blog sözlük itiraf

#blog sözlük sırala
/ 69 »
  • Ben de sezer abi gibi kalan yıllık iznimi bugün bitirdim. Ve burdan sezer abiye sesleniyorum: '' abi bütün izinleri kendim için kullanıyorum çok şükür'' :) :) nedense mutlu oldum.
    (bkz: whatsapp mesajı gibi entry girmek)
  • bu sene de senelik iznimi "bir işimi halletmek için" kullandım diye gerginim. 20 günlük izin az önce bitti. 23 nisan'dan beri hiç blog yazısı yazamadım. senelik izinde yazarım diyordum ama 20 gün su gibi akıp geçti. taşınma, tadilat, ıvır-zıvır derken blog yine el değmemiş bir şekilde duruyor. ha bir de senede birkaç kez izin yapıp tüm iznini kendisi için kullananlara özeniyorum.
  • dönüyorum eski şanlı günlerime sevgili sözlük. kendi halimdeyim daha artık. öyle serkeş. öyle avare. net kaliteli hayat.
  • Abdülhamit’ten kalma adam demesinler diye Meskun mahallerde “kendi kıraş” oynamaya çekiniyorum. Daha ne oyunlar çıktı fosile bak da derler. Neler demezler.

    Mekanlarda salatanın suyuna ekmek banıp ortamın feng şui’sinin içine eden de benim.

    Yaşlılara toplu taşımada yer verince alkış ve tezahürat bekliyorum. Yine toplu taşımada “şimdi burada Allah vermesin toplu bir şey olsa kaç kişiyi kaybederiz” diye sıkıntıdan kalabalığı saymaya başlıyorum.

    Bir gün karada ölsem ve cenazem olsa kaç kişi gelir diye düşünüp yalnızlığıma kederleniyorum. Üstelik ölünce kokup şişeceğim zaten ağırım iyice ağırlaşacağım diye gelecek 3 5’e acıyorum. Hakikaten psikiyatrik tezi konusu oldum.
  • tak-çıkar kızaklı teyp'lerin olduğu zamanlar. Sabah kalktım itiyorum itiyorum teyp girmiyor. Çektim elektrikçiye "abi dedim böyleyken böyle" adamın elini yuvaya sokmasıyla düşen tükenmez kalem çıkarması bir oldu. Şak diye de oturdu sonrasında yerine tabi. Benim böylesine basit bir şeyi fark etmemem ikinci rezilliğimdir. İlkini de anlatayım:

    Gedikpaşa'daki bir handa ayakkabıcılık yapıyoruz sene 80'ler sonu. Üşüdüğüm için soba borusu-bağlantısı olmayan bir sobayı yaktım. Çocuğum işte ama hatırlayıp yazabildiğime göre o kadar da çocuk değiliz. Ortalık toz duman. Gelip söndürdüler. Soba yekpare tek başına ortada duruyor; borusu yok bağlantısı yok özetle. Nasıl fark edemedim?

    Yine 90'lar civarı. Cenk Koray TRT'de pazar programı sunuyor. Kalktık gittik. Çekilişte benim koltuğum çıktı ama salonda silme adam dolu. Büyük şans yani. Kalkacaksın bir kutu söyleyeceksin ve artık şansına ne çıkarsa alıp yerine döneceksin. Ben tabi sosyal fobi sınırında bir insanım o vakitler. Öyle kalk canlı yayına çık filan ütopik şeyler. Kalkıp gidemedim tabi. Yanımdaki ergen irisi bir arkadaş vardı fark etti, "benim numaram" diye atıldı. Çıkabilecek en rezil hediyelerden birisi "cüzdan çıkmıştı" hiç unutmam.

    Yazık ayıp olabilir diye sevmediğim halde kız arkadaşlarımdan ayrılmadığım zamanlar olmuştur. Sonra severim belki diye kendimi şartladım. Sonra onlar yol verir oturur kederlenirdim.

    Daha da var. Bir başla flood'da inşallah.


  • Buraya çok güzel yazılar yazılıyor ve ben uyku tutmadığı için yaptığım stalkları yazacaktım. Ne kadar sığ bir insanım ya, neyse uyuyayım bari.
  • ağlamayalı uzun zaman olmuş. öyle göz yaşı ile olanından sanmayın. ki ağlamak göz yaşıyla gerçekleştirilebilecek bir eylem de değil. yani difüzyon ama bir osmoz değil. içinde tuttuğun her ne varsa başka bir tarafa kayıyor. ve bütün bunlar enerj harcamadan gerçekleşiyor. mesele tamamen yoğunluk meselesi. mesele ki içinde anlam bulan şeyin dış dünyada anlamsızlaşması. sen daha fazla yoğunlaşmıyorsun. dışarı seyreliyor. ya da tuzlu suya alışmış hücrelerini tatlı suya atıyorlar. dehidrasyondan ölüyorsun. ağlamak bir miktar ölmek demek. ölüme en yakın faaliyet. ve ağlamaya elverişli bünyeler. ölümü göze alabilenler. öte yandan en büyük fedakarlık belki de. ağlamak. kendince besleyip büyüttüğün ne varsa paylaşıyorsun. sırf dengede kalmak uğruna. yoksa dengesiz derler. ve yoksa dibe batarsın. askıda kalmak için yapılan en anlamsız eylem. ağlamak. zorunlu paylaşımların en ölümcülü. ve en basiretsiz tecrübe.

    gerisini anlatmak beni biraz aşan bir şey sanırım. çünkü devam edemiyorum. normal şartlar altında kendiliğinden akması gerekirdi yazının. olmadı bu defa. söyleyeceklerim bitti ağlamakla ilgili. bu kadarcık olmadığına eminim. ağlamakla ilgili söylenecek şeylerin. belki de ağlarken yazmak zordur. ve belki de ağlarken ağlamayı yazmak zordur. yaşarken yaşamayı. severken sevmeyi. ve düşerken de düşmeyi yazmanın zorluğundan biraz daha fazla zor. ölürken ölmek yazılır mı. ölürken ölünür. başka bir şeyin telaşına düşülmez. ölmenin kargaşası ayrıdır. bunun ayrımına ancak ağlayabilen varır.

    belirli bir iddiadan öteye gidemeyen bir şey söyleyin. ben de ağlamak diyeyim. hiçbir zaman tam olarak kanıtlanamayacak. ve belki de ispat için canlı olmama hali aranacak. ya ağladığını iddia etmemeli insan. ya da yaşadığını. ikisi bir arada pek mümkün gözükmüyor bana. ki bir aradalığı günübirlik yolculuklarıma katık edebilir. hatta kulaktan dolma bilgiden yeğ tutabilirim.
  • buraya çok güzel şeyler yazılıyor okurken hem hayran kalıyorum hem de kıskanıyorum ben neden iki cümleyi bir araya getiremiyorum diye.
  • Üç beş derken tüm sigaralarımı içtiğim bir gece daha bitmek üzere. Zaten bu mereti kışın içmesi ayrı güzel olur. Bardağıma sıcak bir şey doldurur, balkondaki sandalyede iki büklüm tüttürürüm. Nefesimi üflerken sigaradan çıkan dumanın bitip soğuktan oluşan buğuya yerini bırakmasını izlerken de tatmin olurum. Evin içinde avare avare yürür; dilime takılan bir şarkıyı kendimi duyamayacak kadar yüksek seste açar, eşlik ederim. Yapacak hiçbir şey kalmadığında düşünmeye başlarım. Başıma her ne çorap örüldüyse çekmeceden çıkartıp iplik iplik söker ve tüm yanlışları kendime, doğruları başkalarına pay ederim. Olur da bir sinir harbi ile gözümden bir iki damla düşerse hemen gökyüzüne başımı çevirir, yıldızları göremeyişime yüklerim suçu. Kendimi ezberden okuyuşlarıma doğaçlama tavırlarla eşlik eder yalnızlığımı bile şaşırtırım. Böyle yazdıklarıma bakıp da bir elinde sigara diğerinde ıslak peçetelerle dolaştığımı sanmayın. Ne vakit keyiflenmem gerektiğini de iyi bilir, sürekli ertelediğim meşgaleler listesinden birini hayata geçirip tebessüme de boğabilirim. Yahut titreye titreye boş gözlerle sokağı izleyip yarını düşleyebilir, kurgular da türetebilirim. Dedim ya kendimi bilirim fakat emin değilim. Sürekli olasılıklar çevreler beni, şıkları önüme koyar çevreme bakarım. O ihtimallerden birinin peşinden gideceğim, kesin. ama yine de beklerim. Her birini kafamda ayrı ayrı yerlere yazar, altlarına birer mum koyar ve bir küçük kıvılcım beklerim. Elbet birisi tutuşacak ve o yolu aydınlatacaktır. Tabii işin sırrı malum seçeneklere fırına atılan yemek muamelesi yapmamaktır, zira zamanlayıcı da alarm da yoktur. Haliyle büyük sabır gerektiren bu süreçte şahsımda fazlasıyla agresif yahut sersem tavırlar gözlemlenebilir, hoş görülmesini rica ederim.
  • Onca şiiri ezberledim de ne oldu. Yazanların ruhu şad. Dinleyenlerin ruhu daha ferah. Bilmem. Onlarca şiiri okudum da ne oldu. Milli kütüphanenin kantininde. Bahçesinde. Ankaranın her köşesinde. Bazen içimden. Derinden. Bazen avaz. Duymaz. Bazen gülmekle eşdeğer. Bazen ağlamanın bir şekli olarak okudum. Kaleye çıktım. Ankaraya bağırarak ben neler okudum. Yükselde edilen bütün o sohbetlerin arasına iki satır da olsa sıkıştırdım. Da ne oldu sanki. Tunalıdan daha mı güzel oldu. Bilmem. Tunalıda da okudum. Geceler boyu ezber ettim. Dedim ki. Bir gün. Muhakkak. Bahçelide adımlarken okurum ben bunu. Okudum da ne oldu. Daha mı güzel ankara. daha az şiirli halinden. Daha mı ferah her bünye. Mısraların tesirinden. Sanmam. Ben en çok kabir taşlarına bakarak okudum. Mezar başlarında. En karanlık şiirleri. Hep kalabalıkların arasında okudum. Kimseden ses çıkmayan. Sessizliğin hüküm sürdüğü boş arazilerde de okudum. Da ne oldu. Daha mı sessiz oralar. Daha mı kimsesiz. İnanmam. Yağmurlar altında çok okudum. Herhangi damlaya dinletmeye çalıştım kendimi. De ne oldu. Daha mı az ıslandım. Daha mı çabuk çıktı gökkuşağı. Bulamam. Göremem. Duyamam. Ama okurum. Okudum. Ömrümün bir kısmında çok okudum. Çok ezberledim. Çok tekrar ettim. En sevdiğim mısraları. Ameliyat olurken sakinleşmek için. okudum. Çok heycanlanırsam heycanım yatışsın diye okudum. Sunumlardan önce. Uçağa binmeden önce. Korktuğum her şeyin üstesinden iki mısra ile gelebildim. Da ne oldu.

    Çok eski zamanlar. Sekapark dedikleri yerde bir bank bulamayışıma. çimenlerin yeşilliğini. pantolonumun mavisine katık ederek oturuyorum. Yirmilerin başları. Hayat ne güzel lan diyorum. Güneş öyle ferah ki. Gözüm ağrımasa. Gözüme sokasım geliyor güneşi. Elimdeki kitabı güneşle suratımın arasına alıp. Uzanıyorum boylu boyunca çimene. Zaten başka ne şekillerde uzanılır. O gün orada düşündüğüm kadar yüzeysel düşünüyorum. O zamanlar yüzeyselliğimin sebebi de her şeye saldırmam. Her şeyden bir parça almaya kalkışmam. Elimde kitap. Yanımda gazetem. Çantamda dergiler. Hayvan gibi okuyorum. Yarın okumayı unutacakmışım gibi. Arada kafamı hafif kaldırıp körfeze bakıyorum. Ve deniz kenarlarında yatmanın en büyük düşmanı. Ya da deniz kenarlarında yatarken başını kaldırıp da şöyle ileriye bakmanın en büyük düşmanı. Boyun ile boğaz arasındaki ter. yattığım yerden bir kitap okuyayım dersin. Boğazın ıslanır. Bunu sevemedim hiç. Geçelim. Vakit öğleden sıyrılıp ikindiye çalarken. Ben de yanımdaki bitkilerin gölge boylarındaki değişime kafayı takmışken. Sonunda kafamı kaldırdığımda kayda değer bir şeyler görebildim. Bir çift ama ne güzel. Gece uyumadan perdeyi açık unuttuğunu düşün. Sabah yüzüne vuran güneşin tatlılığı var ya. İşte o kadar iç ısıtıcı. O kadar hayat dolu bir çift. Hanımefendinin bir eli beyfendinin elinde. Diğeri ile de tekerlekli sandalyeyi kontrol ediyor. Beyfendinin bir eli hanımefendinin elini tutarken. Diğer eli ile martılara yem atıyor. Bembeyaz giyinmiş ikisi de. Yattığım yerden doğruldum. Bağdaş kurdum. Belimi büktüm. Başımı öne uzatıp. Sol elimi yumruk yaptım. Sağ elimle de sol elimi kapladım. Kafamı koyacak desteği de buldum. Bu arada kitap ile çimenler arasında insani engeller kalmamıştı. Ne yaptılar bir düşünün. Epeyce izledim öyle. Önce belim ağrıdı. Ki zaten önce belim ağrır benim. Sonra kafam bulunduğu konuma daha fazla anlam veremedi. Ellerime açılma emri verdi. Ben de bulunduğum şekli terk etmek zorunda kaldım. Ki iyi de oldu. Kalktım hemen iyiden iyiye. Üstümü başımı silkeledim. Çantaya attım kitabı. Omzuma taktım çantayı. Yavaşça çifte doğru yürüdüm. Merhaba dedim. Ne güzel gülüyorsunuz. İçim açıldı şurada sizi seyrederken. Nasıl sevindiler. Lütfen dedim. Hep bu kadar mutlu olun. Bana umut etme gücü veriyor. Hanımefendi edebiyat öğretmeni çıkmasın mı. Ne güzel konuşuyorsun sen dedi. Lisedeki edebiyat öğretmenin kesin çok iyidir. Nereden bildiniz dedim. Ben de edebiyat öğretmeniyim. Okur yazar olduğun belli dedi. Aslen çankırılı. Beyfendi manisalı. İlk görev yerlerinde tanışmışlar. On dokuz yıl önce. İyi de dedim nasıl oluyor yani on dokuz yıl. Halen bu kadar. Saygı dedi ikisi de. Sevgi demediler. Aşk filan zaten hikaye. Birbirimize hep saygı duyduk. Sevme şeklimize. Sinirlenme şeklimize. Üzülme şeklimize. Öfke. Heycan. Bunların hepsine saygı duyduk. Sonra beyfendi sevgi saygıdan beslenir. Hatta bütün insani ilişkiler saygıdan beslenir. Kendine, bir başkasına ya da herhangi şeye duyduğun saygıdan. Yahu dedim neler oluyor burada. Bu nasıl güzel gün. Ancak iki kuşbaşılı pideye açık ayranın eşlik ettiği sofralar kadar güzel. Yatak limonlu günler. Ah ne günler. Geçmiş olsun ya da size ne oldu diye sormadım. Onlar da anlatmadı. Kangurulardan konuştuk. Kazakların çocuk yetiştirme metodlarından konu açıldı. Bira yapımından bahsetti beyfendi. Kendisi yaparmış birasını. Mayalamasını bilmezsen bir boka benzemez dedi. Ben anlamam dedim. Ama herkes birbirine diğerlerinin hiç anlamadığı konulardan bahsediyordu. Oracıkta çoğalıyorduk. Sizce dedim. Dünyanın en güzel yeri neresi. Hanımefendi çocukluğundaki mahalleyi aday gösterdi. Beyfendi bizim evin balkonu dedi. Hafif çalarken arkadan. Şu kadını seyretmek o balkonda. Çok güzel be dedi. Yahu dedim yeter artık. Bu kadar da olmasın lütfen. Sıra bana geldiğinde. Aklıma doğruca bir yer gelmedi. Dedim ben henüz bulunmadım orada. Bir gün hissedersem. Dünyanın en güzel yeri şurası diye. Orada bunları yazacağım. Yazdım. Dünya güzelleşmedi. Şahane iki çifti andım. Biz onların balkonunda ne şiirler okuduk. Da ne oldu. Dünya yine de güzelleşmedi. Bu kadar şiire rağmen çirkin kalabilmeyi başaran dünya. Hakikaten çok çirkin olmalı. Ya da yazılmış şiirler çok az. Ya da okunmuş şiirler çok çok az. Okudum. Okurum.

  • ‘’Elinden geleni yapmak yetiyor mu sence de tek başına? Kurtulabiliyor mu insan çektiği sıkıntılardan, her şeyi denese de? Sanmıyorum. Bütün hayatım çabalayarak geçti, bir şeyleri başarmaya çalışarak. Sonra birileri çıktı ve dedi ki, endişelenme, sen elinden geleni yaptın. Tekrar soruyorum, yetiyor mu cidden? Milyonlarcası da ellerinden geleni yapmamışlar mıydı? Milyonlarcası da istememişler miydi başarmayı, iyi bir hayat yaşamayı? Bilemiyorum. Bütün yollar gri, soğuk toprak, zift rengi gökyüzü ve bunca şeye rağmen yemyeşil tutmamız beklenen hayallerimiz.
    Hayallerimiz ve biz, sallanıyoruz istemsiz.
    Çekersen maviliğini gökyüzünden, renksiz kalacaktır bu deniz.
    Renklerimiz olabildiğine koyu. Gençliğimizin maviliği, yeşilliği şimdi nerede? Bilemiyorum. Sadece elimizden geleni yapıyoruz. Tek yapabildiğimiz bu. Peki, yine soruyorum yetiyor mu? Soruyorum ki anlarsınız belki yetmediğini. Yetseydi çalışan, çalışmaktan hayatını yaşayamayan insanlar mutlu olurlardı. İnanan, inanmaktan asla yılmayan insanlar yeşilliklere uzanırlardı. Siyah bir sabaha uyanıp gökyüzünü dahi göremeden yerin altında saatlerce çalışmazlardı. İnsanlığın derin bir nefese ihtiyacı var, oldukça derin hem de. Dağların tepelerine atmaya kendisini, ciğerleri havasız kalana kadar bağırmaya, haykırmaya ihtiyacı var. Güzel şeylere, gerçekten emek verecekleri zaman sahip olabileceklerini inanmaya ihtiyaçları var. Yeşile ihtiyaçları var, olabildiğince fazla yeşile. Temiz bir maviye, temiz bulutlara, temiz sulara; insanların, temiz şeylere ihtiyacı var. Kirlenmemiş olan her şeye.

    ‘’Bazı şeyler temiz kalmalıdır, insana dair olan her şey gibi.’’

    ve fazlası...
  • şarkı olsun diye

    Okulu astım bugün, en yakın arkadaşımın yanına gittim. Son 15 dakikamıza kadar çok iyiydik, ikimiz de çok güzel mış gibi yaparız. Bugün mutluymuş gibi yaptık.
    Bir hayalimiz var ortak, evet bir tane kaldı. Eskiden çok vardı, yaşımız yüzünden sanırım bir de lisede beraber hayatta kaldık ya, ortak hayallerimizin haddi hesabı yoktu. Neyse işte son 15 dakika diyordum. O hayalimizin yıkılması ihtimalini konuştuk. Ve o hayalmiş galiba beni hayatta tutan, çünkü istediğim her şey olmamış, hayallerim hedeflerim üstüme yıkılmış, dozer misali geçmiş hayat üstümüzden. Buraya da bir parantez açmak istiyorum. Hayır başıma çok kötü bir şey gelmedi ve ben de her şeyden şikayet eden biri değilim ama dayanma gücü diye bir şey var ve herkesin kırılma noktası farklı. Ay üzüldüğün şeye bak cümlesini kuran olursa ona kafa atarım. Atamam da içimden bunu yapmak gelir.
    Devam edeyim, dönüp içime baktığımda boşluklar görüyorum. Olması gereken hiçbir şey yerinde değil. Arapsaçına dönmüşüm ve o depresyon uçurumunun kıyısındayım, öylesine yaşıyorum ve kırılma noktama çok yakınım. O uçuruma düşmek üzereyim ve kalan son hayalim de gerçekleşmezse hayalleri olmayan iğrenç biri olacağım, ve bunu kaldıramayacağımdan çok eminim. Salak saçma bir yazı oldu ama anlarsınız siz. Tamam bu kadardı. Kendinize kapitalist davranın.
  • Projeden bunaldığım şu günlerde ruhumu açabileceğim,sırtımı güvenle yaslayabileceğim biri olsun çok isterdim.
    Niye duygusallaştım ki şimdi durduk yere
  • Kimse kimsenin paylaşımı için beğeni ve favori butonlarını kullanmıyor, buda beni geriyor! Sözlüğü ileri boyutlara taşıyalım, biraz gayret...
    (Sanki babamın sözlüğü?)
  • terleyip kokmak ne kötü be. dün kınadığım ağır çorap kokusunun bedeli herhalde.

    ya su gibi terlemek varken, ananas kokmak varken, ıyk ya.
  • bugüne dek pek büyük itiraflarda bulunmadım, yalnız siz ne yazsanız okumaya gayret ettim, nitekim sözlüğe ilk geldiğimden beri 68 sayfa okumak pek kolay olmadı, tabii değdi. buraya mahallem diyorum zira itiraf'a bir şeyler bırakmış herkesten bir iz taşıyorum. buraya yazıp silinenler, karalayıp yarım bırakılanlar; bir de yarım kalıp karalananlar...
    bugün size hayatımdan alenen ilk defa bahsedeceğim, ki pinhan olarak çokça sözünü ettiğim aşikâr. hayatım boyunca bende en çok yeri olan kelime ne derseniz, aklıma sadece "gitmek" geliyor. 24 yaşındayım hayatımın son 8 senesinde 2 tam-bir yarım kitap yazdım, bir adet de yazılmasını düşlediğim kitabım var, adı: gitmek. nedir ki gitmek, yalnız bırakmak mı yalnızlığın kabulü mü, yoksa kalmaya cesaretten yoksunluk mu? kim bilir, ömrüm o güne yeterse hep birlikte okuruz. sırası gelmişken; ben yazdığım her şeyi tekrar okurum. bende benden öte ben olmalı, çünkü 2008-2009 dönemindeki karalamalarımı okuduğumda "bunları kim yazmış" etkisi bırakıyorlar bende, altlarında ismimi görmek, bir garip duygu.
    konuyu bir gün sonra ısıtılan çorbaya çevirmek istemiyorum, gelelim şu mesel-i gitmek noktasına. bu konudan burada bahis etmeyeceğim işin aslı. sadece temas edeceğim, doğru ya burası itiraf başlığı ise; itirafı bırakıp gitmem icap eder.
    nefes almayı sürdürdüğüm dönemde, gitmek ile tanıştığımda henüz 8 yaşındaydım, sonra o kadar mülaki olduk ki kendisi ile, nerede görsem tanırım, göz kapaklarım sahneleri perdelese dahi.
    söz odur ki bu meşakkatli girizgah ardına o kadar büyülü b1r söylem bırakmayacağım, bunu bilesiniz. bunu beyan ettiğime göre girizgah hâlâ bitmedi diye düşünüyorsanız, tam bu noktada yanılıyorsunuz.
    halen ölmedim ve bugüne kadar aile bireylerim tarafından gitmek ile bir başıma bırakıldım, arkadaşlarım tarafından bir odada gitmek ve ben dertleşmek zorunda bırakıldım, hayatıma girmek için can atan şahsiyetler tarafından bile...
    ne gariptir değil mi, insan ulaşmaya çaba sarf ettiğini, elindekinden çok sever, bir gün ulaşırsa da asla değer vermez elindekine, bu b1r genelleme ise hatası vardır, zira milyar insan aynı olsa bu dünyada yerimiz olmazdı.
    gelelim işin apayrı noktasına; insanları pek iyi tanırım, bu bir övünç kaynağı değil, o sebepten de söylerken rahatım. elimde olsa hiç birinizi tanımak istemezdim, bunları duyunca suratlar düşer genelde, ama nihayetinde bu da işe yaramaz bir genelleme.
    insanlar giderler, gitsinler. neden bıraktıkları yere tekrar geri dönerler?* buna birçok cevap buldum, b1r tanesi doğruydu. burada bundan asla bahsetmeyeceğim. sadece işin şu noktası var ki, vazgeçemedim: beni yalnızlıkla burun buruna getirenleri, af çadırına dahil edememekten. her şeyi affettim, aklınıza gelebilecek her şeyi, buna ise imkan bulamadım, bu ruh hâlimden memnun değilim, elimden gelmiyor. kazak da öremem mesela, annem dantel öğretmişti bana, -sanırım 11 yaşındaydım- 2 ters 1 düz iplerle tokalaştık. sevdiler de beni, yakışmadı sadece, bir narinlik lazımdır bazı meşgalelerde. o kadar nazik olamadım, giderken ses etmedim, geldiklerinde konuşmamak inisiyatifimdi.
    telafi etmez lâkin; özür dilerim.
  • Otobüs yolculuklarını da uzak mesafeleri de sevmiyorum. Yalnız seyahat etmek de çok zor.
  • hesap vermeyi hiç sevmiyorum. hatta nefrete yakın şeyler hissediyorum. ne başkasına ne de kendime. hesap verme olaylarına giremiyorum. sana ne. bunu en çok kendime. sonra da diğer insanlara yöneltiyorum. kendi içimde. mini bir özgürlük havuzu oluşturmuşum da. simitle dalıyor gibiyim. yüzmeyi unutmuş ruhum. bilinç. hep ayağında pranga. çöldeki kumlar arasına gizlenmiş. güneşe maruz kalmaktan ısınmış. dokunamadığın. sıcacık ve simsiyah bir kütle var bileğinin oralarda. ne kadar insani olmaktan uzak. ne kadar mavinin zıddı. sonra. ben kendime bile hesap sormaz iken. sadece biraz özgür hissedebilmek adına. başkasının gelip de hesap sormaya cüret etmesi. aşırı garibime gidiyor. iki kıytırık kitap okuyanın psikolog. iki tane daha okuyanın kendini filozof sandığı bir coğrafyadan. fazlasını beklemiyor olsam da. bu cesaret ediş ile ulaşılmak istenen nokta neresi. amaçsız sızlanışlar mı. beyhude telaşlar mı. anlayamıyorum. gülersin. o kadar gülme. yazarsın. o kadar yazma. düşünürsün bir köşede. o kadar düşünme. bak bilmem ne yazar bilmem ne kitabında ne demiş. ben de onu okuduğum için buraya gelip seni yargılayabilirim. çünkü ben çok okurum. çünkü ben var ya. başkalarının daha önceden düşündüğü şeylere ancak onlardan çalarak ulaşabiliyorum. fikri mülkiyet derslerinin en saçma öğrencisi olarak. fikrin mülkiyeti olmaz. para ile el değiştirilebilirlik. fikre konu olamaz. eden varsa da ben kabul etmiyorum. sonuç. sanırım iki tane fikri mülkiyet kitabı okumuş vakur bir yazarın çıkarması şart.

    ve az da olsa bilgisi olan insan daha da garip bir varlığa dönüşüyor. her şeyi ben bilirim havalarından çıkıp. ben herkesi yargılayabilirim evresine geçiyor. çiçeklerini sulayan birine. o çiçekleri neden suladığının hesabını sorabilirim evresi. bi siktirsin gitsin. mümkünse tabii. mümkün değilse de diğer bildiği gidiş yollarını kullanabilir. daha az kaygılı. daha az sıkıntılı yollar. vardır muhakkak. hatta yapabilirse. ki buna alışık olduğunu sanmıyorum. kendi yolunu kendisi çizsin. de görelim. neymiş kendi yolunu kendin açmak. yaşanılabilir bir hayattansa. yaşanılan bir hayat tercih etmek. ondan sonra zaten. şu hesap sorucu tavırlarını bir kenara bırakabilir. çizdiği yol bir yere çıkacağından da değil zaten. mesele bazen. sadece niyet etmektir. o yolu çizeceği kalemi elline alsa dahi kabul edilebilir.

    söyleyeceklerimin kısa bir formu olsun istiyorum çoğu zaman. çünkü yorulmaktan sıkıldım artık. hem de yorulmak başlı başına katlanılmaz bir şey iken. üstüne bir de sıkkınlığın eklenmesi. olayı daha da çekilmez yapıyor. sigarayı azaltma gayretlerim sırasında sardığım probis de bitmek üzere. artık bir sigara içimlik değil bir probis yemelik yazıyorum. belki bir bardak da su. cumartesi gecelerinin vazgeçilemeyecek ferahlığı ile buluşunca. ortaya yine hiçbir derde derman olamayacak. hiçbir derdin de ucundan bile anlatamayacak. yarım yamalak.


  • Birilerine ihtiyacım var ama kime ihtiyacım olduğunu bilmiyorum. Anlatmak istiyorum ama kimseyle konuşmak da istemiyorum. Yerçekimsiz ortamda çilek yiyeyim ama tadı muz gibi gelsin istiyorum. Bunu niye yazıyorum hiçbir fikrim yok. Dusk till dawn dinleyerek üzgün üzgün kalemliğimi seyredeyim bari.
  • Bugün son sınavıma gireceğim, çıkışta sınav kağıdı elimde çığlık atarak koşmak istiyorum.
/ 69 »