albert camus

  • Cezayir asıllı fransız yazar ve düşünür. 1957 de nobel edebiyat ödülüne layık görülmüştür. jean paul sartre ile birlikte varoluşculuğun önemli temsilcilerindendir.
    Üstaddır... Okuyunuz.
  • Bir trafik kazası yüzünden 46 yaşında hayata gözlerini yuman efsane yazar.
    (bkz: Yabancı )
    (bkz: Veba )
    (bkz: Düşüş)
  • kitaba "bugün annem öldü. belki de dün, bilmiyorum" cümlesi ile giriş yaparak tarihin en etkili ilk cümlelerinden birini yazmıştır.
    (bkz: yabancı)
  • Varoluşçuluk akımının önemli temsilcilerinden olan fransız yazar, düşünür.
    "insan, 'ne ise o olmayı' reddeden tek varlıktır."
    (bkz: veba)(bkz: yabancı)(bkz: denemeler)
  • Hayat kadar karmaşık değil, basit ve belirlenmiş kuralları vardır der futbol için. Bu yüzden de çok sever futbolu. Kalecilk yapmışlığı vardır.
  • Oğullar ve rencide ruhlar kitabının kahramanı alper kamunun isim babası yazar
  • "Kendimi öldürsem mi? Yoksa bir fincan kahve mi içsem?"
    İkileminde kalan yazar.
  • yabancı kitabını okudum felsefesini de inceledim sonuç: itibar edilecek bir yazar değil tam tersi şişirilmiş bi balon uzak durun...
  • "Size hizmetlerimi sunabilir miyim bayım, canınızı sıkmadan?"

    Öz eleştiri ancak bu kadar güzel yapılabilir.Aciziyetine kurban.
  • Mutlu ölüm adlı kitabı ile yabancılaşmada zirve yapmış yazardır.
  • Kendisini yabancı isimli romanıyla tanıdığım bir yazardır.
  • değerli sözleri:

    _“Son yargılama gününü beklemeyin. O, her gün olmaktadır.”
    _“Kazanmak zorunda olduğum yaşamım var.”
    _“Yalnızca ‘çabalamaya değmez’ demektir, kendini öldürmek.”
    _“Özgür olmayan bir dünya ile baş etmenin tek yolu, o kadar özgür olmaktır ki, sırf varoluşun bile bir başkaldırıdır.”
  • Yabancı adlı eserini okudum, eserde normal bir hikaye yalın bir dil ile anlatılmış en can alıcı nokta ise baş karakter ile papaz arasında geçen konuşma. Bu konuşmada insanın aslında herhangi bir zamanda öleceğini bunun önce yada sonra olmasının bir önemi olmadığını ve bundan dolayı yaratıcıya gerek olmadığını belirtiyor. Sadece bu fikri empoze etmek için yazılmış bir eser olarak değerlendiriyorum. Çok süper bir eser değil.
  • Genç yaşta bir trafik kazasında hayatını kaybeden, Varoluşçuluk ile ilgilenmiş Fransız yazar. absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır fakat kendisi Camus kendini absürdist olarak tanımlamaz.

    (bkz: Yabancı)
    (bkz: Veba)
    (bkz: düşüş)
    (bkz: Sisifos Söyleni)
  • bir dönem kalecilik yapmış, bir dönem gazetecilik yapmış hatta nasyonal sosyalizm karşısında durmak için politikaya bile atılmış bir isimdi. evet 1935 senesinde fransız komünist partisine katılmış lakin cezayir milliyetçisi olmaktan dolayı partiden atılmıştır.


    işine gelecek olursak; iyi yazan demeyelim, çok iyi yazayan, çok iyi düşünen ve çok iyi anlayan bir insandı.

    feci bir çocukluk geçirmiştir. babasını 1. dünya savaşında kaybetmiş, ardından binbir güçlükle eğitimini tamamlayıp düşünürlüğe giden yazı hayatına ilk adımını atmıştır.

    felsefesinde, edebiyatında da varoluşçu filozoflar martin heiddeger ve soren kierkegaard'dan oldukça fazla etkilendi.

    gazetecilik yaparken; yaşamının son demlerinde arasının bozulduğu, kadim dostu jean-paul sartre'nin eserlerini tanıtıp, felsefesini tanıtmaya çalıştı.

    kendisi sadece bir roman veyahut deneme yazarı değildi, özellikle caligula adlı oyununda roma imparatorluğuna bambaşka bir açıdan bakmıştır.

    eserleri şu şekildedir:

    yabancı(1942)
    veba(1947)
    düşüş(1956)
    mutlu ölüm(ölümünden sonra,1970)
    ilk adam(ölümünden sonra,1995)
    sürgün ve krallık(1957)
    tersi ve yüzü (1937)
    düğün gecesi (1938)
    sisyphe efsanesi (1962)
    başkaldıran insan (1951)
    bir alman dosta mektuplar (1945)
    koestler ile birlikte: idam (1954)
    defterler mayıs 1935-şubat 1942 (1962)
    defterler ocak 1942-mart 1951 (1964)
    defterler nisan 1951-aralık 1959 (1966)
    yanlışlık (1960)
    caligula (1969)
    sıkıyönetim (1971)
    doğrular (1964)


    camus 1957 senesinde hakettiği nobel edebiyat ödülünü kazanmıştır.

    ödül sırasında yaptığı konuşma şu şekildedir:

    özgür akademinizin, bu cömert ve onur verici ilgisi karşısında, özellikle de bu ödülün kişisel liyakatlarıma baskın çıktığını dikkate alınca, yoğun bir şükran duygusu hissediyorum. her insan, ya da daha güçlü nedenlerden dolayı, her sanatçı fark edilmek ister. ben de istiyorum. ancak kararınızın sonuçları ile, gerçekte olduğum kişiyi karşılaştırmadan, kararınızın etkisini idrak etmem mümkün olmadı. genç sayılabilecek, sadece kaygıları söz konusuyken zengin, henüz tamamlanmamış işleri bulunan, işinin yalnızlığında yaşayan ya da kendini dostluklardan inzivaya çekmiş bir adam, onu yalnız ve kendine indirgediği dünyasından alıp, birdenbire göz kamaştırıcı bir aydınlığa taşıyan bu karar karşısında nasıl paniklemez ki? avrupa'daki en iyi yazarların sessizliğe mahkûm edildiği, doğduğu ülkenin bitmek bilmeyen bir sefaletten geçtiği böylesi bir zamanda, bu onuru hangi duygularla kabul edebilir?

    bu şoku ve içsel çalkantıyı yaşadım ve kısacası, tekrar huzura kavuşabilmek için bu cömert talihle uzlaştım. yalnızca başarılarıma sığınarak bu huzura ulaşamayacağım için bana hayatım boyunca, en aykırı koşullarda bile hep destek olan, sanatıma ve bir yazar olarak rolüme ilişkin fikirlerimden de güç aldım. bu fikri, en şükran dolu ve dostane duygularla ve elimden geldiğince açık bir şekilde sizlere de anlatmama izin verin.

    kendi adıma konuşmam gerekirse, ben sanatım olmadan yaşayamam. ama hiçbir zaman onu her şeyin üzerinde tutmadım. fakat ona ihtiyacım var, bunun nedeni onu dostlarımdan ayıramayacak olmam; sanatımın yaşamama izin vermesi; ona başvurmaksızın şimdiki düzeyde yaşamamın mümkün olmaması. sanat, çok sayıda insana, ortak keyiflerin ve acıların imtiyazlı bir resmini sunarak, o insanları heyecanlandıran bir araç. sanat, sanatçıyı, toplumdan uzak kalmamaya mecbur kılar, onu en mütevazı ve en evrensel gerçeğe tabi kılar. çoğu zaman, kendini toplumdan farklı hissettiği için sanatçı gibi yaşamayı seçen kişi, bir süre sonra, eğer toplumun geri kalanına benzediğini kabul etmezse, ne sanatını ne de farkını koruyabileceğini görür. sanatçı kendini, onsuz yapamayacağı bir güzellik ile kendini koparamayacağı toplum arasında bir yerde konumlandırır. işte, bu yüzden gerçek sanatçılar hiç kimseyi ve hiçbir şeyi hor görmezler. insanları yargılamaktan ziyade, anlamakla yükümlüdürler. bu dünyada bir taraf tutmaları gerektiğinde, nietzsche'nin kelimeleriyle, hâkimin değil, yaratıcının hükmettiği o toplumun tarafını tutarlar; bu yaratıcının işçi veya entelektüel olması ise onun için fark etmez.


    aynı sebeple, yazarın rolü zor görevlerden muaf değildir. tabiatı gereği, yazar kendisini tarih yazanların hizmetine sunamaz; o, tarihten zarar görenlerin hizmetindedir. aksi takdirde, yalnız ve sanatından mahrum kalır. zorbalığın milyonlarca kişilik ordularına ayak uydurabilse bile, bu ordular yazarı tecritten kurtaramaz. ancak dünyanın bir ucunda aşağılanmaya terk edilen o adsız mahkûmun sessizliği, yazarı sürgününden çekip çıkarır. hatta özgürlüğün sunduğu fırsatların keyfini sürerken bile bu sessizliği göz ardı edemez ve sanatıyla ses vererek bu mahkûmun mesajını iletir.

    böyle bir görev için hiçbirimiz yeterince iyi değiliz. ancak yaşamın sunabileceği her koşulda, bilinmezlikte de, geçici şöhrette de, zorbalar tarafından zincirli veya kendini ifadede özgür bile olsa, yazar bu canlı toplumun desteğini ve kalbini kazanabilir. bunun için de, kendi yeteneğiyle kapsayacağı ve sanatına yücelik katacak o görevi üstlenmesi gerekir: kendini gerçeğin ve özgürlüğün hizmetine sunmak. yazarın görevi, olabilecek en fazla sayıda insanı bir araya getirmek olduğu için, sanatında, yalnızlığı besleyen o yalanlara ve hizmetkarlığa boyun eğmemelidir. kişisel zaaflarımız ne olursa olsun, sanatta asalet yerine getirmesi zor iki taahhütle kazanılır: aslını bile bile yalan söylememek ve baskıya direnmek.

    geçtiğimiz yirmiyi aşkın çılgın yıl boyunca, kendi neslimdeki diğer insanlar gibi, ben de zamanın çırpınışlarında kayboldum ve yalnızca bir şeyden destek gördüm: bugünlerde yazmanın sadece yazmaktan ibaret olmaması dolayısıyla taşınan o onurlu, gizli histen. özellikle, gücüm ve yaradılışım göz önüne alındığında, aynı tarihi yaşayan tüm insanlarla beraber, paylaştığımız umutsuzluğa ve umuda katlanabilmek bir taahhüttü. bu insanlar; birinci dünya savaşı'nın başlarında doğan, hitler iktidara geldiğinde ve ilk devrim davaları başladığında yirmi yaşını süren, eğitimleri tamamlandığında ispanya iç savaşı, ikinci dünya savaşı, toplama kampları, bir işkence ve hapishane avrupası ile karşı karşıya kalan insanlar. bu insanlar bugün kendi çocuklarını büyütmek ve nükleer yıkım tehdidi altında olan bir ülkede iş kurmak zorundalar. bana göre kimse onlardan iyimser olmalarını isteyemez. hatta yine bana göre; umutlarını tamamen kaybettikleri o anda onursuzluk hatasına düşen ve dönemin nihilizm akımına kapılanları da anlamalıyız ancak bu akımla savaşmaktan da vazgeçmemeliyiz. ülkemde ve avrupa'da birçok insanın bu nihilizmi reddedip bir meşruiyet arayışına girdikleri bir gerçek. ikinci kez doğabilmek ve çağımızın ölüm sezgisiyle açıkça savaşabilmek için, felaket zamanlarında bir yaşam sanatına sahip çıkmak zorunda kaldılar.

    "görevimiz dünyanın kendini yok etmesini engellemek"

    her nesil, şüphesiz ki, dünyayı yeniden biçimlendirmek için çağrıldığına inanıyor. benim neslim ise, onu yeniden şekillendirmeyeceğini ve görevinin bundan daha zor olduğunu biliyor. bu görev de, dünyanın kendi kendini yok etmesini engellemektir. bu nesil, karışık ve yenik devrimlerle, ölü tanrılarla ve tarihi geçmiş ideolojilerle dolu, teknolojinin delirdiği ve ikna edilmesi imkânsız, vasat güçlerin her şeyi yok ettiği, nefretin ve baskının hizmetkârı olabilmek için zekânın kendi itibarını düşürdüğü, bu yozlaşmış tarihin mirasçılarıdır. onlar, içeride ve dışarıda, yaşam ile ölümün itibarını şekillendiren şeyi, kendi olumsuzlamalarıyla yeniden yaratmak zorunda kalıyorlar. parçalanma tehdidi altındaki bir ülkede, engizitörelerimiz sonsuza kadar hüküm sürecek bir ölüm imparatorluğu kurabilir. bu risk ile karşı karşıya bulunan bu nesil, zamana karşı çılgın bir yarışta ve bilmesi gerekeni biliyor: tüm uluslar için hizmetkârlığı barındırmayan bir barışı yeniden tesis etmek; emeği ve kültürü yeniden barıştırmak ve tüm insanlarla ahit sandığı'nı yeniden yaratmak. bu neslin bu muazzam görevi yerine getirebileceği kesin değil, ancak dünyanın her yerinde çoktan gerçeği ve özgürlüğü sorgulamaya başlıyor ve bu uğurda nefret dolu olmadan nasıl ölüneceğini biliyor. bu yüzden görüldüğü her yerde, özellikle de kendini feda ettiği yerlerde, takdir edilmeyi ve desteklenmeyi hak ediyor. her halükarda, tam onayınızı almak, bana verdiğiniz onuru bu nesle aktarmak istiyorum.

    yazarın asaletini belirttiğime göre, onu da yerine yerleştirmem gerekiyor. yazarın, silah arkadaşlarıyla paylaştıklarından başka hiç bir iddiası yoktur. kırılgan ama inatçıdır, adaletsiz ama adalet konusunda coşkuludur, diğer insanların nazarında işini utanç ya da gurur duymadan yapar, keder ve güzellik arasında bölünmekten vazgeçmez ve kendini bu ikili varoluştan sıyırıp, tarihin yıkıcı anlarını ortaya seren ürünler yaratmaya adar. böyle birinden kim kesin çözümler ve yüksek bir ahlak bekleyebilir ki? gerçek gizemli, güvenilmez ve her zaman fethedilmeye hazırdır. özgürlük tehlikeli, onunla yaşamak zordur, ancak bir o kadar da mutluluk vericidir. bu iki hedefe doğru, acıyla ve azimle ve yol boyunca yapacağımız hataların önceden farkında olarak yürümeliyiz. hangi yazar bundan sonra vicdanı rahat bir biçimde kendini erdem konusunda bir hatip olarak tanımlayabilir ki? kendi adıma konuşmam gerekirse, bu türden biri olmadığımı tekrar söylemek istiyorum. hiç bir zaman aydınlıktan, varoluşun zevkinden ve içinde büyüdüğüm özgürlükten feragat edemedim. geçmişe duyduğum özlem, hatalarımı ve yanlışlarımı açıklasa da, şüphesiz ki sanatımı daha iyi anlamamı sağladı. o özlem, kendileri için hazırlanan yaşamı sürdüren sessiz adamları sorgusuz bir şekilde desteklerken, öz ve özgür mutluluğun hatırasıyla, bana yardım ediyor.

    bu sayede kendimi gerçekten olduğum kişiye indirgedim; sınırlarım, borçları ve zor inançlarıma... bana verdiğiniz onurun cömertliği karşısında konuşabilmek açısından kendimi şimdi daha özgür addediyorum. bu ödülü, benimle eş zamanlı olarak aynı kavgayı sürdüren, herhangi bir ayrıcalık tanınmamış hatta aksine acı çekmiş ve zulüm görmüş tüm insanlara hürmetlerimi göstermek için aldığımı söylerken de yine bu özgürlüğü hissediyorum. size kalbimin en derinliklerinden teşekkür ediyorum ve şükranlarımın en şahsi ifadesi olarak, bütün gerçek sanatçıların her gün kendi kendilerine sessizlik içinde tekrar ettikleri, o kadim sadakat sözünü veriyorum.

    çeviren: elif ilik

    hayatı vedası ise trafik kazasıyla olmuştur, bu da hayatın tesadüfü olmuştur. camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti.



    ölümünden sonra kadim dostu sartre, camus'un edebi kişiliği olsun, düşünce dünyası olsun yani her şeyiyle ilgili çok güzel bir yazı kaleme almıştır.

    bu yazı düşle dergisinin mart-nisan 1995 sayısında yıldıray keskin'in çevirisiyle yer almıştır.



    altı ay önce, dün bile, "ne yapacak?" diye soruluyordu. saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği
    seçmişti. ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. bir gün konuşacaktı.
    söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini
    düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu.

    dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime "ne diyor? şu anda ne diyor?" dememe engel değildi.

    olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün niteliği idi, insancıldı. kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az anlaşılanı olan düşüş'ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında
    olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. kültürümüzün belirli bir serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı.

    çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları fransız edebiyatı'nda belki en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil
    ediyordu. insatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. ama, bunun
    yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu.

    bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. ne değin az okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu ortaya koyuyordu ortaya örneğin. ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için kaçınılmazdı. son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı; uyumsuzun bu descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. farkediyorduk bunu; sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu.

    bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye karar verirse versin camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri
    olmakta, çağın ve fransa'nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. ama konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. herşeyi yapmıştı. bütün bir eser ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. kendisi de söylüyordu: "eserimi bundan sonra yapacağım". bitti artık. bu ölümün, kendine özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan kaldırması bu.

    insanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. bu düzende camus'un yaşaması gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de
    karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. yaşlanıp ölenler vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı değişmeden ölebilecekler vardır. ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. bir yapıtın
    nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir.

    camus'u öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. camus, yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu. alıştı buna, dayanılmaz koşulunu düşündü ve kendisini kurtardı. bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği zannedilebilir. buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir sessizliktir.

    böyle olduğunu zannetmiyorum. insancıl olmayan, kendini belli eder etmez insanın bir bölümü olur. durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır. gene de bu parçalanmış yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. camus'un insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız.

    jean paul sarte

    dipnot: yazıda bahsettiği hastalık, camus'un futbolu bırakmasına sebep olan tüberkülozdur.
  • yabancı adlı romanının girişi kitabın nasıl gideceğini çok güzel özetler aslında.

    ''bugün annem öldü. belki de dün, bilmiyorum. ihtiyarlar yurdundan bir telgraf aldım: 'anneniz öldü. cenazesi yarın kaldırılacak. saygılar' diyordu. bundan pek bir şey anlaşılmıyor. belki dün ölmüştür''

    meursault karakterini nasıl bu kadar ruhsuz yaratmayı başarmış aklım almıyor. tebrikler.
  • Benim için çok özel olan yazardır. Yabancı kitabını okur okumaz Veba kitabını almıştım. Birkaç kez başlayıp geri kitaplıktaki yerine koymuştum. Bir gün gerçekten bu sefer okuyacağım diye başladım ve kitabı okurken Veba'yı yeni bitiren bir adamla tanıştım. Laf lafı açtı derken konuşmamız epey ilerledi. Benim iki katım kadar kitap okumuş olan Camus hayranıyla arkadaşlığımızda ilerledi ve tam hayalimdeki gibi çok edebi sözlerle beni sevdiğini söyledi. Oğuz Atay'ın şu cümlelerini ondan duyunca aradığım adamı buldum diye sevindim. "Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. Tedirgin etme beni."
    Çok güzel günler geçirdik. Bilmediğim birçok şey öğrendim. Çok sevdim ve çok sevildim ama olmadı. Bitirme kararı aldım. Yine de onu güzel hatırlayacağım. Camus, herkese güzel kitaplar okutmuş olabilir ama bana hiç unutmayacağım güzel günler yaşattı.
    Veba, bana "Kağıt Ev" kitabını hatırlatır. "Kitaplar insanların kaderlerini degistirir" diye başlar Kagit Ev. “İnsanlar da kitapların kaderini degistirebilir ” diyerek biter.
  • “uyumsuz insanın tüm yapabileceği, her şeyi olduğu gibi kendi kendini de tüketmektir. uyumsuzluk, onun son noktasına varmış gerilimi, bir yalnız çabayla sürekli olarak sürdürdüğü gerilimdir, çünkü bu bilinçte ve bugününe başkaldırıda biricik gerçeğini ortaya koyduğunu bilir. bu, gerçekte, bir meydan okumadır.”

    camus.