blog sözlük itiraf

#blog sözlük sırala
« / 68 »
  • size bir iki şeyden bahsedeyim. zorunda olmadığım halde. zaten adı da bu yüzden itiraf değil mi. işte bu isimlendirmeler oldukça sıkıntılı. itiraf deyince sanki bir suçunu anlatıyormuşsun da arınmayı bekliyormuş gibisin. ve iradeni etkileyen en ufak şey yokmuş gibi çevrende. irademi etkileyecek şeylerden de kaçınırım. alkol gibi. aşırı yoğun duygusal bağlar kurmak gibi. insan kendini özgürleştirmeden nasıl olur da özgür bir çevre bekler. ki özgürlük de bağımsızlık değildir. kendi seçimlerin ile var olmaktır. bağımlı olmayı da seçebilirsin. sana kalmış. işte bir arkadaşın zamanında ifade edemediği gibi kimsenin özgürlüğüne hiç kimse karışamaz. evet seçim yapabilme kabiliyetine özgürlük diyorum ben. bu tanım da kişiyi sonsuz şekilde özgürleştiriyor. hatta zamanın birinde şöyle bir özgürlük tanımı duymuştum; başkalarının haklarına müdahale etmeden yaşamak. sanırım böyle bir şeydi ve bana tam olarak özgür hissettirmemişti. başkalarının haklarına müdahale etmek istiyorsam ve bunu yapamıyorsam. bunun neresi özgürlük. ki bunu yapan da var. olur mu öyle şey demeyin. mesela adamın biri benim çiftlikte bir evim olsun diyor. ve oluyor. ne kadar özgürce. değil mi.

    hala bir iki şeyden bahsetmedim. bahsetmiş de olabilirim ama bahsetmiş gibi hissetmiyorum. yani böyle yaptıktan sonra hiç yapmış gibi hissetmediğim bir sürü olay var. mesela birisini tanıyorum. ama nasıl oluyorsa bir süre sonra hiç tanımamış gibi hissediyorum. gerçekten de tanışmayı gereksiz bulmaya başladım. gereklilikten kastım fayda da değil. inanın hiç pragmatik bir insan olamadım ben hayatta. gereksiz bulma sebebim. ilerleyemediğimi hissetmek. karşındaki insanı ne kadar tanımaya çalışırsan çalış ve karşındaki insana da seni tanıması için gereğinden fazla şekilde imkan ver. yine sonuç aynı. bir şeyler. hem de hiç bilemeyeceğin bir şeyler oluyor. sanki seni hiç tanımıyormuş gibi. ya da kendini sana hiç tanıtmamış gibi davranıyor. böyle davranması da bir çeşit kendini ifade etme biçimi olabilir ancak bu kadar katmanlı insanlar olmak için çok genç yaştayız. kitaplarda okuduğumuz derinlikte çocukluklar geçirmediğimize de eminim. en büyük derdi güneşin batması olan bir çocuktum ben çoğu zaman. neyse işte. bazen bir şeyler oluyor ama ben olmamış gibi hissediyorum. bundan da hoşnut değilim.

    hoşnut olmadığım bir iki şey daha var aslında. ama size hoşnut olduğum bir şeyden bahsedeceğim. şimdiden söyleyeyim ama sonrasında hiç bahsetmemiş gibi hissedebilir ve bunları nasıl ve nereden öğrendiğinizi sorgulayabilirim. çünkü ben hastalıklı bir bireyim. ya da insanlar bana bu şekilde baktığı için öyle hissediyorum. neyse işte son üç gündür gerçekten hoşnut olduğum bir şey var. bundan tam üç gün önce. yani iki gece üç gündüz önce. sabah uyandım. kafam nasıl bozuk. ama neye bozuk olduğunu da hatırlamıyorum. üzerime bir şeyler giyip sigara içmek için dışarı çıktım. odam bir eve. evim bir binaya. binam da küçük bir siteye bağlı benim. kafam bozuk diye sitenin bahçesi de yetmedi bana. siteden dışarı çıktım. tam karşımda bir park var. hava da çok kapalı sayılmaz ama parka gitmek istemedim. bu şehirde içim dışım park oldu zaten. neyse metro durağına doğru yürüdüm biraz. ilk sigaramı bitirmiştim bile o arada. sonra tam bir tane daha yakacaktım ki evsiz bir hanımefendi fazladan sigaram olup olmadığını sordu. sure mu desem alright mı desem diye düşünürken bir sigara uzattım o arada ve hiçbir şey söylemedim. bu saatte ne geziyorsun diye sordu. kafam bozuk ama neye olduğunu bilmiyorum dedim. bu şehir böyle yapar adamı sen bilmezsin dedi. siz biliyor musunuz dedim ve hiç de kısa sayılmayacak bir muhabbete giriştik. üç sabahtır da yaklaşık üç sigara içimlik sohbetlerimizi sürdürüyoruz. yakında ben de evsiz olabilirim. sabah muhabbeti evsiz gurubumuz giderek genişliyor. yeni evsizler tanıyorum. ve çevremde dört duvar arasına sığınmayan. korkak olmayan. istediği gibi yaşamaktan geri kalmayan insanlar var. hoşnutum.
  • Yüz elli yaşına gelmiş olmam alerjik astım olmama engel değilmiş.
  • Yataktan düştüm. Yine çok dengeli ve harika biriyim.
  • bugün değilse bile bir gün bu kitaplar yazılacak, o filmler çekilecek.
    yapılmazsa bu da benim ayıbım olsun.
    her türlü tarzda, her türlü yöntemle yazılmış yüzlerce yazı, bir gün şekil bulacak.
    blogdakilerin birkaç katı fazlası, bir gelecek inşa ediyor derinden.
    o gelecek, kesinlikle bir gelecek.
    gelmezse o da benim ayıbım olsun.
  • Kafamda o kadar çok bilgi var ki yarın vizede hepsinin karışmasından korkuyorum şimdiden karışmaya başladı çünkü, ve eğer sınav kötü geçerse diğer sınavlar için kendimi motive edebileceğim hiçbir şeyim kalmayacak. sene tekrarına bile sıcak bakmaktayım.
    Edit: ve karıştı
  • anadolu çocuğuyuz biz. hiçbir zaman üzerimizden atamayacağımız şeyler var. ne gibi. toprağa tutkun olmak gibi. tütün gibi. yazları hasat telaşında. kışları çay ocaklarında. yazları tarlaların bağrında. sonsuz gökyüzü altında. kışları sıkış tepiş. üç metre karelik mekanlarda. hikayeler dinleyerek büyüdük hep. ama hep. dinledik. dinlemesini bildik. büyüklerimizi. biz giderek daha iyi dinleyiciler olduk. büyüklerimiz hep. ama hep anlattı. giderek daha iyi anlatıcılar oldular. yazları pancar yolarken. kışları tütün sararken. anlattılar. dinledik. rahmetli dedem. hep atatürkü anlatırdı. askerde görmüş. ki ne görme. dört sene sürmüş. askerliği. bir tek gün bile izin kullanmamış. ben burada ne yapıyorum da dememiş. vatan borcun bitmiştir demişler. onu da ikiletmemiş. dönmüş gelmiş toprağının başına. askerden geldiği gün bir ağaç dikmiş. kapının tam önüne. vişne. ben o ağaçta reçellik vişne toplarken. bana atatürkü anlatırdı hep. ve eskiler önemli günlerde ağaç dikermiş. babamın doğduğu gün de dikmişler. kayısı ağacı. hayatımda daha lezzetli bir meyve yemedim ben. rahmetli amcam doğduğunda da dikmişler. bir ceviz. amcamı defnettikten sonra. eve döndük. dedem bana dedi ki. hazındamından baltamı getir tosunum. gözlerimiz ıslakken daha. çünkü bizim ailemiz bilmezdi cenazenin ne olduğunu. gittim getirdim baltayı. aldı dedem. ki ne adamdı. heybetliydi rahmetli. kasketsiz dolaşmazdı. ve sürekli bağdaş kurup. somyanın kendine ait köşesinde tütün sarardı. neşeliydi. ama gülmezdi. sevecendi. ama hiç kimseyi öpmezdi. şalvarının cebinde her zaman bir şeyleri olurdu torunları için. ki şekerin, şeker olduğu zamanlar. ki hatta nenemden iki tas bulgur alıp. şekerle takas ettiğimiz zamanlar. değişik adamdı. sinirliydi. ama nazikti. kadına el kalkmaması gerektiğini. daha altı yaşımda beni döve döve belletmişti. kız torunlarını daha çok severdi. bunu da gizlemezdi. hatta kızdan olma torunlarını daha da çok. kadına değer verirdi. okuma bilmezdi. notlarını osmanlıca tutardı. nenemin sözünden çıkamadığından. nenem ne dese not alırdı. işte cenaze dönüşünde dedem. o cevizi kesti. saatlerce. kiminde isyanla vurdu baltayı ağaca. kiminde dualar okudu. kiminde oğlum dedi ağladı. yeter artık dur diyenler oldu. siz nereden bileceksiniz dedi. daha da sinirle vurdu ağaca. güçlü adamdı. yoruldu. durdu biraz. bir tütün sardı. sonra devam etti vurmaya. acısı geçene kadar değil de acısının o şekilde geçmeyeceğini fark edene kadar vurdu. attı baltayı elinden. taşa çarptı balta. siz hiç cenaze evinde taşa çarpan balta sesi duydunuz mu. ben duydum. acıyı ikiye bölen. bütün o feryat figanı çat diye kesen bir ses. herkes durdu. dedeme baktı. ben baltaya baktım ama. dedeme baksam. belki de yeniden ağlama başlardım. herkes durdu orada. dedeme baktı. ben de dedeme bakan herkese baktım. kimse ne yapacağını bilmiyordu. acının yaşanma şekli. başkasından ya da tecrübe edilerek öğrenilebilecek bir şey değildi. yoksa. herkes neden dedeme bakıyordu. ne görme arzusuyla. beklentisiyle. acısını ceviz ağacından çıkarmaya çalışan birine bakıyor olabilirlerdi. anadoluda. az konuşulur. çok ağlanır. ve bakılır. sevinen birine. üzülen birine. ölene. gülene. kaçana. ya da herhangi bir faaliyette bulunana. bakılır. yaşanılan şeye ortaklık göz teması ile sağlanmaya çalışılır. ne vakit köye gitsem. yaşlıların elinden tutar. gözüne bakarım. ve yaşlıların gözleri. hiç baktınız mı. renkleri bulanık. tanık olmaktan. ifade etme gayretinden. ortak olma tutkusundan. sonra dedeme ben de baktım. ben de anadolunun bir parçası olarak gerekeni yaptım. acı çeken birine baktım öylece. kendimi onun yerine koymaya çalıştım. başaramadım. çünkü. halen saçma geliyor. başkasının yerine geçmeye çalışmak. ama omuzları düşmüştü dedemin. yeleğinin cebinden saatini çıkardı. baktı. besmele çekti. gel dedi tosunum bir su tut hele. abdest aldı. sakin adımlarla camiye gitti. peşinden gidenler oldu. arkasından bakanlar oldu. ben koştum. dedeme yetiştim. elinden tuttum. üzülme dedim. benim babam hayatta. çünkü aşırı çocuktum.

    bu acının üzerine kurulu benim çocukluğum. neden çünkü. o gün orada. dedeme bakan insanlar. bana sonsuz şey öğretti. ve camiye giderken dedemle konuştuklarımız. dedemin ses tonuyla. yirmi yıldır kulağımda yankılanan cümleler. bu hayattan göçtüğünde işte. ağaçtan başkaca şeyler de kalabilmeli geriye. seninle özdeşleşmiş. belki de dedem. ağaca değil de çok daha başka şeylere sinirliydi. ama onların ne olduğunu söyleyemeyecek kadar anadolu insanıydı. insanların eğitim almasına takıntılıydı. bütün torunlarını tek tek karşısına alır. okulla ilgili her şeyi sorardı. eğitime meraklıydı. ve içinde ukdeydi. okuyamadığı her vakit efkarlanırdı. çok keşkem yok ama şu cehalet hepsine bedel derdi. hatta daha ben yokken. mahallede birisi okumak istesin yeter. tutarmış kolundan. en uzak memleketlere götürür. okula kaydettirir. gelirmiş. işin garibi. o okuttuğu çocuklar ile ne zaman karşılaşsam. öncelikle gerçekten onun torunu musun derler. sonra da sarılıp ağlarlar. bu kadar sarılacak ve ağlayacak ne olduğunu da pek tabii. dedem hiçbir zaman anlatmadı bize. çocuk sever. kadına kıymet verir. eğitimi hayati görür. ve sürekli atatürkü anlatırdı. cumhuriyet derdi. ne güzel şey. ne zaman beni görse. çağırır. ilkeleri saydırırdı. büyüdükçe. anlamlarını sormaya başladı. hatta üniversitedeyken. gelip benimle tartışırdı. bizim eve gelirdi. okumuş adamın ayağına gelirim ben işte böyle der. bizi yerin dibine sokardı. ciddiydi.

    ben anadolu çocuğuyum. büyüdüm. geliştim. muhtemelen de anadoluda öleceğim. muhtemelen. anadoluda ölümler göreceğim. cenazeler olacak. belki ağaçlar dikip. bir sela ile beraber keseceğim. bunların hiçbirini ben seçmedim. gözlerim tanık olmaya zorlandı. kısaca bunlar benim gerçekliğim. içinden çıkamayacağım bir çukur. ya da bana sunulan bir cennet bahçesi. ne olursa olsun. ben atatürkü dinledim. dedemi gördüm. cumhuriyet sayesinde okudum. eğitim aldım. inanılmaz gururluyum. bir o kadar da balta arıyorum.

    hemşehrim demiş ki

  • "öyle kırık bakma bana
    Caddeler nasıl da genişliyor
    sana bunu söyleyecektim" diyor.
    Arkadaş z. ÖzgerDen.
    Hemen iyi oluyorum. Nasıl.
  • Birinin ahını mı aldım acaba sözlük? Hayır zararım da olmaz ki benim kimseye. Kim benim arkamdan "kaderin çıkmaz sokaklarda takılı kalsın" "basiretin bağlansın" "yalnızlığınla boğul inşallah" diye beddua etmiştir ki?

    Nasıl biri olmam lazımdı?
    İçip sıçan biri mi olmalıydım?
    Ağzım bu kadar temiz olmayıp da bol küfürlü konuşan aşırı erkeksi bir adam mı olmalıydım mesela?
    Her insan kadar hatta daha fazla bencil mi olmalıydım? Ki son 4 yıldır en büyük sorunum bu.
    Nasıl olmalıydım?

    Benim dünyamdaki neredeyse herkes Allah inancını çoktan kaybetmiş, her gece biriyle yatıp kalkan tiplerden ibaret.
    Ben kendimi kime neye saklıyorum? Hoş, yapımda yok, beceremiyorum da, ama neden yani?

    Bir de çok yoruldum insanların işsiz oluşumla ilgili atıp tutmalarından. Biri gelir mühendis adama iş mi yok der, biri gelir iş bakıyor musun der, öbürü gelir konuşur konuşur üstüne bir de babam gaza gelir o konuşur. Öbürü daha da tuhaf konuşur "de bağlacını ayrı yazamayanlar bile çalışıyor memurlukta, sen niye oturuyorsun" der.

    Kulağımı tıkayayım değil mi sözlük? Ya tabi. Bilsen, sadece tek bir yerim tıkalı değil. O da ihtiyaçtan.

    Neyse gece gece. Ne halim varsa göreyim ben.
  • O değil de benim son 1 aydır tuhaf bir kalp çarpıntılarım oluyor. Böyle gerilince falan, gereksiz heyecanlanınca. Kilom da değişmedi, az fazla olmasına rağmen ama. Sence ben intihar edemeden kalp krizinden gider miyim sözlük? Öyle olsa keşke.
  • Az önce tumblr hesabımla hasret giderdim, çok özlemişim. Eski mesajlara felan baktım, bi duygulandım... **
  • 2018 Kpss'nin doğum günüm olan 22 Temmuz'a ötelenmesine ne diyeceüz sözlük? Evrenin bana nasıl bir mesajı bu allasen?
  • inşallah bahsettiğim şahıs görmez diyerek yazıyorum.*

    benim bir arkadaşım var sözlük, çok yakınız ama, hatta aşık olduğumuz kişi ile evlenmezsek birbirimize evlilik sözü vermiştik ve bugün sevgilisi olduğunu öğrendim. sanırım evde kaldım... şaka maka mutlu oldum, kötü bir hayat geçiren bir arkadaşımdı ve onun yanında ona destek çıkacak birileri lazımdı. umarım bitmez ilişkileri ve çok güzel devam eder.* *
  • '' adem, özgürlüğüne düşkün bir çocuktu. sıkıldı mı bir şeyden, yapmak istemezse bir şeyi atardı kendisini şu vadinin tepesine. atardı ki elinde birkaç gazete, bir çay bardağı dolusu sıcak oralet, uzaklara dalar yanaklarını kızarıncaya kadar uzaklara bakardı. artık kızarıklığı umursamayacak duruma geldiğinde de gazetelere dönerdi. resimler görmek, sıcaklık görmek, güneş görmek isterdi. kahveye birkaç metre uzakta, vadiyi olabildiğince geniş bir açıyla görebileceği bu yere yaşlılar ancak yazın oturabilirlerdi. adem ise kalan 9 ayı olabildiğince burada geçirmeye özellikle dikkat ederdi. kahveden alırdı sıcacık çayını, oraletini bazen de sadece sıcak suyunu, küçücük boyuyla yürür geçerdi sandalyesine. hayatı kayalardan, dağlardan, soğuktan ibaretti. burnu donsa dönüp de gık etmezdi evde. hasta olmayı boynunun borcu bilirdi ki bir süre sonra olmazdı bile. belki yarım saat bile oturmazdı orada. babası, '' adeem! geçsene içeriye ananla kavga ettireceksin yine beni.'' diye bağırdı mı hızlıca toplardı gazeteleri, silerdi burnunu adeta süperman gökyüzünde uçuyor gibi. geçerdi içeriye. özgürlüğüne bir yere kadar düşkün bir çocuktu adem ve kurtulacaktı bir gün kesinlikle. en derin vadileri gördüğü, en yüksek dağları seyrettiği bu yerden, en yeşil ovalara en mavi denizlere gidecekti. özgürlüğüne belki de düşkün değildi adem. zaten yalnızdı. arkadaşı da yoktu. yalnız bir insan doğal olarak özgür sayılabilirdi. özgürlüğüne hiç düşkün değildi Adem. kurtulacağı günü değil de kurtarılacağı günü bekliyordu. beklemeyi severdi adem. güneşi, sıcağı, biraz da olsa gökyüzünü görmeyi. özgürlük nedir bilmezdi bile adem. bir kabanı, kalın bir atkısı, daha da kalın bir şapkayla bir çift eldiveni vardı. her yer onundu. özgürlüğün içine doğmuştu adem...''

    böyle yazmışım evvelden. yenice keşfettim sağda solda kalan bir ton şeyin arasında. bir de Zeynep eklemişim hikayeye zamanında. o kadar karmakarışık şeyler yazmışım ki etrafa saçılmış, dağılmış hepsi. bu aralar fazlaca dağınık zamanlarımdayım zaten. yirmi bir yaşının başlarında hayata bir o kadar daha yaklaşmış durumda. sevdiği kız ile birlikte inşa etmek istediği geleceği kovalayan, isteyen bir durumda. zeytin gözlü bir esmerin sıcaklığını hissettiğim yüzlerce günün her gecesinden bir başka buruk bu aralar içim. yaklaştıkça gelecek korkutuyor içten içe. yazmışım ya ''özgürlüğün içine doğmuştu adem'' kendimi yazmışım bir nevi. Ege'de doğup da Adıyaman'da büyümek, ardından Giresun, ardından van, Şırnak. başka hangi çocukluğa denk gelir bilemem. her yazdığım da yalan dolanmış zaten. pek güzel şeyler yazdığımı da kimse söylemez. kimse bilmez bile yazdığımı sevdiğim kadından başka. sürekli eleştirilen bir çocuk olmak, çok bilmişlik taslıyorsun imajını taşımak burada da yüzüme bir şekilde vuracaktı ve vurdu da. hiçbir zaman kimseye ilk taş atan olmamaya çalıştım ama vücudum, yediğim taşlardan bir hayli yıprandı. ondan az ötede yaşayan insan dedim bir nevi kendime yıllar önce. bu cümlem de çok etkilemiş sizleri(!) keşke herkesin sevebileceği bir insan olabilseydim sizler gibi. ama inanın tanısanız siz de severdiniz belki beni. yazdığım şeylerin niteliğini sizlerden önce bizzat kendim biliyorum ve farkındayım. ki ''yaşamak, bir deli savunmasıdır dünya tımarhanesinde'' cümlesini yazalı da henüz bir yıl olmadı bile. yaşamak, olduğun gibi olmak çok zor. kabullenmek hele imkansız. bu nedenle kimseye kendimi sevdirme gayretinde olmadım, olacağımı da sanmam. bir kadın sevdim, ailemi sevdim, birkaç iyi arkadaşım oldu ve hayattan zevk aldım, alıyorum. mutlu olmak bu kadar basit bir denklem benim için. ve bir çocukluk hevesi olarak da yazıyorum. birinci sınıfta da yazıyordum, şimdi de yazıyorum. okul yıllarındaki ödevlerimi de hep yazarak, şiir yazarak yapardım. şimdi de öyle yapıyorum. benim bir kabanım, kalın bir atkım, daha da kalın bir şapkam ve bir çift eldivenim vardı Adıyaman'da. arkadaşım da yoktu. yanımda bir küçük kardeşim bir de annem vardı. babamı da aydan aya anca görürdüm. 12 senelik zorunlu eğitim hayatında 9 tane okul değiştirdim. sayılarda birkaç oynama olabilir malum ki yazdığım her şey yalan dolan(!) yani sözün özüne geleyim. sevilmeyeceğimi, okları bir şekilde üstüme çekeceğimi zaten biliyordum. ben, sevilmeyen bir çocuk oldum hep. aradan sıyrılırdım bir şekilde, sıyrıldıkça da diğerleri tarafından hep kötülenirdim. ama hep istediğim şeyleri yaptım, okuduğum bölüm hariç. belki de en büyük pişmanlığım olacak ileride ama hiçbir zaman en çok istediğim şeyi unutmadım, unutmayacağım. eleştirilerin en ağırını, hakaretlerin en kabasını dahi duysam etrafımdan ben buyum. çok bilmişim, üstten bakanım, kötü çocuğum... haa bir de asosyalmişim onu öğrendim. siz diyorsanız vardır bir bildiğiniz. her türlü iyi kötü yazdıklarınıza teşekkür ederim.

    daha fazla göze batmadan, sizleri rahatsız etmeden takılmaya çalışacağım. kusuruma bakmayın.

  • Hayatımın en güzel iki gününü yaşadım. Kısa bir fragmandı ama bu kadın hayatımda olduğu sürece ben mutsuz olamam onu anladım
  • Kasımda yazılmaya başlandı bütün bunlar. Böyle bütün filan deyince de uzunca bir şey yazacakmışım gibi oldu ama azlığın da kendi içerisinde bir bütünlüğü var. Sizi bilmiyorum ama bütün deyince benim aklıma hep birkaç arkadaşımla bir arada olmak geliyor. Nasıl arkadaş olduk. Neler paylaştık. Neleri paylaşamadık. İstediğimiz halde. Elimizde olmadığı için. Geçiremediğimiz vakit bütün olduğumuz zamanların hep gerisinde kaldı. Maalesef. Kullanımı hep buruk bir kelime bu da. Ama maalesef işte. Kullanıyoruz. Zorundayız. İçerisinde burukluk barındırmayan bir hayat olmaz. Tabii insanın hayal gücünü ve beklentisini elinden almadığın sürece. Bunların olmadığı bir şeye de yaşamak denir mi bilmiyorum zaten. Bilmediğimiz şeyler de çok. Bildiğimizden fazla en azından. Mesela bence insan neden huzurlu olduğunu bilemez. Ancak kestirebilir. O da ucundan. Çevremizdeki ve kendi bünyemizdeki bütün değişkenleri hesaplayabilecek bir mekanizmaya sahip değiliz. En bilmem ne satranç oyuncusu bile otuz hamle ötesini hesaplayabiliyor. Altmış dört kare. otuz iki taştan oluşan bir oyunda hem de. Diğer geometrik şekiller bir yana hayatta kaç kare vardır sizce. Kaç taşımız vardır. Hamle sayımız kaçtır. Ortalama nefes alma sayımız hesaplanabilir belki ama bir nefeste kaç hamle yapabiliriz sizce. Sahiden oyun mu oynuyoruz. Neyse. Neden huzurlu olduğumuzu bilemesek de ne zaman huzurlu olduğumuzu bilebiliriz. Bilmekse hissetmek işte. Fazlası değil. Fazlası da ne olacaksa. Ben huzuru ancak bütünlüğün içerisinde bulabiliyorum. Aradığımdan da değil aslında. o gelip beni buluyor da olabilir. Bir şekilde karşılaşıyoruz işte. Bir zaman. Bir yerlerde.

    Vakitlerden bir gece. Günlerden bir salı. ve bunların hepsine de bir kasım sahip şimdi. Ben de şahidim. Geçene. Gidene. Olana. Bitene. Devam edene. Kaç kere karşılaşmışızdır sizce. Kaç köşe başı tanık olmuştur. İçerisinde hüzün barındırmayan bir tebessüme. Tabii ki bunun mümkün olduğundan bahisle.

    bazen. belirlenemeyen bir hengamenin içerisinde kaybolup gitme lüksü olmalı insanın. bütün gün mesela. kaldırım ile yol arasına sıkışmış yaprakları. ayak yordamı ile süpürebilmeli. hatta biriken yapraklar ayakla ittirilemeyecek seviyeye geldiğinde. o yaprak yığınını amansızca terk edebilmeli. bazen işte. bir güz kadar cömert olabilmeli. sınırsız yaprak ve sonsuz kaldırım sunmalı. etrafta can çekişen ağaçların mateminden bihaber kendi yolunda devam edebilmeli. iki ya da üç yılda bir kez ancak denk gelebildiğim bir kokusu var havanın. tam kasım ayının ortalarında. pencereden güneşi gördüğün. ama kapıdan adımını atar atmaz. tekrar eve dönüp en iyi ihtimalle bir atkı ikmal ettiğin bir hava. üşümekten kurtuldum düşüncesinin rahatlığı mevcudiyetini sarmış şekilde tekrardan dışarıya meylettiğinde. o ilk nefes var ya işte. sokağa boylu boyunca bakarken. başka hiçbir vakit burnuna gelemeyecek. biraz acı. biraz küllü. hafif soğuk. çok az yakıcı. ama bir o kadar da tatlı. ferah. iç açıcı. bu nefesi tattım bu sabah. o kadar güzel. o kadar hüzünlendirici. hayattan tat alma eşiğini artırıcı. estetik kaygıların amansız taşıyıcısı.

    ve kasımın ortaları. hep çok sıkıntılı. hem yaşamak adına. hem de hiçbir saniyesini zihnimden götüremediğim sevimsiz hatıralar adına. hatta o kadar ki. kasım ayında olduğumu fark ettiğimde. gözümü kapatsam. bunlar gelir önüme. peşi sıra konumlanır şerefsiz hatıralar. bir tanesini yazacağım. çünkü. uykum yok. ve şahane bir şarkıyı art arda on yedinci dinleyişim şu an. ve on sekiz.

    ailenin en büyük çocuğu benim. her şeyin olduğu gibi bunun da avantajları ve handikapları var. artı yönleri bir yana benim adıma en çok hissedilebilir negatif yön. denek tahtası olarak kullanılma zorunluluğu. hem ebeveynler yaşça küçük. tecrübesiz. hem de bütün ilkleri sen yaşamak zorundasın. mesela babam der ki. sayende nasıl çocuk yetiştirilmemesi gerektiğini öğrendim. sende çok yanlış şeyler yaptık. ne gibi diyorum. ancak baba olunca anlarsın diyor. o zaman bunları neden söylüyorsun diyorum. ben hatalarımdan ders çıkarırım ve onlar ile yüzleşirim diyor. olayın benimle hiçbir alakası olmadığını anlamak tabii ki içime buzları daha yeni erimiş sular serpiyor. osmoz krizlerine giriyor hücrelerim. özellikle beyinde var olduklarına. inandığım. kısaca. her türlü maddi ve manevi çocuk yetiştirme tekniği üzerimde denenmiştir. başarılı görülenler gelecek nesillere aktarılmış. başarısız olanlar ise. yeri geldiğinde kullanılacak koz olarak tozlu raflara kaldırılmıştır. ebeveynlerin yaptığı bariz hatalar kadar insanın elini kuvvetlendiren çok az şey var. bu sebeple doğru yerlerde harcamaya gayret edelim. şimdi benim üzerimde denenip başarısız olan ancak üzerimde sancılı etkiler bırakan iki uygulamadan bahsedeyim. birincisi. büyük beden alalım seneye de giyer. ikincisi. her koyun kendi bacağından asılır. ve bu iki metodun benim tam da liseye başladığım sene kendini iyiden iyiye hissettirmesi. ergenlik olayları. büyük felaketler. aile içi krizler. bağrış çağrış işte. lakin bendeki etkisi bambaşka. en azından şu anki etkisi.

    liseyi başka bir şehirde okuyacağım kesinleştikten sonra. patron çıldırdı. bana banka kartı çıkarttı. içine bir miktar para yükledi. baba diyorum okula kayıt. ankara. bana ne kendin git diyor. hesap kartın orada. ankara da otobüse binince dokuz saat. otogarda okulunu sor herkes tarif eder. tamam diyorum ben giderim. bilet al bana sana zahmet. bana ne diyor. otogar şurada. evin önünden otobüse bin. otogarda in. biletini al. ona da tamam diyorum. neyse ankaraya gideceğim gün geliyor. baba diyorum hadi. elini uzatıyor. öp de helallik al diye. e otogara bıraksaydın bari diyorum. bana ne eşek kadar adam oldun kendin git diyor. buna tamam demiyorum. ya götürsene işte. el filan sallarsın bak değişiklik olur diyorum. o tip değişiklikler katmak istemiyorum hayatıma diyor. zaten iki gün sonra geleceksin bu neyin el sallaması filan. mecburen tamam diyorum. ama çaktırmadan dedemi arıyorum. o gelip bırakıyor beni. böylelikle on bir yıllık gurbette okuma hayatım boyunca. babamın beni asla otogara bırakmayıp. asla otogardan almama sebebi açığa kavuşmuş oluyor. her koyun kendi bacağından asılır politikası. annem bazen diyor yazık bu çocuğa. babam diyor ki elleme hanım sorumluluk almayı öğrensin. ama benim küçük kardeşimi bırak otogara götürmeyi direkt kampüsüne kadar götürdü kaç kere. sonra da bana diyor ki aslında seni de otogara bırakabilirmişim. hata ettik. neyse diyorum baba sorun yok. alıştı bünyem. kısaca. beni kimse uğurlamaz. kimse de karşılamaz. on bir yıldır bu böyle. öte yandan. son derece klasik. büyüğünü alayım da seneye giysin politikası. babam bunda da aşırıya kaçarak. sanırım üç beden büyüğüne kadar almışlığı vardır. on yıldır giydiğim kazaklar var. ve bu politika da benden sonra pek uygulanmadı aile içerisinde. çünkü komik görünüyorsun aşırı büyük kıyafetlerin içerisinde. bu komikliği de ancak beni gözlemleyerek fark edebilmişler demek ki.

    sonuç olarak. kasımın ikinci haftası. üzerimde aşırı büyük bir mont var. kafamda bere. yüzüm gözükmüyor bence. ve otogarda tek başıma. elimde kocaman bir valizle ankara otobüsünün hareket saatini bekliyorum. lise birinci sınıftayım. aşırı utangacım. çevremde çocuklarını yolcu eden aileleri izliyorum. daha çok çocukları ama. kimisi gülüyor. kimisi ağlıyor. yani yüzlerinde bir anlam var. ifade. bir şey hissettikleri belli. bense bu montun içerisinde ne yapıyorum diye düşünüp ancak yanaklarıma kadar yayılan ısıyı hissedebiliyorum. gülmüyorum. ağlamıyorum. benim için otogar gitmek. aileden uzaklaşmak ile alakalı bir yer değil. benim için dünyanın bütün otogarları tek bir anlama geliyor. zaman geçirmek için başkalarını izlemek. ve izlemesi en zor olan kısım. el sallayan kalabalık. bir kez olsun ailemden birilerini o kalabalığın içerisinde görmek ister miydim. bundan tam emin olamıyorum. sanırım en azından ilk seferde. daha on dört yaşımda. olabilirdi. ama olmadı. ki şu an pek ehemmiyetli gözükmüyor gözüme. alışkanlıklar bazen aşırı kırıcı.

    işte. kasımın ikinci haftası. üzerimdeki aşırı büyük mont ile. ve montun tam on dört cebi vardı. ve mont o kadar saçmaydı ki. kolları kırmızı. gövdesi siyah. ceplerinden altısı kırmızı. dördü siyah. dört tanesi de iç cepti. renklerinin bir önemi yoktu. sakince çeşitli tahliller yaparken otogarda. yavaşça adımlamaya karar verdim. ve ayağa kalktığımda mont sanırım vücudumun yarısından fazlasını kaplıyordu. kısa adımlar atıyordum. karoları saydım bir süre. kırık olanları iki ya da üç sayıyordum. kırıklığın oluştuğu bölgeye göre. yüz üçüncü karoyu sayar saymaz onun sesini duydum. o kadar yakınımdaydı ki ses. ama bana seslenmiyordu. kalabalık bir gruptan yayılan cıvıltılar içerisinden seçebilmiştim. kafam yere dönüktü. karo sayıyordum. hafifçe sağa döndürdüm başımı. kafamı kaldırmadan ayakkabılara baktım. yedi kişilik bir gruptu. ve aşırı eğleniyorlardı. biraz daha dikkat kesilince aşina olduğum iki ses daha duydum. ortaokuldaki sınıfımdan üç arkadaşımı aileleri yolcu etmeye gelmişti. bunlar tahminle ulaşabileceğim maksimum seviye değildi daha. insanların önce ayakkabılarına baktığımdan. bu üç arkadaşın kimler olduğunu da tespit etmiştim. içlerinden biri oydu işte. kafamı kaldırsam mı kaldırmasam mı diye çok düşündüm. yüz dört dedim. yüz beş. yüz altı. yüz yedi. bakmalı mıyım. ya bir daha hiç göremezsem hayatımda. ama bu halde de görsün istemiyordum. aşırı büyük ve saçma montum. kafamda berem. tek başıma. otogarda. ve on dört yaşımda. daha fazla bütün bu değişkenleri kaldıramadı naçiz bedenim. kafamı kaldırdım. arkaya doğru çevirdim. ve daha nereye bakacağıma karar verememişken göz göze geldik. ki kasım geldiğinde cihana. ne vakit gözümü yumsam. karşıma çıkan gözler bunlardır. yüzünde en ufak bir mimik yoktu. gözüyle gülümsedi. iyi yolculuklar dedi. görece garip ya da değişik bir sınıf arkadaşını babası ile tanıştırmak istemedi. sana da dedim. yüz sekiz. yüz dokuz.
  • Yoldaki insanları durdurup anlatmak istiyorum, en yakınımdakilere anlatamıyorum.
  • selam ben geldim :)
  • 10 yıllık ben hasta olmam, kışın kapüşonluyla gezerim de üşümem kariyerimin sonuna gelmişiz. 1 hafta oldu artık iyileşsem fena mı olur?
    Bazı insanlar tarafından pamuklara sarılsam belki iyileşirdim sözlük... buraya yanan sigara emojisi de gelmesin çünkü it gibi hastayım içemiyorum.
  • Umutlarım titriyor birkaç gündür. Kısık kısık nefes alıp veriyor kalbim. Hatta bak, görüyor musun nasıl da tıkalı kıskançlıklarım. Çünkü içi bomboş bir sevgi yeri var beynimde. Neden birkaç gündür bilmiyorum. Sanırım mevsimlerden.

    Dolaydı o boşluk, iyiydi diyorum sözlük. Ama kime diyorum. Hazır sonbahar geldi. Tipik arif flört zamanları. 2 senedir boş. Kendimi sakladığımdan hep. Şimdi açtım öyle kendimi sergiliyorum, ama gelen tek gecelik, giden tek gecelik... Benden uzak, kime yakınsa artık.

    Cem Adrian & Birsen Tezer - Beni Hatırladın mı?

    Haftaya Çarşamba Diyarbakır'a uçuyoruz annem ve babamla. Uçuyoruz ama, lütfen. 10 günlük bir abla ziyareti. Yeğenlerimi de özledim evet, ama Diyarbakır'daki favori lahmacuncumu da özledim. Arkadaş oradaki lahmacunu başka hiçbir yer yemedim ki et sevmem ben, hamburger ve lahmacun hariç.

    Bak konu yemeğe geldi. Duygusala bağlayınca böyle. Sonra hop kilolar. Sonra "Canan hocam ekmeği kestim ama makarnasız yapamıyorum".. Oldu.
  • ay başında işe girdim, 5. gün işten çok boktan bir sebep nedeniyle gönderildim ama ailem hâlâ çalıştığımı zannediyor ve annem cuma günü istanbul'a yanıma geliyor ve ben bu entry'i girerken ne bok yiyeceğimi düşünüp duruyorum.
« / 68 »