım.

    otobüs bize doğru yaklaşırken bir de ne yanımıza gelsin?! kartal...
    kartal ne oğlum kartal ne?!?!?!? bildiğin gökten geldi yanımıza kondu. bu kamiller hiçbir tepki vermedi kartal indiğinde. ulan böyle bildiğin benim kadar kanatlı pençeli gagalı kocaman kartal! 1 saat önce benden korkan bebeler kartal inince sanki önemsiz biri gelmiş gibi muhabbete devam etti aq.

    işte hayattaki şansım budur. kendi kendime varlığımı sorguladım. neden orada olduğumu düşündüm. rahat mı battı ne oldu ne işim vardı deli mi dürtmüştü. iki çinli inşaat işçisiyle beraber, çölün ortasında, eksi bilmem kaçta bizi urumçiye götürecek olan otobüsü beklerken/ sen kartal gel yanımıza kon!

    kartal.




  • Kahvaltıda her seferinde aynı şeyi yiyor olmak.